23 Nisan 1920: Kalpaklılar ve sarıklılar

Yavuz Alogan yazdı...

23 Nisan 1920: Kalpaklılar ve sarıklılar

Yüz bir yıl önce bugün Millet Meclisi’nin önünde dualar okunup kurbanlar kesildikten sonra Mustafa Kemal binanın iki üç basamaklı merdivenlerini çıkıp, kapıdaki kırmızı beyaz kurdeleleri bir makasla kesti, mebuslar heyeti topluca içeriye girdi.

O günü yaşayanların yazdıklarına bakılırsa, güneşli güzel bir bahar günüdür. Öğle saatlerinde Hacı Bayram Camii’nde toplanan cemaat Cuma namazını kılmıştır. Sonra sarıklı hocalar, kalpaklı fesli mebuslar, üniformalı subaylar iki manga askerin arasında yürüyüş alayı tertip ederek Meclis binasına doğru yürüyüşe geçmişlerdir. En önde, üzerinde ayetler yazan yeşil bir sancak vardır. Sancağın hemen arkasında Sinop Mebusu Hoca Abdurrahman Efendi yürümekte, yeşil çuha örtülü bir rahle üzerinde Kuran’ı Kerim’i taşımaktadır.

Mustafa Kemal yürüyüş alayını Karaoğlan Çarşısı’nın önünde, halkın arasında beklemektedir. Çarşı semtinin Zafer Anıtı’yla birlikte Ulus adını almasına daha yedi yıl vardır. Mustafa Kemal yürüyüş alayını istikbal eder, yani karşılar, hep birlikte kurban kesim yerine doğru yürürler.

Mazhar Müfit, ulaşım zorlukları nedeniyle o gün 338 mebusun ancak 115’inin “Meclis’in küşâdı”na yetişebildiğini söyler ve şöyle der: “Bizzat merak ederek saydım, 50 mebus kalpaklı ve 41 mebus fesli ve 21 mebus sarıklı idi” (Atatürk’le Beraber, TTK 2009, s. 570). Bu sözlerden ilk mecliste çoğunlukta olduğumuzu anlıyoruz.

Zorluklarla, tehlikelerle dolu yolculuğun sonunda açılışa yetişen mebuslar toplantı salonuna geçip mektep sıralarına otururlar. Kürsü’nün hemen arkasında bir levha vardır. Üzerinde, Âl-î İmran suresinden alınan “İşlerinizde Meşveret Ediniz,” yani birbirinize danışınız, fikir alışverişinde bulunarak karara varınız yazısı bulunmaktadır. O levhanın kaldırılarak, yerine “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” levhasının konulmasına epeyce vakit vardır.

Peki o gün Meclis binasını açarken Mustafa Kemal’in zihni neyle meşguldü?

Nutuk’ta anlatıyor:

“Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde, bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp, Nallıhan, Beypazarı üzerlerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen gericilik ve isyan dalgaları olmuştur. Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla, Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum” (Nutuk, Alfa 2005, s. 306).

Bu kaygılarla Meclis’in açılışını öne alır. Bir yanda isyanı bastırmaya, öte yanda mebusların korku ve umutsuzluğa kapılmalarını önlemeye çalışır. Ertesi gün ne olacağı belli değildir. Bu yüzden Meclis’i bir an önce açmak istemiştir. En azından tarihe bir not düşecektir. Acelesi vardır: “Hükümet kurmak zaruridir.”

Fakat bu arada Hacı Bayram Tekkesi’nde Mevlevi çelebisinin başkanlığında toplantılar yapılmaktadır. Sarıklı hocalar bir takrir (önerge/ bildirge) hazırlamışlardır. Takrirde, “Yapacağımız işler için padişahtan izin almak lâzımdır,” denilmektedir (akt. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi 1977, c.2, s. 269). Sarık ile Kalpak arasındaki yüz yılı mütecaviz mücadelenin Meclis’in açılışı sırasında etkili olduğunu anlıyoruz.

Bu arada İstanbul Meclisi Reisi Celâlettin Arif Bey ortaya çıkar. Mevcut durumdan pek bir şey anlamadığını gösteren şu sözlerle muhalefette bulunur. “Bu Meclis, İstanbul Meclisi’nin devamıdır, ben de zaten İstanbul Meclisi’nin Reisiyim,” der. “Yeni intihaplara, yeni kanunlara ne lüzum var? Ben Reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın!” (akt. Şevket Süreyya Aydemir, agy).

