Devletin rengi

Devletin rengi

“Devlet” kavramı soyuttur. Elinizle tutup, gözünüzle göremezsiniz. Ancak yaptırım uygularken, fiiliyatta, icra hâlindeyken Devlet’in varlığını gözünüzün önünden akıp geçen bir tayf gibi kısa süreliğine fark edebilirsiniz. Devlet’in rengi de yoktur. Mesela Kemalizm’i çaktırmadan yeşile boyayan ya da karpuz gibi dışı yeşil içi kırmızı, alacalı bulacalı devlet olmaz. Renkli olan toplumdur. Devlet renksizdir.

Sahici Devlet böyledir. Size dokunduğu zaman fark edersiniz. Güçlü Devlet, hayatın olağan akışı içinde kendi varlığını size hissettirmez. Devlet’in sürekli parazit yapan çatlak bir hoparlör gibi sizi rahatsız ettiği, ikide bir “Bak ben devletim, topunuzun gelmişini geçmişini severim” diye dayılandığı bir durum yaşıyorsanız eğer, orada sahici bir Devlet yoktur; güdülmesi gereken bir sığır sürüsü gibi bağışıklık kazanmanızı, razı olmanızı bekleyen, ideolojik kargaşadan türemiş bir zenginler sınıfı tarafından sömürülmenize nezaret eden mafya benzeri bir örgüt vardır.  Bu durumda “devlet-i ebed müddet” (tarihin akışı içinde tek bir devletin milletiyiz) diye hislenmeniz, “devletimizin yüksek menfaatleri gereği” görmedim-duymadım-söylemem triplerine girmeniz   ya da zahirî (görünür) devletin ardında bâtıni (saklı)  bir devletin var  olduğuna ve  ne yaptığını gayet iyi bildiğine dair paranoid düşüncelere kapılmanız sizi kurtarmaz.

18.  yüzyılda Prusya Kralı Büyük Friedrich’in karşısına dikilip “Berlin’de hâkimler var, ekselans” diyen Germen köylüsü gibi “hukuka güveniyoruz” demek de sizi kurtarmaz. Nitekim kurtarmamıştır. “Bağımsız yargı karar versin” diyen bir grup yurtsever ve tam bağımsızlıkçı asker, yıllarca suçsuz yere hapis yattıktan sonra rütbelerini kaybederek serbest kalmış, onları yargılayanların bir kısmı iktidarın ardına kadar açtığı kapılardan yurt dışına firar ederken, bir kısmı hapsi boylamıştır.  Burada, “hukukun zaferi” ya da mücadeleyle kazanılmış bir başarı yoktur. Neticede  bir operasyon yapılmış, Amerikan Conisi’nin ve siyasî iktidar blokunun istemediği bir grup rütbeli personel Devlet’ten tasfiye edilmiştir.  Bu örnekte Devlet, çiğ bir ışıkla aydınlanmış, maddi kaynakları (parayı) denetlemek için boğuşan iktidar fraksiyonlarının mücadele alanı olarak belirmiştir. Bu arada kamyonetlerle paralar taşınmış, bunu açığa çıkaran gazeteciler lanetlenerek yurt dışına kovulmuş, siyasî toplum yenilgiye uğrayan fraksiyonu destekliyormuş gibi görünmemek için susmuştur. Hesap soran olmamıştır. Hamlet’in IV. Sahne’sinde Şekspir’in Marsellus’a söylettiği gibi, “Çürümüş bir şeyler var bu Danimarka krallığında!” diyerek düşünmeniz gerekir. Devlet’in durumu “normal” değildir.

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

Soyut anlamda Devlet farklı sınıfların ve çıkar gruplarının kuvvet bileşkesidir. Toplumsal sınıflar arasındaki çelişmelerin bağdaştırılması ve uzlaştırılması mümkün olmadığı zaman Devlet ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Yani toplumsal çelişmeler uzlaştırılabilir olsaydı ya da hiç olmasaydı, Devlet diye bir şey de olmazdı.  Devlet mutlak ve sonsuz bir varlık olmayıp belirli tarihsel koşulların ürünüdür. Koşullar değiştikçe Devlet de değişir; zayıflar, güçlenir, dağılır ya da rehin alınır, askerî darbeyle ele geçirilir, bir tarikatlar koalisyonu tarafından yönetilir, mafyalaşır, çürür, sönümlenir. Her şey olabilir. Neticede insan yapısıdır; bir aygıttır.

