Fareli köyün akademik kavalcısı

Fareli köyün akademik kavalcısı

Geçtiğimiz günlerde “İktisatçı” isimli bir belgesel filmin lansmanı gerçekleşti. Kendisi de bir iktisatçı olan yönetmen Çiğdem Boz, dünyanın ve Türkiye’nin son yarım asırdaki politik ekonomi serüvenini, çoğunluğu benim de hocalarım olmuş ODTÜ ve A.Ü. Siyasal Bilgiler fakültesi iktisatçılarının da anlatılarıyla zenginleştirip, sanatçı becerisiyle özetleyen bir film kurgulamış; kendisini tekrar çok tebrik ediyor, ve hazırlığı içinde olduğu diğer iktisat belgesellerini de merakla bekliyorum. Belgeselde görüşlerini dinleme imkanı bulduğumuz sevgili Oktar Türel, Fikret Şenses, Bilsay Kuruç, Tuncay Bulutay ve Yılmaz Akyüz Hoca’ların iktisat bilimine yaklaşımda ve iktisat eğitiminde değişimler üzerinde düşündürdükleri, tüm iktisatçılar ama özellikle de akademide olanlar için çok değerli.

İktisatçı belgeseli, iki dünya savaşı ve Büyük Depresyon ardından merkez ülkelerde de devletin ekonomideki rolünün arttığı 1950’ler ve 60’lardan başlayıp, 1970’lerde kısmi altın standardının ve sabit kur rejiminin son buluşu, ve OPEC şokları sonrası gelinen enflasyonist ortama; 1980’lerdeki özelleştirmeler ve liberal ekonominin baskınlığına; 2000’lerdeki kontrolsüz finansal genişlemeye ve Büyük Resesyon’u takiben kapitalizmin krizi addedilen bugünlere dek hızlı bir yolculuk yaptırıyor. Film, Türkiye’nin ekonomi politiğindeki değişimleri de iktisat paradigmasındaki bu evrilişle bağlantılandırıyor.

1950’ler sonrası dönemin canlı tanıkları değerli iktisat hocalarımızın kendi tecrübelerine binaen 1961’in özgürlükçü anayasası sonrası 1980’lere kadar on yılda bir yapılan darbelerle akademide sol görüşlü hocaların hedef alınışı, ve ülkedeki siyasi dönüşümlere paralel olarak iktisat eğitiminin evrilişine dair görüşlerini dinlerken hüzünlenmemek elde değil. Değerli hocaların ortak görüşü, genel olarak liberal iktisat akımına ayak uyduran akademimizin, ülkenin iktisadi sorunları, sektörel ve uzun vadeli kalkınma vizyonu ve entellektüel birikimine katkı sağlama açılarından istenen noktadan uzak kalmış olması. Siyasi darbelerle birlikte akademinin entellektüel birikimindeki sürekliliğe de vurulmuş olan darbelerde, son dönemde bir taraftan üniversitelere ve üniversitelilere dil uzatıp, diğer taraftan da yönetimi siyasi atamalarla dolu standart altı semt üniversiteleri açan, bilimsellik yerine biatı önceleyen bir devlet anlayışının rolünü de belirtmek gerekli.

İktisat bilimi son yıllarda tabii ki çok gelişti; zaman serisi analizi ve dinamik modelleme teknikleri, davranışsal iktisat, oyun kuramı ve kurumsal iktisat alanlarındaki gelişmeler gerçekten etkileyici. Bu gelişmeleri yakından takip eden çok sayıda akademisyenimizin yurt içinde ve dışında gayet iyi yayınlar çıkardığı da söylenmeli. Ancak, özellikle son 20-30 yıldır dünyada en popüler çalışma alanlarından biri haline gelen, ve aynı zamanda da küresel krizin kaynağını oluşturan finansal ekonomi alanının, gelişmiş ülkelerdeki eğilime paralel olarak Türkiye’de de iktisat bölümlerinde ön plana alınması bilimsel emperyalizm etkisinin önemli bir göstergesi. Televizyon kanallarındaki ekonomi programlarında, ülkenin sektörel öncelikleri olan eğitimi, üretimi, tarımı, bölgesel ve uzun vadeli kalkınma sorununlarını tartışmak yerine, vatandaşın uzun vadeli refahına etkisi gayet şüpheli olup iktisadi bağımlılığımızın altını çizen, ABD merkez bankasının ne tür bir kuş olduğunun halktan kopuk bir jargonla tartışılıp durduğuna şahit oluyoruz. Böylece, akademimiz ve bilimsel eğitime ayrılan kaynaklarımızla, tasarruf yapabilen şanslı bir kesimin varlıktan varlık elde etme yöntemleri üzerine çalışan finans endüstrisine uzman yetiştirilip emek harcanıp duruyor.

Finansın önemli bir çalışma alanı ve finansal gelişimin kalkınmanın ayrılmaz bir parçası olduğu bir gerçek. Fınans üzerine bilimsel araştırmalar ve fınansal okur-yazarlık konusunda aydınlatıcı işler yapan akademisyenlerin emeği kadar finans sektöründeki emekçilerin de çok değerli olduğunu belirtirken, dikkat çekmek istediğim nokta, akademide ve piyasada finansa önemini aşan oranda odaklanmanın verimsizliği. Bilim sadece hakim paradigmaya hizmet için değil, içinde yaşanan toplumun çıkmazlarına çözüm üretmek içinse, Türkiye gibi orta-gelir tuzağına hapsedilmiş bir ülkede işgücü, tarım ekonomisi, politik iktisat ve maliye politikası alanlarında çalışanların azlığının, akademinin uzun vadeli iktisadi kalkınmaya katkı yapma potansiyelindeki zaafiyet sebepleri arasında olduğunu tesbit etmek lazım. Buna karşın, mesela, gelişmiş bir ülke olan Finlandiya’nın belli başlı üniversitelerinde politik ekonomi, maliye ve ve tarım konularında çalışan iktisatçıların yoğunluğu dikkat çekici.

Emperyalizmin kullanışlı elemanlarının akademideki kollarının, gelişmekte olan bir ülkenin uzun vadeli kalkınma vizyonuna uygun alanlarına önem vermek yerine genel geçer küresel paradigmaya eleman yetiştirme çabası içinde olması; bu kişilerin özel sektöre ve kamuya danışmanlık görevlerinde de öne çıkması, ülkenin ekonomi politikası kararlarının verimliliği önünde de engel oluşturması olası. Fareli köyün akademik kavalcıları, belki de bilinçli olarak yetişkin beyinleri emperyalizmin hizmetine veren bir işlev görmekte.