Yavuz Alogan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Herkesin herkesle savaşı

Herkesin herkesle savaşı

featured

İçeriden ve/ya da dışarıdan denetlenmeyen her sistemde yozlaşma birleşik kaplar teorisine göre işler. Şiddet, hırsızlık, yolsuzluk, hoyratlık, ahlaksızlık, cehalet ve ahmaklık seviyesi zamanla bütün kurumlarda eşitlenir.

Kendisini kuran denetimsiz bir sistemi, o sistemin getirdiği kurallara göre örgütlenen, sistemin çıkardığı yasalara itaat eden muhalif siyasetlerle değiştirmek imkânsızdır.  Sistemin aslî failleri doğal ya da siyasî olarak tasfiye olsalar bile sistem varlığını sürdürür ve kendisini muhalefetiyle birlikte yeniden üretir.

Sistem birleşik kaplar teorisine göre işlemesinin yanı sıra, boyacı küpü gibidir.  Adlî kurumlardan sivil toplum örgütlerine, eğitim kurumlarından siyasî partilere ve hemşeri derneklerine, hatta ailelere kadar kamusal ve sivil her yapı aynı boyanın rengiyle kirlenir.

Böyle bir sistemde her türlü mücadele kendi kompartmanına, kendi kabına hapsolur. Yozlaşmanın seviyesi bütün birleşik kaplarda eşitlenirken, her türlü mücadele girişimi birbiriyle iletişimi olmayan ayrı kaplar içinde gerçekleşir. Bir kapta verilen mücadeleye öteki kaplarda mücadele edenlerin katılması neredeyse imkânsızdır. Kendi aralarında güç birliği oluşturmaları şöyle dursun,  yaptıklarından, düşündüklerinden haberdar olmaları bile çok zor ya da tesadüfidir. İtiraz ya da muhalefet eden herkes kendi avlusunda kendi yağıyla kavrulmaktadır.

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin mücadelesi fakülte avlusuyla sınırlıdır; DİSK tek başına “vergide ve gelirde adalet” için İstanbul’dan Ankara’ya yürümüştür; Avukatlar Anayasa Mahkemesi’ne tek başlarına sahip çıkmışlar, öğrenciler KYK yurtlarını tek başlarına protesto etmişlerdir…  Kamuoyu resmen ilga edildiği ve toplum vicdanı susturulduğu için, kimse sesini bir diğerine duyuramamaktadır.

Her mücadele odağı yalnızdır; kendi kabının içinden bağırmaya devam eder fakat sosyal ve sosyal olmayan medyanın yapay gündemlerle çıkardığı gürültünün içinde sesleri kaybolup gider.

Oysa tam tersi olmalıydı.

Yozlaşma ayrışık kaplarda saptanmalı ve tecrit edilmeli, mücadele ise birleşik kaplara yayılarak çoğalmalı ve ortak bir programda birleşmeliydi. Sistem yozlaşmayı bütün topluma yaymak, sistemin dışından gelen fiili ya da olası her türlü muhalefeti görünmez ve duyulmaz hâle getirmek için her türlü önlemi yirmi yıl boyunca adım adım alarak yerleştirmiş, bekçiliğini bizzat üstlenmiştir.

Peki sonunda ne olabilir?

Sonunda sistem, birleşik ya da ayrışık kapları birbirinden ayıran bütün duvarların yıkılmasıyla, tam bir kaos içinde kaçınılmaz biçimde çökecektir. Bir kez başlayan ve giderek kusursuz bir fırtınaya dönüşen  kaos  toplum kendi içinden yeni bir Kurucu İrade çıkaramadığı sürece devam edecek ve sadece sistemi değil,   onun şiddetini, hırsızlığını, yolsuzluğunu, hoyratlığını, ahlaksızlığını, cehaletini ve ahmaklığını taklit eden, kendi içinde yeniden üreten resmî ve sivil  bütün kurumları parçalayacaktır.

Devlet’in adaleti, eski deyişle “kanun nizam hâkimiyeti” ortadan kalktığında insan doğası hükmünü icra eder ve Thomas Hobbes’un  372 yıl önce “Bellum omnium contra omnes (herkesin herkesle savaşı)” dediği durum kaçınılmaz olur.

Çorlu tren kazasında evladını kaybeden annenin mahkeme kapısında “Bu ülkede hukuk var, adalet var, yerine getirecek makam yok!” sözü, tatlı su hukukçularının her türlü kitabi mütalâa ve mülâhazasını ezen en saf savaş çığlığı, hakikatin acı çeken insan yüreğinden kopan en somut ifadesidir. Bu sözün üstüne kimse “Türkiye bir hukuk devletidir, şöyledir, böyledir…” diye söze başlamasın, yalan söylemesin.