Somut anlamda Devlet ise ifadesini kurumlarda bulur. Modern toplumda seçimle göreve gelen hükümet Devlet aygıtıyla bütünleşmez ya da aygıtı ele geçirip kendi ideolojik suretinde onu yeniden yaratmaya kalkışmaz.  “İtaat skalası” diye bir şey vardır. Hükümet bu skalada -tabii ki modern demokratik kapitalist toplumda- yasama ve yargı’nın altında yer alır. Bu kurumlar, anayasadan aldıkları yetkiyle yurttaşlar adına hükümeti denetler. Hükümet, kanunu ancak teklif edebilir, bizzat kanun çıkarmaz. Kanunu çıkarma görevi yasama kurumuna aittir ve çıkarılan her kanun Anayasa’ya ve  kanunlara uygunluğu bakımından yargı tarafından denetlenir. Hükümet çıkarılan kanunu uygulamakla yükümlüdür.   Hükümet gelip geçicidir, Devlet’in kurumları kalıcıdır.

Bunları bize ortaokuldayken yurttaşlık bilgisi öğretmenimiz İbrahim Bey tane tane anlatmıştı. Oradan hatırlayarak yazıyorum. Herkesin hatırlaması gerekir.  Mevcut duruma alışmak ve rejimi “normal” görmek ölümcül sonuçlar doğuracaktır.

Bu açılardan mevcut Devlet’e baktığımız zaman, bir kere hükümet diye bir yapının olmadığını, bu yapının bütün görev ve sorumluluklarının Saray tarafından devralındığını, kanunların Saray ofislerinde danışmanlar tarafından hazırlandığını, Cumhurbaşkanı’nın tek başına “olağanüstü hâl”e karar verdiğini, yasama gücü ile Saray’ın icra kudreti arasında her türü modern Devlet teorisini çatlatacak ölçüde bir nisbetsizlik olduğunu görüyoruz. Mesela bir yasama döneminde TBMM’nin 600 milletvekili 1429 kanun teklifini 11 komisyonda tartışarak 100 kadar kanun çıkarırken, Reis tek başına kararname çıkararak 2229 maddeyi gerekçe göstermeden ve denetime tabi olmadan yürürlüğe koydu. Saray, devletin kuvvet bileşenlerini kendi bünyesinde toplayarak yönetme sürecine girmiştir. Bunun iyi bir şey olup olmadığını, daha doğrusu nasıl mümkün olabildiğini herkesin düşünmesi gerekir.  

Burada, Devlet’in ideolojik aygıtları, sınıfsal yapısı ya da Devlet’i ele geçiren partinin yurttaşlar üzerindeki ideolojik hegemonyası gibi alengirli konulara girmeden şunu belirtelim ki modern Devlet iktidara gelen siyasî partilerin ideolojisine bekçilik edemez. Yani Devlet, siyasî iktidar tarafından ele geçirilerek yurttaşları belirli bir ideolojinin hegemonyasına tabi kılamaz. Bunu yapıyorsa, devrim ya da karşı-devrim olmuş, Devlet yıkılmış ve yeniden kurulmuş demektir.  

  Neyse, uzatmayalım.  Şunu  soralım: Devlet kurumlarının tek bir otoritenin (bizim örneğimizde Saray)  iradesine bağlandığı bir rejimi sürdürmek mümkün müdür?

Elbette mümkündür. Ancak bunun için anayasayı bir kez daha değiştirmek, muhalefet partilerini kapatmak, parti liderlerini tutuklamak; bütün meslek örgütlerini, sendikaları, baroları vs  birer Devlet aygıtına dönüştürmek gerekir. İletişim özgürlüğünü (basın hürriyeti) tamamen ortadan kaldırıp sosyal olan ve olmayan medya üzerinde Dr. Doğu Perinçek’in dediği gibi bir “Millî Diktatörlük” kurarsanız, toplumdaki bütün sesleri susturup sadece Saray’ın konuşmasını, dilediği gibi kanun yapmasını sağlamış olursunuz.

