ABD kaybetti, Çin kazandı... Alfred Mccoy anlatıyor

Hüseyin Vodinalı yazdı

ABD kaybetti, Çin kazandı... Alfred Mccoy anlatıyor

Prof. Alfred McCoy, “Politics of Heroin, CIA Complicity in Global Drug Trade” (Eroin Siyaseti, Küresel Uyuşturucu Ticaretinde CIA’nın Suçortaklığı) isimli efsane kitabın yazarıdır.

Efsane kitap diyorum, çünkü ilk baskısı 1972’de yapılan kitap (The Politics of Heroin in Southeast Asia), son olarak 2003’te yenilendi ve İkinci Dünya Savaşı’ndan Vietnam savaşını kadar ki tarihsel süreci kapsayan kitaba, Afganistan gibi pek çok güncel küresel olay ve olgular da eklendi.

McCoy, Yale Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olarak başladığı tezini, 18 ay Güney Asya’da kalarak ve 250’den fazla kritik isimli röportajlar yaparak hazırladı.

İlk baskıda, CIA'nın suç ortaklığı ve Güneydoğu Asya afyon/eroin ticaretine yardımını belgeledi.

Kitap, 1960 ve 70’li yıllarda dünyadaki eroinin çoğunun Güneydoğu Asya’daki Altın Üçgen'de (Tayland, Laos ve Myanmar arasında kalan bölge) üretildiğini ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından taşındığını ifşa etti.

CIA tarafından gizlice sahip olunan ve işletilen Air America isimli (1946-1976 arasında faal) havayolu şirketinin, yasadışı uyuşturucuları taşımak için kullanıldığını Alfred McCoy ortaya çıkarttı.

Fransız istihbarat teşkilatı SDECE'nin eski başkanı Maurice Belleux ile röportaj yapan McCoy, uyuşturucu işinde “French Connection” (Fransız Bağlantısı) adıyla bilinen CIA-Fransa ortaklığını da ifşa etti.

Kitap büyük bir sansasyon yarattı.

CIA, Harper and Row isimli yayınevini tehdit ederek basımı engellemeye çalıştı, başaramayınca tüm iddiaları resmi olarak yalanladı.

Ama ne yazar ne de kitabevi baskılara teslim olmadı, kitap basıldı ve dağıtıldı.

Ne de olsa çılgın 70’lerdi. 

Gazeteciler, yazarlar delicesine cesaretliydi.

464 sayfalık kitap çok sattı, 9 dile çevrildi.

Bildiğim kadar hala Türkçede yayınlanmış değil.

Bende İngilizce 3. Baskısının bir kopyası var.

Amazon’dan 70 dolar vererek getirttim.

Gerçekten bomba gibi bir kitap.

  1. dünya savaşında New York’taki İtalyan Mafyası’nın Sicilya’daki Amerikan işgal güçleri için bölgeye vali gönderdiği bile yazıyor.

Bu kirli ilişkiler daha sonra meşhur Napoli Connection ve P2 Mason locasında tezahür edecekti.

Francis Ford Coppola’nın ünlü “Baba” filminde de buradan bazı bölümler yer alır.

Neyse lafı uzatma alışkanlığım yine nüksetti.

İşte bu ünlü Alfred McCoy, Afganistan’daki eroin sistemini de iyi bilen bir isim.

Afganistan’da hala siyaset sahnesinde olan Gülbeddin Hikmetyar’ın CIA’nın has adamı olarak, 1980 ve 90’lı yıllarda eroin ticaretinde kilit rol oynadığını filan yazdı.

ALFRED MCCOY’UN SON YAZISI

Bugün 76 yaşında olan ve hala Wisconsin Üniversitesi’nde ders veren McCoy, geçenlerde Afganistan ile ilgili önemli bir yazı kaleme aldı.

