Ahlakın sefaleti

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Ahlakın sefaleti

Sefalet, yerde sürünme, alçalma, adileşme, aşağılık olma anlamlarına gelir. Ahlak ise bunun tam tersidir: karakter, huy, insan doğası ve yücelme demektir. Birbirine taban tabana zıt olan ahlak ile sefalet nasıl yan yana gelir? Mesele insansa, yan yana da gelir, iç içe de geçer. İnsan doğasını sefalet bürümüşse orada ahlak barınmaz. Ahlak varsa, sefalet yanından geçmez. Ama ikisi bir arada bulunursa, kişi hem ahlaklı hem de sefildir diyemeyiz; ahlak beyazdır, sefalet kara bir lekedir. Hiçbir beyaz kara leke götürmez.

Antik Çağ’dan beri insan nedir diye sorulur, filozoflar, düşünürler, şairler, kahinler, mistikler, din bilginleri bazı yanıtlar verirler: İnsan düşünen bir varlıktır”, “İnsan konuşan bir varlıktır”, “Alet yapan canlıdır”, “Akıllı bir varlıktır…” Ve yanıtlar böylece uzar, gider.

Ama bana kalırsa insanın tek bir tanımı vardır: İnsan ahlaki bir varlıktır. Akıllıdır, düşünür, alet yapar, devlet kurar, konuşur…ama eğer ahlaksal değeri yoksa, insan olmaktan çıkmıştır. Neden?

Canlı olmak, bizi diğer canlılarla aynı kategoriye sokar. Doğarız, yeriz, içeriz, üreriz ve ölürüz. Biyolojik yönümüz bundan ibarettir. Ama bir canlı olarak güvenli ve planlı bir gelecek yaşam için ötekilerden biraz daha ayrıcalıklıyızdır. Nitelikli ve konforlu bir canlı yaşamı sürmek için aklımızı son sınırına kadar zorlarız. Öyle ki herkesten fazla sahip olmak, yemek, içmek, üremek ve türdeşlerimize her türlü hegemonyayı kurmak için zekamızı vahşi bir silah olarak kullanmaktan çekinmeyiz. 0-6 yaşımıza kadar içgüdü varlığı, sonrasında ise içgüdü+zeka varlığı olarak yaşamımızı sürdürürüz. İçgüdü ile zeka, canlı bir varlık olarak insanın ölümüne kadar birlikte olmaya devam ederse, karşımızda diğer canlılar sınıfında ama onlardan daha vahşi, daha acımasız ve daha kurnaz bir canavar var demektir. Hırsızlık, cinayet, çapul, hile, hurda, tecavüz, haksızlık, adaletsizlik …. Ne varsa hepsi de görünüşte insan olan ama önce türdeşlerine sonra da doğaya sırf biyolojik çıkarlarına göre zarar veren bir hayvan türü ile karşı karşıyayız demektir. İnsanlara, doğaya, canlılara, cansızlara ve bilumum uçana kaçana verebileceği zarar ve ziyanın haddi hududu, eşi menendi, sınırı sorumluluğu, acıması merhameti …hissi, vicdanı yoktur.

Neden?

Hayvanlardaki içgüdüden farklı olarak onun içgüdüsü zeka ile bilenmiş, keskinleşmiştir. İçgüdüsünü yönsüz, sınırsız, oransız, acımasız, ahlaksız yapan zekasıdır. Deyim yerindeyse içgüdüsünün önüne geçebilecek hiçbir engel yoktur, çünkü içgüdüsel olarak istediği her şeyi nasıl kolayca elde edebileceğini gösteren işte o zekasıdır. Zeki olmakla karıştırmayalım; normal bir insanın sahip olduğu zekadan söz ediyorum. Güç, egemenlik, sahip olma güdüsünün kuralsızlığı ve kötülüğüne dur diyecek herhangi bir insani-ahlaki ilke bulunmaması, zeki bir içgüdü hayvanını türdeşleriyle karşı karşıya getirir.