Mustafa Kemal bu teklifi biraz ters fakat mevcut koşullar dikkate alındığında oldukça yumuşak bir tutumla reddeder. Aslında bu çok önemli bir andır. Her ne kadar İstanbul’daki meclisin bir kısım mebusanı Ankara’da hazır bulunsa da, Büyük Millet Meclisi’nin İstanbul’daki meclisin devamı olmadığı kanıtlanmış olur. Bu tamamen yeni bir meclistir, Millî Mücadele’yi yürütecek Devlet’i kurmak için toplanmıştır.

23 Nisan 1920 günü Meclis’in açılması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kurulması Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin kendi Devlet’ini kurarak Anadolu halkını kurtuluş davasında birleştirmeye başladığı andır. Bir bakıma “ikili iktidar” durumu vardır. Sultanlık ile Hilafet’in ayrılmasından (1 Kasım 1922) sonra Sultan Vahdettin’in İngiliz dretnotuyla İstanbul’u terk etmesine (17 Kasım 1922) kadar bu ikili iktidar durumu sürecektir.

Mustafa Kemal, Meclis’in açılışını yaparken 39 yaşındaydı. 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de atından indiğinde 41 yaşındadır. Cumhuriyet’in kuruluşuna giden yolda başlangıç hızını kendi varlığıyla sağlamıştır. Hayatı boyunca gericilerin safsatalarıyla, isyanları ve tuzaklarıyla mücadele etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın dört cephesinde savaşmış, Aydınlanma düşüncesinden etkilenmiş askerlerden, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden kalan sivillerden oluşan silahlı ve teşkilatlı -ve elbette kalpaklı- çekirdek kadro, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni kurmuş, daha sonra Cumhuriyet’i ilan etmiştir. Bu kadronun yolu zaman zaman sarıklılarla birleşmiş, sonra ayrılmış, ileriki evrelerde kurucu kadrodan sarıklılara yaklaşanlar, sarıklılardan saf değiştirenler olmuştur.

Fakat sarıklı ile kalpaklı arasındaki anlaşmazlık günümüze kadar sürmüş, son yirmi yılda iyice alevlenmiştir.

Peki bu anlaşmazlığın esas sebebi nedir?

Esas sebep, egemenlikle ilgilidir. Sarıklılar egemenliğin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu ve vekâleten Sultan ve/ya da Halife tarafından temsil edileceğini savunmuşlardır. Kalpaklılar ise egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve ancak Millet Meclisi tarafından temsil edilebileceğini savunmuşlardır.

Kalpaklılar halkı millet, ferdi yurttaş olarak; sarıklılar ise halkı ümmet, ferdi kul olarak tasavvur etmişlerdir. Birincisine vatan olan topraklar, ikincisine darül harp olarak görünmüştür. Burada uzlaşmaz bir çelişki vardır.

Ortadoğu ülkelerinde yaşanan tarihsel deneyimlere, Aydınlanma ve modernleşme girişimlerine baktığımız zaman, Cumhuriyetimizin sağlam dayanaklar üzerinde yükseldiğini görürüz. Bu dayanaklar Atatürk İlke ve İnkılapları, Devrim Kanunları’dır.

Dayanakların sağlam olduğunu, onu yıkmak isteyenlerin girişimlerini korka korka, sinsice sürdürme çabalarından, hatta zoru görünce ona sığınmalarından, iktidara gelmiş ve Devlet’i ele geçirmiş olsalar bile Cumhuriyet Devrimi’ni ancak çekinerek, ucundan köşesinden yıpratma girişimlerinden anlıyoruz. Başarısızlıklarını gördükçe hırçınlaşacakları, “şahsi menfaatlerini müstevlinin siyasî emelleriyle tevhit ederek” memleketi felakete sürüklemekten çekinmeyecekleri açıktır.

Gerilemeler, duraksamalar, giderek çatışmalar olsa da istikamet Aydınlanma’ya, demokratik ve laik bir sosyal hukuk devletine doğrudur. Bu inançla, herkesin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyorum.

yalogan@gmail.com