Yazının başlığı: “Afganistan'da Kazanan: Çin”

Alt başlık: “Bu Çöküş, Washington'un Dünya Liderliğinden Düşüşünü Tescilliyor”

Yazıdan alıntılıyorum:

“Afganistan'daki Amerikan projesinin çöküşü gündemden hızla düşebilir, ancak kanmayın. Bu çok önemli bir olaydır.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Taliban'ın Afgan başkentine girdiği gün olan 15 Ağustos'ta bir televizyon izleyicisine, "Unutmayın, burası Saygon değil," dedi. Daha önce Güney Vietnam'ın başkenti Saigon'un 1975'te düşmesiyle herhangi bir karşılaştırmayı reddeden patronu Başkan Joe Biden'ı görev bilinciyle tekrarlıyordu ve “insanların çatıdan toplandığını göreceğiniz hiçbir durum olmayacak” diyordu.

İkisi de haklıydı, ama amaçladıkları şekilde değil. Gerçekten de, Kabil'in çöküşü, Saigon ile karşılaştırılabilir değildi. Çok daha kötüydü, hem de kıyaslanamayacak kadar. Ve ABD'nin küresel gücünün geleceği üzerindeki etkileri, Saygon'un kaybından çok daha ciddiydi.

Yüzeyde, benzerlikler çok. Washington, hem Güney Vietnam'da hem de Afganistan'da 20 yıl ve  milyarlarca dolar harcadı ve ABD'nin ayrılmasından sonra düşmanı makul bir süre boyunca uzak tutabileceklerine ikna oldu. Ancak Güney Vietnam cumhurbaşkanları Nguyen Van Thieu ve Afganistan'da Eşref Ghani, sürekli Amerikan desteği olmadan iktidarı elinde tutma şansı olmayan beceriksiz liderler olduklarını kanıtladılar.

1975 baharında büyük bir Kuzey Vietnam saldırısının ortasında, Başkan Thieu paniğe kapıldı ve ordusuna ülkenin kuzey yarısını terk etmesini emretti; bu, Saygon'un sadece altı hafta sonra düşüşünü hızlandıran feci bir karardı. Taliban bu yaz kırsalı süpürürken, Başkan Ghani bir inkar sisine çekildi ve Taliban'ın eyalet başkentlerini ele geçirdikten sadece 10 gün sonra Kabil'e girmesine izin verdi.

Kapılarda düşman varken, Başkan Thieu kaçarken bavullarını altın külçelerle doldururken, Başkan Ghani (Rus raporlarına göre) nakit yüklü arabalardan oluşan bir süvari kafilesiyle hava alanından uçuverdi.

Arada bazı farklar da yok değildi.

Saigon'un düştüğü o umutsuz saatlerde, tek sağlam Güney Vietnam komutanlığının başı olan General Nguyen Khoa Nam, Mekong Deltası'nda son bir direniş yapmak ve kendisine barışçıl bir teslimiyet sözü veren komünist elçilere teslim olmak arasında imkansız bir seçim ile karşı karşıya kaldı. General bir astına “Ulusu koruma görevimi yerine getiremiyorsam, o zaman milletimle birlikte ölmeliyim” dedi. O gece, masasında oturan general kendini kafasından vurdu. Güney Vietnam'ın bir devlet  olarak son saatlerinde, generallerinden dördü de intihar etti. En az 40 daha düşük rütbeli subay ve asker de onursuzluk yerine ölümü seçti.

Buna karşılık, Kabil yolunda, ne düzenli Afgan ordusunun kahramanca son direnişi, ne uzun süreli çatışmalar, ne de ağır kayıplar ve komutan intiharları vardı. Afganistan'ın ilk eyalet başkentinin 6 Ağustos'ta düşmesi ile 15 Ağustos'ta Kabil'in ele geçirilmesi arasındaki dokuz gün içinde, iyi donanımlı, iyi eğitimli Afgan askerlerinin tümü, esas olarak kaleşnikof tüfekler ve spor ayakkabılarıyla donatılmış Taliban gerillalarının önünde gözden kayboldu.

1975'te Saygon'un düşüşü gerçekten de Washington merkezli dünya düzeninde bir aksamaya yol açtı. Yine de, Amerika'nın hem ekonomik, hem de askeri gücü, kısmi bir toparlanma için yeterince sağlamdı.

O zamanki krize ek olarak, Güney Vietnam'ın kaybı, Washington'un uluslararası sistemine yönelik iki önemli darbe ile aynı zamana denk geldi.