Siyasî iktidarın çevresinde topladığı yiyicilerle birlikte halkın malına mülküne, aşına işine, istikbaline çökmesi; siyasî partilerin içinde el çabukluğuyla kaybedilen ya da genel başkan eliyle yandaşlara  poşet içinde dağıtılan milyonlarca lira; yozlaşmış futbol adamlarının pastanelerde üçkâğıtçılara teslim ettikleri milyon dolarlar; kara para aklayan şirketlerin her gece televizyon kanallarında teşhir edilen görkemli ve sefil görgüsüzlüğü,  “Komançero” gibi fantastik isimler taşıyan uluslararası bağlantılı uyuşturucu çetelerinin akıl almaz serveti… Öte yanda, yemeğinden kurt çıkan, bakımsız asansörlerde can veren aç üniversite öğrencileri; bu yılın ilk dokuz ayında öldürülen 234 kadın; Mekke saatiyle karanlıkta kalkıp beslenme çantası boş çocuğunu pahalı servis minibüsüne yetiştiren ana babalar; simit alacak parası kalmayan emekliler; kalp krizi geçiren işçinin cesedini  maden ocağının kaçak çalıştığı duyulmasın diye patronun adamlarıyla birlikte yakan  işçiler; Mart seçimlerinden sonra tam bir yoksulluk, açlık ve sefalet beklentisiyle tedirgin emekçiler… Ve artık şaşırmayan, yaşananları kanıksayan, giderek normal karşılayan fakat her gün kendi hayatında ezilen, kahrolan sıradan yurttaşlardan oluşan muazzam bir seyirci kitlesi…

Bütün bunlar yaklaşan çatışmanın habercisidir.

Çatışmanın üç tarafı var: “Herkes çalıyor amk, ben niye çalmayayım,” diyenler; “intikam duygusuyla güdülenenler” ve nihayet “bu sistem yıkılmalı, yurttaş haysiyetine uygun yeni bir rejim kurulmalı” diyenler. Üçüncü grubun ilk iki gruba nazaran azınlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli sahici devrimciler, her zaman, devrimlerden sonra bile azınlıkta olmuşlardır.

Tuzla Piyade Okulu’nda polis ve jandarmanın araya girmesiyle yatıştırılan Atatürk resmi kavgası ve  İsmailağa Cemaati’nden yükselen “Vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrimin olmaması için  sebep yok” sözü, kimsenin kaçamayacağı çatışmanın hatlarını ortaya koymaktadır.

Çatışma elbette ideolojik ve politiktir. Fakat çatışma hatları muntazam değildir; iç içe geçmiş ve dağınıktır.

Başta da dediğimiz gibi, sistemin yasalarına itaat ederek ve kurallarına uyarak sistemi değiştirmek ya da yıkmak imkânsızdır. Öte yanda sistemin efendileri çıkar çatışmalarıyla ve görülmemiş derecede tutarsız söylemleriyle kendi içlerinde paramparça oldukları için,  sistem kendisini yenileme, söz gelimi yeni bir anayasayla kendi kuruluşunu konsolide etme,  sağlama alma imkânını kaybetmiştir. Yıktığı şeyin yerine yenisini koyma kabiliyetini haiz değildir.  Çatışmanın kaynağı çatışmayı önleyemez; bizzat yarattığı canavarı, toplumun geri kalan kısmına saldırmaya, onu yıldırmaya hazırlanan canavarı ve onun karşıtlarını, kriz derinleştiğinde kendi bekçileriyle durduramaz; bizzat böldüğü parçaladığı baskı aygıtlarının birliğini sağlayamaz.

Herkesin içten içe derinden hissettiği “nihai hesaplaşma” vakti, çatışmanın yüzeye çıkarak kaosa dönüşeceği, herkesin herkesle savaşa sürükleneceği andır.

Kaosu beklemeden Devlet’in restore edilmesi, bütün demokratik kurum ve kurallarıyla, normları ve gelenekleriyle yeniden inşa edilmesi, denge/denetim mekanizmalarının yeniden kurulması; Devlet’in siyasî iktidarlardan ve siyasî kadrolardan ayrışarak adaleti ve toplumsal mutabakatı sağlaması zorunludur.

[email protected]

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

9 Yorum

  1. Mükemmel tespitler. Teşekkürler.

    • Ne anlamamız gerekiyor. Devrim olmadan düzelmez derken son paragrafta devlet kendine çeki düzen vermeli deyip bitirmişsiniz. Şaka mıydı?

  2. Yavuz Bey,tabii ki sırnaşık halde paçalarınıza yapışmamak gerekir.Yakışık almaz ama dayanılacak gibi değil.Hakikati öyle berrak ve duru çakıyorsunuz ki kafamıza kafamıza.Hani,afedersiniz,kahvehane ağzıyla;hastayız sana abi!

