11 Eylül: Taliban iktidarına giden yol

Barış Adıbelli yazdı...

11 Eylül: Taliban iktidarına giden yol

Bugün ABD’ye karşı düzenlenen 11 Eylül saldırılarının 20. yıldönümü. Her halde 11 Eylül saldırıları insanlık tarihinde yapılmış en karmaşık terör saldırılarından birisidir dersek yanılmış olmayız. Halen tam manasıyla bu saldırılar aydınlatılmış değildir. ABD, bazı bilgileri saklamak zorunda kalmış ve bulduğu kimi verileri kamuoyuyla paylaşmamıştır. İki yolcu uçağı ile ABD’nin simge binaları ikiz kulelere karşı yapılan terör saldırısında üç bin küsur Amerikan vatandaşı hayatını kaybetti. ABD ise bu saldırıların faturasını dünyaya yüz binlerce masum insanı farklı coğrafyalarda on yıllar boyunca terörizmle mücadele adı altında katlederek ödetti.

Yolcu uçaklarının bir silah olarak kullanıldığı 11 Eylül saldırıları terör eylemlerinin gelmiş olduğu seviyeyi göstermesi açısından önemli olsa da ABD için uçakların bir silah gibi kullanılması yeni bir deneyim değildi. İkinci Dünya Savaş’ında Pasifik’te Japon savaş pilotları uçaklarıyla Amerikan gemilerine karşı “Kamikaze” adını verdikleri intihar saldırıları düzenliyorlardı. Muhtemelen 11 Eylül saldırıları da Kamikaze saldırılarından ilham almıştı; ancak Afganistan’da medeniyetten uzak bir bölgede dağların arasında bir mağarada Usame bin Ladin’in böyle bir kusursuz saldırıyı düzenleyebilecek imkanı ve kapasitesi var mıydı bilinmez ama ABD faturayı zengin bir ailenin çocuğu  ve eski bir mücahit olan Usame bin Ladin’e kesti.

Saldırılardan hemen sonra ABD, Afganistan’da Usame Bin Ladin liderliğindeki El Kaide örgütünü saldırılarından sorumlu tuttu. El Kaide örgütü saldırılarla ilişkisinin olmadığını söyledi. Ancak ABD ısrarla El Kaide’nin bu saldırıların arkasında olduğunu söyleyerek Taliban’dan Usame bin Ladin’in kendisine verilmesini istedi. Taliban, Ladin ile ilgili elle tutulur bir kanıt veremediği için ABD’nin bu talebini geri çevirdi ve savaş başladı. Tarihte ilk defa bir ülke bir insana karşı savaş açmıştı. Kısa sürede ABD ve müttefikleri terörizmle mücadele adı altında Afganistan’ı işgal etti ve 20 yıl sürecek olan ABD’nin en uzun savaşı da başlamış oldu. Hemen ardından 2003 yılında Irak da ABD tarafından işgal edildi.

11 Eylül saldırıları ABD’ye büyük bir jeopolitik fırsat da sunmuştu. Hem Afganistan üzerinden Avrasya coğrafyasına hem de Irak üzerinden Ortadoğu coğrafyasına yerleşmişti. Ortadoğu coğrafyasında Büyük Ortadoğu Projesi adı verdiği bir süreci başlattı. Bu süreç tüm Ortadoğu’yu; hatta bir süre sonra tüm Avrasya coğrafyasını dönüştüreceği ve Amerikan hegemonyasının inşa edileceği bir zemin hazırladı. Gerçekten de işgallerin hemen ardından Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da mevcut yönetimlere karşı halk ayaklanmaları ortaya çıktı  ve bu ülkelerde iktidara Amerikan yanlısı yönetimler gelmeye başladı. Bu süreç tüm dünyada renkli devrimler olarak anılmaya başlandı. 2000’li yılların ortasından itibaren başta Dışişleri Bakanı Condelezza Rice olmak üzere birçok Amerikalı Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilmesi gerektiğini dile getirmeye başladı. Ancak işler Bush yönetimin istediği gibi gitmemeye başladı. Hem Afganistan’da hem de Ortadoğu’da kriz daha derinleşti ve bu bölgeler ABD için giderek bir bataklık haline geldi. ABD, Afganistan’da ne El Kaide’yi yenebildi ne de Taliban’ı. Üstüne üslük tüm bu süreçte Rusya ve Çin, hiçbir maliyet ödemeden ellerini kollarını sallayarak Avrasya’da stratejik mevziler kazanmaya başladılar. ABD, bu gerçeği fark ettiğinde atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.

ABD’nin Afganistan’ı işgali en fazla Çin’e yaramıştır

Hiç kuşkusuz 11 Eylül sonrası bu süreçten en fazla faydalanan ülke Çin olmuştur. Çin, ABD ve NATO’nun Afganistan’a yerleşmesinden memnuniyet duymuştur. Zira hem bölgedeki kaos ve şiddetin kendi topraklarına gelmesinin önüne geçilmiş olmasından hem de Rusya’nın Orta Asya’ya inmesinin engellenmiş olmasından memnundu. Böylece Çin, Orta Asya’ya yönelik politikalarını geliştirmek için daha fazla zaman kazanmış oldu. Bugün Kuşak ve Yol Girişimi’nin ortaya çıkmasında ABD’nin Afganistan’daki varlığının dolaylı katkısı bulunmaktadır. Hali hazırda zaten ABD’nin küresel jandarmalık görevinden en fazla Çin faydalanmıştır. ABD’nin sağladığı küresel ve bölgesel güvenlik nedeniyle Çin ticaretini daha da artırmıştır. Böylece, ABD, dolaylı olarak Çin için bölgesel ve küresel güvenliği bedelsiz ve maliyetsiz sağlamıştır. Trump’ın isyanını da bu noktadadır. Trump kendi elimizle Çin’in bir güç haline gelmesini sağladık demiştir ve bunu tersine çevirmek adına Çin’e karşı bir “savaş” başlatmıştır.