Saygon'un çöküşünden sadece birkaç yıl önce, Alman ve Japon ihraç patlamaları, Amerika'nın küresel ekonomik konumunu o kadar aşındırmıştı ki, Nixon yönetimi doların altın karşılığı olmasını sona erdirmek zorunda kaldı. Bu da, 1944'ten beri ABD'nin ekonomik gücünün temeli olan Bretton Woods sistemine ciddi bir darbe indirdi.

Bu arada, Washington kendi yarattığı Vietnam bataklığına saplanmışken, diğer Soğuk Savaş gücü olan Sovyetler Birliği, yüzlerce nükleer silahlı füze üretmeye devam etti. Ve Washington'u 1972'de Anti-Balistik Füze Antlaşması ve Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşması'nı imzalamaya zorladı.

Amerika'nın en büyük gücünün dayandığı ekonomik ve nükleer direklerin zayıflamasıyla Washington, büyük küresel hegemon rolünden geri çekilmek ve eşitler arasında sadece bir ilk olmak zorunda kaldı.

Bundan neredeyse yarım asır sonra, Kabil'in ani ve aşağılayıcı düşüşü, ABD’nin çok daha sınırlı liderlik rolünü bile tehdit ediyor. ABD, NATO müttefiklerinin tam desteğiyle Afganistan'ı 20 yıl boyunca işgal etmesine rağmen, Başkan Biden, bu ortak “ulus inşa etme” misyonundan ayrıldığında, bunu müttefiklerine hiç danışmadan yaptı.

Amerika, Afganistan'da 2.461 askerini kaybetti. Müttefiklerinden de, (62 Alman askeri ve 457 İngiliz askeri dahil) 1.145 kişi öldü.

Biden, onlara en ufak bir uyarıda bulunmadan kafasına göre hareket ettiğinde, bu ortakların şikayetlerine şaşmamalı.

Almanya'nın eski Washington Büyükelçisi Wolfgang Ischinger, “Ciddi bir güven kaybı var” dedi. "Ama Avrupa için asıl ders şudur: Gerçekten sonsuza kadar ABD'nin kararlarına bağımlı olmak istiyor muyuz, yoksa Avrupa sonunda güvenilir bir stratejik aktör olma konusunda ciddi olmaya başlayabilir mi?"

Avrupa'nın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi daha vizyoner liderleri için, bu güncel sorunun cevabı açıktı: Washington'un kaprislerinden bağımsız bir Avrupa savunma gücü inşa edin. Aslında, son Amerikan uçakları Kabil'den ayrıldıktan hemen sonra, Avrupa Birliği yetkililerinin yaptığı bir zirve, “Amerika’ya bağımlılığa” bir son verme zamanının geldiğini açıkça ortaya koydu.

Dünyada daha fazla karar alma özerkliği ve daha büyük eylem kapasitesi olan bir Avrupa ordusu yaratılması çağrısında bulundular.

Kabil'in çarpıcı biçimde ele geçirilmesi, ABD'nin küresel gücünün geleceği için derin jeopolitik etkileri olan, Asya’dan Afrika'ya uzanan “Amerikan liderliği” kaybını vurguladı. Her şeyden önce, Taliban'ın zaferi Washington'u Orta Asya'dan etkili bir şekilde çıkaracak ve böylece Pekin'in bu stratejik bölgenin bazı kısımları üzerinde hali hazırda devam eden kontrolünü pekiştirmeye yardımcı olacak.

Bu, dünya nüfusunun ve üretkenliğinin %70'ine ev sahipliği yapan geniş Avrasya kara kütlesi üzerindeki etkinliğin Çin’e geçtiğini ortaya koyuyor.

2013 yılında Kazakistan'daki Nazarbayev Üniversitesi'nde konuşan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 19. yüzyıl imparatorluklarının Orta Asya’nın kontrolü için bir zamanlar oynadığı ölümcül “büyük oyunun” yirmi birinci yüzyıl versiyonunu kazanma stratejisini açıkladı (o zamanlar Washington'da kimse onu dinlemiyordu). Şi, nazik jestlerle, akademik izleyicilerden, Pasifik ve Baltık Denizi'ni birbirine bağlayan altyapı yoluyla "Avrasya bölgesindeki kalkınma alanını genişletecek" bir "İpek Yolu boyunca ekonomik kuşak" inşa etmede kendisine katılmalarını istedi. Bu "kuşak ve yol" yapısını kurma sürecinde, "eşsiz potansiyele sahip, dünyanın en büyük pazarını" inşa edeceklerini iddia etti.