Ne ki hayvanlarda da içgüdü vardır. Belgesellerde vahşi hayvanları ve av sahnelerini izlerken, aynaya bakmadan, yaptıklarını ahlaki olarak yargılarız; kendi ahlaki sefaletimizi, avcıya nefret, avlanana merhamet perdesi ardına gizleyerek sırf içgüdü varlığı olan zavallı hayvanlara insanlık dersi vermeye kalkarız. Oysa buna hakkımız da, yetkimiz de, haddimiz de yoktur. Neden? Çünkü içgüdülerinin zekası yoktur; sınırı, programı ve doyum noktası vardır. İçgüdüleri bir yerde başlar, mekanik olarak belli bir sınırda sona erer. O yüzden insan dışında hiçbir canlıyı ahlaki olarak yargılayamayız. İyi- kötü, haklı-haksız, adil-zalim, dürüst-sahtekar, katil-maktul gibi nitelemeler insan dışındaki hiçbir canlı için geçerli değildir.

Öyleyse, zeki içgüdü varlığı olan “insan”, salt içgüdü varlığı olan diğer canlılara göre çok daha yıkıcı, yırtıcı, acımasız ve kural tanımaz bir yaratıktır. Etik Kuramları derslerimde hep şu üç etik kuralı öğrencilerime tekrarlarım: Önce, insan deyince ahlaksal bir varlık akla gelir. Neden? 1. İyi-kötü kavramlarını birbirinden ayırabilen 2. Özgürlük ile sorumluluğu ayırmayan, 3. Erdemli bir mutluluğu hedefleyen bir insan, insanlaşma yoluna girmiş demektir. Bizi diğer canlılardan ayıran en köklü fark budur. Bunun dışındakiler ayrıntıdır. Ama bir ayrıntıyı gözden kaçırmayalım: Akıl ve düşünce, ahlakın temelidir. Ahlaki olmak, ilk önce bunlara sahip olmayı gerektirir. Ama her akıl sahibi, ahlaki değildir, ama her ahlaki olan, akıl sahibidir.

Öyleyse ahlaki insan olmak, akıl sahibi olmayı gerektirir. Ama akıl sahibi olmak her zaman ahlaklı olmayı gerektirmez. Yani akılsız bir ahlaklı olmaz ama akıllı bir ahlaksız olabilir, demektir.

Öyleyse ahlak, iki yerde sefalete düşer:

İlki, akılsız ve mantıksız olduğunda,

İkincisi, ahlakı zekasıyla çiğnemesine rağmen ahlaklı olduğunu iddia ettiğinde.

Ahlakın sefaleti, insanın sefaletidir. Neden? Anımsayalım: İnsanın ayırıcı tek karakteristiği ve tanımı ahlaki varlık olmasıdır, demiştim. Bu ayırıcı özelliğini yitiren herhangi bir türdeşimiz, insan olmaktan çıkmış demektir.

Şu halde ahlakı sefilleşen insan, hangi durumlarda insan olmaktan çıkmıştır?

İlki, doğal olarak aklı ve düşünme yetisi olmayanlarla, bunları çeşitli nedenlerle sonradan yitirenler…Bu sınıfa giren insanlar, Kutadgu Bilig’de dendiği gibi “kişi” olamadıkları için bilinçli, özgür, sorumlu ve erdemli mutluluk peşinden koşan da değildirler. Kısacası ahlaki, hukuki, cezai hiçbir ehliyetleri yok demektir. Ahlaksal varlık değildirler.

Asıl sefalet, akıl ve düşünme yetisine sahip olmakla birlikte, ahlaki olmayan canlı türüne giren insanların ahlak-sızlıklarıdır. İlk kategoriye girenler varoluşsal olarak “kişi” olamıyorsa, bu ikinci kategoriye girenler de “ahlaksal kişi” değildirler.

Ahlakın sefaleti ikinci kategoridekilerin eseridir.

Nasıl mı?