  3. Kitaplar dolusu bilgiyi analiz edip yazılabilecek en öz şekilde bize sundunuz, kapıdaki tehlikeyi gösterdiniz. Uyandırma servisi gibi, geleceği gösteren ayna gibiydi… Çok teşekkürler. Tedbir alacak devletimiz ve otoritemiz yok. Liderimiz de kalmadığı için yine ulus olarak kaldık kendimizle, tehlikeyi gücümüz yettiğince karşılamaya çalışacağız artık, başka ne yapalım.

  4. Dağda tek başına yürüyen aç adamın umutlanması için dağın ardından ekmek kokusunun gelmesi gerekir.
    Cumhuriyeti kuran parti. Artık yalpalamadan, herkese hoş görünüp, gülücük dağıtmadan, altı ok’un gereğini yerine getirmeli tüm toplum kesimini kucaklamalı,ekibini kurmalı ,ekonomik kalkınma ve krizi bertaraf etme haritasını hazırlamalı ve topluma işte ben hazırım demeli..hem de acilen..Yüce Türk Milleti bu yapılanmayı dört gözle beklemektedir…başka bir yol göremiyorum..kaybedecek zaman yoktur.Yaşasın Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti.

  5. Sayın Alogan Merhaba!
    İnsan, ne biliyor ve neye inanıyorsa hepsini kendisi ‘icat’ etmiştir. Bu icatlardan en önemlisi de ‘hukuk’tur.
    Felsefe’nin ‘en büyüğü ‘ Türk Bilge Uluğ NUTKU’dan yararlanalım:

    Doğa’nın oyunu, oyunun kuralı
    (… eğer Türk Milleti/devleti oyundan atılırsa …)

    İnsanın ömrü Evren’in ömrüyle kıyaslanmayacak kadar kısa olabilir.(örneği, dünkü tarihten 65 milyon yıl önce dünyaya çarpan bir ‘göktaşı’ dinazor türünün çoğunu yok etti… yine bilim insanlarınca kesin verilerle ortaya çıkarılan-keşfedilen- on bin yıl öncesine kadar etkisini sürdüren ve dünyanın yüzde seksenini kaplayan ‘buzul çağı’… canlılar için hayatta kalmak çok zor…)
    Doğa’nın oluş-göçüş oyununda belki de pek gelip-geçiciyiz… madem ki oyunun içindeyiz, kuralına uyacağız… oyunun kuralına uymazsak doğa bizi oyundan atar, tabi tarihte…(örneği, Ankara Medeniyetler Müzesinde sergileniyor… )

    Doğa, Türk Milletini oyundan atarsa; hiç bir ‘yüce varlık’ bizim için hiç bir şey yapamaz… yapmasını dilesek bile o bizi umursamaz. (Örneği, adaşım Peygamber İsa’dır. O; mal, mülk, iktidar peşinde değildir. Her türlü iktidarı ve iktidar etrafında kümelenen, irili-ufaklı bütün ‘leşçileri’ ret eder. Sağ yanağına tokadı atana, sol yanağını çevirir… bu ‘edilgin’ bir davranış değildir. Oda dolusu ‘cariye’ peşinde değildir. Günahkar bir insanı taşlamak için toplanan kalabalığa; ‘yapmayın, etmeyin, acıyın’ diyeceğine: içinizde hiç günahı olmayan, ilk taşı atsın … seslenişi vicdanlara derinden bir sesleniştir.
    İşte, peygamber İsa’nın bu tür eylem ve söylemleri, o dönemdeki Roma İktidarı ve Haham’ların çıkarları ile çeliştiğinden yakalanır ve ‘çarmıha’ gerilir. Kan kaybından sonsuzluğa giderken, son sözleri:Eloyi, Eloyi Lama Elektani!
    Tanrım, tanrım beni niçin terkettin! )
    Saygı ve sevgilerimle…

  6. evet. Türkiye artık makinelere bağlı olarak yaşıyor.

  7. tek yol sokaktaki ahmedin mehmedin ayşenin fatma milli şuur ve jeopolitik gelişmeleri etüt edecek bilgi birikimine kavuşmasıdır.ondan sonra her istenilen şey çorap söküğü gibi gelecektir.bunun için yavuz alogan cem gürdeniz nihat genç gibi yol göstericilerin halkla her an dirsek temasında olması büyük önem arz eder.bu yazıları heryere yaymak takipçilerin birincil görevidir.

  8. Kusursuz fırtınanın kopacağı güne yaklaşırken bütün toplum idam gününü bekleyen mahkumlar gibi sessiz ve halsiz.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!