11 Eylül Rusya’nın Orta Asya’ya yerleşmesini engellemiştir

Rusya için aynısını söylemek zor. ABD’nin ve NATO’nun Avrasya coğrafyasına yerleşmesi Rusya’nın bu bölge ile ilgili planlarını sekteye uğratmıştır. Özellikle Çin’in artan ekonomik gücü karşısında Rusya’nın bu coğrafyada güvenlikten başka verebileceği bir şeyi yoktu. Bir de Rusya’nın bölgeye kendi arka bahçesi muamelesi yapması ve bir şekilde eski Sovyet coğrafyası üzerinde bir tür baskı kurması da bu bölgedeki diğer aktörleri ABD’ye ve Çin’e yaklaştırmıştır. Bugün Rusya’nın Orta Asya’daki nispeten zayıf durumunun nedeni ABD ve NATO’nun Afganistan’daki uzun varlığıdır. ABD ve NATO’nun Özbekistan ve Kırgızistan’da üsleri bulunması da Rusya’yı yavaşlatmıştır.

Obama yönetimi ile birlikte işler değişmiş 2011’de Usame Bin Ladin öldürülmüş en azından öyle söyleniyor, tek kare fotoğrafı yok. Ama Saddam Hüseyin’in yakalanmasından yargılanmasına ve idamına kadar canlı yayın yapan ABD, konu Usame Bin Ladin olunca sessizliğe gömüldü. Oysa Amerikan topraklarında 11 Eylül gibi bir saldırıyı planlayan, ABD için asrın düşmanı olarak adlandırılan Usame Bin Ladin’e daha çok önem vermesi gerekirdi. Ayrıca Büyük Ortadoğu Projesi’ni Arap Baharı’na çevirerek bu defa renkli devrimleri Arap coğrafyasında gerçekleşmesini sağladı. Bu süreçte Rusya 2015 yılında Suriye’ye yerleşti ve Doğu Akdeniz’de üsler edindi. Bu açıkça Rusya’nın ABD tarafından Orta Asya’da engellenmesine karşı Orta Doğu’da Suriye’den verdiği stratejik bir hamleydi. Daha sonra Rusya bu hamleye bir de Libya’yı ekledi.

20. yılında ABD birden Afganistan’dan çıktı ve yerini 20 yıl boyunca savaştığı Taliban’a bıraktı. Şimdilerde tartışılan ana mesele Afganistan’da ABD’nin varlığı mı daha iyiydi yoksa Taliban’ın varlığı mı? Açıkçası bölge ülkelerine ölüm gösterilip sıtmaya razı edilmeye çalışılıyor bir başka deyişle bölge ülkeleri sıtma ile ölüm arasına sıkışmış durumdalar aslında her ikisinin sonunda ölüm var.

Bu satırlar yazılırken ABD’de henüz 11 Eylül anmaları başlamamıştı. ABD’ye nasıl bir iklim hakim olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama günlerden beri Amerikan televizyonları Taliban karşıtı yayınlar yapıyor ve özellikle cumhuriyetçileri ekrana çıkarıyor. Dün de cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham Fox News Channel’a çıktı ve dedi ki günün sonunda ABD tekrar Afganistan’a dönecek. Savunma Bakanı da El Kaide’nin yeniden canlanabileceği uyarısında bulundu. Tüm bunlar yaşanırken Biden bambaşka bir tablo çiziyor, Dışişleri Bakanı Blinken Ortadoğu’daki müttefiklerine Afganistan’dan çıkmamızın ana nedeni Rusya ve Çin’e daha rahat odaklanmak için dedi. Demek ki, ABD’nin Afganistan’dan çıkmasının bir stratejik arka planı var. Bu planı en iyi gören ülke Rusya. Başından beri Afganistan’a, Taliban’a, Ahmet Mesut’a ve ABD’ye temkinli ve mesafeli yaklaşıyor. Putin, oldukça soğukkanlı bir tavır ile Afganistan’a ve ardına bakıyor. Tabii ki Rusya’nın Afganistan ile herhangi bir sınır paylaşmaması da bunda etkili; ancak Çin için bu kadar kolay değil. Kısa da olsa çok önemli stratejik bir sınır hattı paylaşıyor ve Afganistan’a komşu olan bölge tamamıyla Müslüman Uygurların yaşadığı bir bölge ve Kuşak ve Yol Girişimi’nin ana terminal bölgesi, yani bir bakıma kalbi dolayısıyla Afganistan’daki şiddet ve kaosun buraya yayılmasından endişeli. Dolaysıyla Çin, Rusya gibi mesafeli duramıyor.

Sonuç olarak bu yılki 11 Eylül saldırılarının yıldönümü ABD’de Biden için sonun başlangıcı olabilir. Şu anda ABD’deki tüm anketler Biden’ın aleyhine sonuçlar veriyor ve siyasette ibre tekrar cumhuriyetçilere dönmüş gibi duruyor. Demokratların da en büyük korkusu Kongre için düzenlenecek ara seçimleri kaybederek Kongre’de çoğunluğun cumhuriyetçilere geçme tehlikesi. Bakalım Amerikan iç siyasetinde daha neler olacak bekleyip göreceğiz…