Can çekişen tanrılar

Can çekişen tanrılar

George Orwell “İnsanlar yalanlara alıştıkça gerçekleri söyleyenlerden nefret ederler” der. Gerçekten de öyle değil midir?

Yıllarca bize öğretilen iktisadi kuralların aslında bize dayatılan yanlışlar olduğunu anlatmaya çalıştık. Para basmaktan bahsettik, kambiyo rejiminden bahsettik, merkez bankaları hayırsız evlat gibidir kendi başına bırakırsanız nereye kaçacağı belli olmaz dedik.

Şimdi “Dediklerimizin en azından bir kısmına geldiniz mi?” diye sorduğumuzda “O kadar olağanüstü şeylermiş ki ancak olağanüstü bir zamanda işe yarıyor” diyorlar. Oysa Türkiye için şartlar hiçbir zaman olağan olmadı.

Bugünlerde anlaşıldı ki para üretmek doğru stratejiyle uygulanırsa bize dayatıldığı gibi bir canavar değildir. En liberal iktisatçılarımız bile artık bu noktada.

Çok yakın zaman içinde duyduklarında tüyleri diken diken olanlara rağmen mevcut kambiyo rejimi de tartışılmaya başlanacak. Göreceğiz.

Bu dayatmalardan kurtulmadan bu krizden çıkamayız. İngiltere ile Almanya ile Amerika ile Türkiye’nin aynı politikaları izleyerek kalkınabileceğini sananların yıllardır insanımızı nasıl uyuttuklarını üzülerek izledik. Şimdi kafamız taşa vurdu ve derin bir uykudan uyanıyoruz.

Karşımızda birkaç asırlık şirketler ve dolayısıyla birkaç asırlık sermaye birikimi varken Türkiye’yi aynı kanunlara tabi tutmak bize ne kazandırdı?

Kuru dalgalanmaya bırakmak, “Nereden ucuzsa oradan alırız” politikası izlemek, pazarımızı her türlü dış etkiye karşı açmak, kısacası neoliberal dayatmaların çizdiği çerçeve içinde kalmak bize ne getirdi?

Üretmemiz gerekiyor. Bunun için de üreticiyi korumamız gerekiyor. Peki bize ne yaptırdılar? Düşük kur, yüksek faiz dayatmasıyla ithalat cennetine döndük. Ne üretim kaldı ne üretici.

Türkiye’nin dışarıya açılmak için önce içine dönmesi gerekiyordu. Bırakmadılar. 24 Ocak 1980 darbesini, 12 Eylül 1980 darbesi ile güvence altına alıp kafamıza neoliberal poşetini geçiriverdiler.

Kurtulmak zorundayız. Başka yolu yok.

Eğer devletin gücünü etkin kullanamazsak, eğer stratejik ve önemli özel kurumlarımızı devletleştirmekten kaçınırsak, hayati sahalarda devleti oyun içinde tutmaktan çekinirsek yabancı sermayenin gelip sırtımızdan para kazanmasının önüne geçemeyiz.

Korunmasız bırakılmış bir pazarda ne kadar değerli varlığımız ve stratejik alanımız varsa hepsi gözlerimizin önünde küresel sermayenin eline geçer.

Fındık fiyatlarımızı İtalyan, şeker politikamızı Amerikalı şirketlerin belirmelerine daha ne kadar müsaade edebiliriz?

İşte görüyoruz dünya ülkeleri kendilerine dönüyor ve birer birer kendi vatandaşlarına yük haline gelmiş iktisadi kurallar bir kenara bırakılıyor. Tanrılaştırılmış öğretiler can çekişiyor.

Yeni bir hikaye yazmak; etraflı ve sağlam bir üretim devriminin temellerini atmak hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Tabii bir de o can alıcı soru var: Bütün bunları kim yapacak?