Ancak Saray’ın bunu becerebilmesi için, yani sahici bir “Millî Diktatörlük” kurabilmesi için   hedefe uygun bir örgütsel yapıya sahip olması, Devlet’in ordusunu ve polisini ideolojik bir baskı aygıtı olarak kendi emir-komutası altında netice alana kadar tutabilmesi gerekir.  Ayrıca siyasî toplumu yıldıracak, sivil toplumu kuşatacak sıkı biçimde militarize olmuş, sağlam biçimde endoktrine edilmiş kadrolar gerekir. Kendi partisinden bile koparak bir balon gibi semaya yükselmekte olan Saray’ın bütün bunları kısa süre içinde yapabilmesi pek mümkün görünmüyor.

Hitler bunu yapmıştı mesela. Nazi Hareketi yeni bir güç olarak iktidarı ele geçirdikten sonra üç yıl içinde (1933-35) Devlet’i ve toplumu bütünüyle ele geçirmişti.  Tek bir Nasyonal Sosyalist İşçi Sendikası, Baro, meslek kuruluşu, dernek vs kurabilmişti. 1 Ekim 1936 günü Berlin Ceza Mahkemesi’nin üyeleri Nazi selamı vererek  Führer’e sadakat yemini etmişler ve bütün yargıçlara ve askerler dâhil devlet memurlarına,  cüppelerinin, sivil kıyafetlerinin ve üniformalarının üzerine  svastika (gamalı haç) ve Nazi Kartalı rozeti takma zorunluluğu getirilmişti.

Ancak Hitler’in elinde, yalnız yaşayan kadınların evlerini dikizlemekle görevli bir bekçi teşkilatı değil, I. Dünya Savaşı tecrübesinden geçmiş çok sağlam, militarize SA güçleri vardı. Sokakta adam vuruyorlardı. Ayrıca Nazi ideolojisi   tarihsel kökleri olan Volksgemeinschaft (uyumlu halk topluluğu) özlemini kullanarak, ırkçı milliyetçi völkisch düşüncesini bir tür devlet sosyalizmi düşüncesiyle birleştirmişti.  1930’ların dünyasında bu sentez, bugünün Ihvan-ı Müslümin şeriatıyla kıyaslanamayacak kadar güçlü, özgün ve “modern” bir ideolojiydi. Dolayısıyla, Saray söz konusu olduğunda, “faşizm” kavramını temkinli kullanmak gerekir. “Millî Diktatörlük” bence daha uygun, kısmen faşizmi de içeren gerçekten “millî” bir kavram!  Milleti ümmete dönüştürürken şeriat arzusunu milliyetçi söylemle gizlemeye çalışan Saray açısından da çok kullanışlı.  

Özetlemek gerekirse, Saray’ın mutlak hâkimiyetine dönüşen AKP iktidarının bir tür diktatörlük denemesine giriştiğini anlıyoruz. Fakat vakıf paralarıyla semirip rehavete gömülmüş tarikat erbabı ile dağınık cami cemaatini “Millî Diktatörlük” idealinde birleştirerek kusursuz bir faşist rejim kurmak pek mümkün görünmüyor. En iyi durumda sonuç, kısa ömürlü bir Osmanlı Devleti parodisi ya da Bruney Sultanlığı ya da Katar Emirliği gibi bir şey olur ki bizim halkımız bunu yemez.  Bu elbise bize çok dar gelir.    Sert yapmaya hazırlanan Saray’ın  Rubikon’u geçerek dönüşü olmayan bir yola girmeden  önce kararını son kez  gözden geçirmesini,  aklıselim sahibi AKP’lilerin   Reis’in büyük ihtirasını dizginlemelerini dileriz.

Ülkemizde irili ufaklı bütün sorunlar, son tahlilde Devlet’in esas teşkilatıyla ilgili sorunlara, rejim ve anayasa sorununa gelip dayanmıştır. Renksiz, kokusuz, sahici ve normal bir devlet; yani laik, demokratik, sosyal bir hukuk Devlet’i talep etmek bütün yurttaşların en doğal hakkıdır.