Bu konuşmadan bu yana geçen sekiz yıl içinde Çin, kıtalararası demiryolları, petrol boru hatları ve endüstriyel altyapı şebekesi inşa etmek için gerçekten de bir trilyon doların üzerinde harcama yaptı.

Afganistan'ın kuzey, doğu ve batı sınırlarının çevresine altyapıyı döşeyerek, Amerikan etkisinden kurtulmuş ve kullanılmayan maden kaynaklarıyla (tahmini bir trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor) dolu, savaşın parçaladığı ülkeyi güvenli bir şekilde ele geçirmenin yolunu hazırladı.

Pekin bunu tek kurşun atmadan yaptı.

Afganistan'ın kuzeyinde, Çin Ulusal Petrol Şirketi, Orta Asya-Çin gaz boru hattını başlatmak için Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan ile işbirliği yaptı. Pekin, Pakistan’ın Arap Denizi'ndeki Gwadar isimli sakin bir balıkçı köyünü, petrol zengini Basra Körfezi'nden sadece 370 deniz mili uzakta modern bir ticari limana dönüştürmek için 2011'de 200 milyon dolar harcamaya başladı. Dört yıl sonra, Başkan Şi, Afganistan'ın doğu sınır bölgeleri boyunca Çin'in batı illerinden şimdi modernize edilmiş Gwadar limanına kadar yaklaşık 2.000 mil uzanan bir Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, demiryolu ve boru hattı inşa etmek için 46 milyar dolar taahhüt etti.

Afganistan'ın batısında, Pekin geçen Mart ayında Tahran ile 400 milyar dolarlık bir kalkınma anlaşması imzalayarak İran'ın diplomatik izolasyonunu kırdı. Önümüzdeki 25 yıl boyunca, Çin'in emekçi ve mühendis lejyonları, Çin'e petrol ve doğal gaz boru hatlarından oluşan bir geçiş koridoru döşeyecek ve aynı zamanda Tahran'ı İstanbul’dan İslamabad’a uzanan bir hattın merkezi haline getirecek yeni ve geniş bir demiryolu ağı inşa edecek.

Bu jeopolitik kıskaçlar Afganistan'ı sıkıca Pekin'in Kuşak ve Yol (BRI) sistemine çektiğinde, ülke yine de İran veya Suudi Arabistan gibi başka bir Batı Asya teokrasisi haline gelmiş olabilir.

Din polisi kadınları taciz ederken ve askerler iltihaplı isyanlarla savaşırken, Taliban devleti gerçek işine dönebilir - İslam'ı savunmak değil, Çin ile muazzam nadir maden rezervlerini çıkarmak ve yeni 10 milyar dolarlık TAPI (Türkmenistan’dan Pakistan’a gaz boru hattı) üzerinden transit vergi toplamak için anlaşmalar yapabilir.

Nadir madenlerin geniş deposundan elde edilen kazançlı telif ücretleriyle Taliban, uyuşturucuya olan mevcut mali bağımlılığını sona erdirebilir.

Yeni hükümet sözcülerinin uluslararası tanınırlık için çoktan vermiş olduğu bir söz olan, ülkenin şu anda hızla artan afyon hasadını gerçekten yasaklayabilirler. Zamanla, Taliban liderliği, Suudi Arabistan ve İran gibi, gelişmekte olan bir ekonominin kadınlarını harcamayı göze alamayacağını keşfedebilir. Sonuç olarak, bu cephede de yavaş ve düzensiz bir ilerleme olabilir.

DÜNYA ADASI STRATEJİSİ

Çin'in stratejisi, modern jeopolitiğin erken dönem ustalarından Viktorya dönemi coğrafyacısı Halford Mackinder'in “dünya adası” teorisine cuk oturuyor.

Mackinder, “dünya adası”ndan söz ederken, Avrupa, Asya ve Afrika'dan oluşan üç kıtayı kastediyordu. Geçtiğimiz 500 yıl boyunca, Portekiz, Hollanda, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere birbiri ardına emperyal hegemonlar, bu kara kütlesine hükmetmek için stratejik güçlerini dünya adasının etrafına yerleştirdi.