Akıl ve zekasını iyi ile kötü arasındaki farkı kasten bulanıklaştırmak, hatta kötüyü iyi, iyiyi kötü gibi göstermek için kullanırlar.

Ülkemizden örnekler:

Anayasanın ilk dört maddesi, “kişi”, “yurttaş”, “insan”, “özgürlük”, “sosyal devlet”, “laiklik”, maddi-manevi refah, “eşitlik”, “adalet”, “vatanseverlik” gibi temel hukuki-ahlaki “iyi” olan ilkeleri vaz ettiği halde, ahlak sefaleti, bu dört maddenin kaldırılmasını ister. Sayılan tüm bu “iyi normlar”, tersine çevrilir; “kötü olanlar” yüceltilir.

Atatürk’e hakaret cüretini, “şeref madalyası” saymak, ahlakın sefaletidir. Yalnız başına “sövmek, hakaret etmek, aşağılamak, yalan ve iftarı şeref saymak” bile ahlakın sefaletidir. Aşağılık olan bir eylemi ya da saçmalığı, ahlak ilkesi gibi savunmak, ahlaki tutulmadır. Onur ve şeref yoksunluğudur.

Tarikatlardaki taciz, tecavüz ve toplumu sarsan kayırmacılık, ahlakın sefaletidir.

Cumhuriyet erdemini aşağılayıp, aşağılanacağı hayali bir hilafet rejimini savunmak, ahlakın sefaletidir. Bilginin, aklın ve vicdanız düşüklüğüdür. Cehaletin ululanmasıdır.

Tarikatta taciz edilen çocuk için, “hala akıllanmamış” demek, ahlakın sefaletidir.

Fetö ve PKK’ya yanaşmak, ahlakın, insanlığın sefaletidir; Cumhuriyetimize, Türk varlığına, milli birlik ve beraberliğimize, bağımsızlığımıza tam da ahlaki değerleri ters yüz ederek saldırmak, insanlık tutulmasına kapılmaktır. Cinayeti, terörü, tecavüzü, haksızlığı, adaletsizliği, hırsızlığı, ihaneti ahlakilik diye pazarlamaktır. Ahlakı sefilleştirmektir. İnsanı aşağılamak, Türk milletinin onur ve haysiyetiyle alay etmektir.

Siyaseti, hukuku, iktisadı, akademiyi, devlet kurumlarını Türk milletinin milli çıkarı, istiklali ve istikbali için işlevsel hale getirmek ahlaki yücelik; tersini yapmak veya yapanları desteklemek, ahlakın sefaletidir.

Taşları bağlayıp köpekleri salmak, insanı zeki bir içgüdü yaratığına dönmeye zorlamaktır. İnsanlıktan çıkışın tek kapısı ahlaktır. Ahlak kapısından çıkan, insanlık dergahına giremez. Tüm kapılar ahlaka çıkar. Siyaset, hukuk, bilim, yönetim, yargı hepsi de ahlak kapısından girdiğinde Cumhuriyetimizin tüm erdemleriyle buluşmuş olur. Ahlak insanın biricik tanımı ve karakteristiği olduğuna göre, insanlaşmanın bütün değer ve birikimlerini de belirler, tanımlar. Şöyle ki, ahlak hukuku belirler; çünkü hukuktan büyüktür. Ahlak insanı belirler, çünkü insanı insanlaştırır. Ahlak-sıza insan denmeyeceği gibi, ahlaksız bir hukuk da olmaz. Sefilleşen ahlak (huy ve karakter olarak), sahibini de sefilleştirir. Ahlakın sefaleti böyle peyda olur.

Ahlakın sefaleti, insanın sefaletidir; insan sefilleşince, hiçbir eseri erdemli olmaz.

Türk milletinin atası, ölümsüz önderi ve filozofu Atatürk işte bu yüzden bir ahlakilik anıtıdır; çünkü kendisi de eserleri de erdemlidir.

Sözün sonunu Ziya Paşa’ya bırakayım:

Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar

Rencide olur dide-i huffaş ziyadan”