Son yarım yüzyıl boyunca Washington, uçsuz bucaksız hava ve deniz donanmalarını Avrasya'nın etrafına dizmiş olsa da, genellikle Afrika'yı bir savaş alanına indirgedi.

Buna karşılık Pekin, bu kıtaya sürekli olarak büyük bir ciddiyetle yaklaştı.

1970'lerin başında Soğuk Savaş Güney Afrika'ya geldiğinde, Washington sonraki 20 yılını apartheid rejimi olan Güney Afrika ile kol boyu bir ittifak içinde geçirirken, Portekiz kontrolündeki Angola'da solcu bir kurtuluş hareketine karşı savaşmak için CIA'yı kullandı.

Washington, sağcı Afrikalı savaş ağalarına otomatik silahlar ve kara mayınları sağlayarak ortalığı kasıp kavuran milyarlarca dolar harcarken, Pekin ilk büyük dış yardım projesini başlattı.

Bin millik Tanzanya-Zambiya demiryolunu inşa etti. 1975'te tamamlandığında yalnızca Afrika'daki en uzun hat olmakla kalmadı, aynı zamanda apartheid rejimine karşı mücadelede ön saflarda yer alan ve ‘karaya hapis’ Zambiya'nın bakır ihraç ederken Güney Afrika'yı baypas etmesini sağladı.

2015'ten itibaren, Güney Afrika'da güç kazanan kurtuluş hareketleriyle olan tarihi bağlarını geliştiren Pekin, orada on yıl boyunca trilyon dolarlık bir sermaye aktarımı planladı.

Yatırımların çoğu, bu kıtayı Çin'in ikinci en büyük ham petrol kaynağı yapacak projeler için tahsis edilecekti. Böyle bir yatırımla (daha sonra Avrasya'ya olan BRI taahhütlerine eşit), Çin ayrıca Afrika ile olan yıllık ticaretini iki katı artırarak, 222 milyar dolara, yani Amerika'nın toplam ticaretinin üç katına çıkardı.

Avrasya'ya bir trilyon dolar ve Afrika'ya bir trilyon dolar daha yatırım yapan Çin, tarihin en büyük altyapı projesiyle meşgul.

Bu üç kıtayı raylar ve boru hatlarıyla çaprazlıyor, Asya'nın güney kenarı etrafında deniz üsleri inşa ediyor ve tüm üç kıtayı yani ‘dünya adasını’ dizi dizi 40 büyük ticari limanla çevreliyor.

Böyle bir jeopolitik strateji (Kuşak ve Yol Girişimi), Washington'un Avrasya üzerindeki kontrolünü kırmak ve böylece küresel hegemonyasından geriye kalanlara meydan okumak için Pekin'in koçbaşı haline geldi.

Amerika'nın eşsiz askeri hava ve deniz donanmaları, Kabil'den toplu tahliyenin çok güçlü bir şekilde gösterdiği gibi, bu kıtaların üzerinde ve çevresinde hızlı hareket etmesine izin veriyor. Ancak, Çin'in bu dünya adasının çölleri, ovaları ve dağları boyunca karaya dayalı, çelik alaşımlı altyapısıyla yavaş, yavaş, adım adım ilerlemesi, gelecekteki kontrolün çok daha temel bir biçimini temsil ediyor.

Çin'in Afganistan üzerindeki jeopolitik sıkıştırma oyununun çok canlı bir şekilde gösterdiği gibi, Sir Halford Mackinder'in bir asırdan fazla bir süre önce yazdığı sözlerde hâlâ çok bilgelik var: “Dünya Adasına hükmeden, Dünyaya hükmeder.”

Alfred McCoy’un yazısının tamamını değilse de önemli bir bölümünü buraya aldım.

Bence çok önemli tespitler bunlar.

Çin’in yapıcılıkla kazanması, Amerika’nın yıkıcılıkla kaybetmesi, karamsarlık çağında bir umut ışığı olarak da yorumlanabilir.

 

KAYNAKLAR:

The Politics of Heroin: CIA Complicity in the Global Drug Trade Paperback – Alfred McCoy, 2003

https://tomdispatch.com/the-winner-in-afghanistan-china/