İç güçler

Hüseyin Vodinalı yazdı...

İç güçler

AKP ne zaman sıkışsa hep “dış güçler” edebiyatına sığınıyor.

Neymiş efendim?

Dış güçler Türkiye’ye oyun oynuyormuş, ekonomisini batırıyormuş.

Dış güçler, evet Türkiye’ye oyun oynuyor o kesin, ama Türkiye’yi batıran onlar değil.

Türkiye’yi batıranlar, dış güçlerin yani Amerika’nın kurguladığı siyasi ve ekonomik düzenin temsilcileri.

AKP’nin oluşumuna ve iktidara gelişine bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Türkiye’nin malesef, makus talihi 1938 sonrası hep kötüledi.

Mustafa Kemal Atatürk sonsuzluğa karıştıktan sonra işler iyi gitmedi.

İnönü Batı yanlısıydı.

Bunun nedenlerini ve koşullarını tartışmayacağım.

İnönü, Atatürk’ün dış politika vasiyetini (SSCB ile arayı bozmayın, Batı ile asla ittifak anlaşmaları yapmayın) dinlemedi, gitti Batı ile önce İngiltere ve Fransa, daha sonra da ABD ile ittifaklar yaptı.

Kurtuluş savaşında silah ve para yardımlarıyla bizi kurtaran Sovyetler ile dostluktan yana olan Atatürk kadrolarını biçti.

Yerlerine daha çok liberal, Avrupa ve Amerika yanlısı isimleri getirdi.

Karşı devrimci Demokrat Parti’nin kuruluşuna izin verdi, Köy Enstitüleri gibi halkçı (narodnik veya sol) uygulamaları bitirdi, Nuri Demirağ’ın milli uçak fabrikasını ve daha öncesinde denizcilik bakanlığını kapattı. Milli (Savunma) Sanayimizin oluşumunu köstekledi. 

Atatürk’ün son büyük devrimi olacak olan Toprak Reformu’nu sümen altı yaptı.

1946 seçimleri de büyük bir hataydı.

Cumhuriyeti ve devrimlerini henüz tam özümsememiş, okuma yazmayı yeni öğrenen bir ulusu ‘sandık demokrasi’sine mahkum etti.

Sandık demokrasileri alınıp satılabilen şeylerdir, kimin gücü yerindeyse seçimi o kazanır.

1946’da İnönü ile devlet güçlüydü “kazandı” ama parti devleti ile batıcılık yan yana iyi gitmedi.

İlk devalüasyon o dönemde yaşandı.  

1950’de toprak ağaları ve eski gerici unsurlar palazlandı ve onlar “kazandı”.

Aslında kazanan ABD idi.

Türkiye gibi bir kenar kuşak ülkesini avucuna almış, SSCB’ye karşı ileri karakol yapmıştı.

1950 sonrası dış güçler artık iç güçler haline gelmeye başladı.

Sermayemiz emekleme çağında komprador bir kimliğe büründü.

Koç Holding mesela ABD ile ortaklıkla (Ford acenteliğiyle) büyüdü.

Ekonomimiz ve siyasetimiz o zamandan itibarın “dış güçlerin” eline geçmeye başlamıştı.

Erol Toy, Attila İlhan, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı bunu kitaplarında çok iyi anlatır. (Yenilerden Ahmet Büke’nin ‘Deli İbram Divanı’ da 1950’lerde Ege’deki yağmayı Yörük gözünden anlatıyor. Tavsiye olunur.)  

Ama onların kitapları okutulmadı hiç.

Sabancılar da Koç’u taklit etti.

Kurulan sanayimiz bile Batı’ya endeksliydi.

Demir yolları özellikle ihmal edilip kara yolları yapıldı.

Petrolü olmayan ve ithal eden ülke, ithal otomobil, kamyon ülkesi oldu.

Eğitim bile ABD’nin eline verildi. (27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması anlaşması yapıldı. Türk Milli Eğitimi’ni 4’ü Amerikalı 8 kişilik bir komisyonun emrine veren bu anlaşma, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından  152,5 milyon dolarlık Marshall yardımı karşılığında imzalandı. Bu komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programını belirlemekti. Projenin mimarı, dönemin ABD başkanı Truman’ın meşhur doktrinini “eğitim ve kültür” alanında projelendiren kişi olan senatör William Fulbright’tı.)

Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı/teslimiyeti Truman Doktrini, Marshall Planı ve Fulbright Anlaşmasıyla olmuştur. 

Bunların tümüne NATO gizli hükümet sistemi de denebilir.

İşte o zamandan beri Türkiye’nin, ekonomisi, eğitimi, kültürü, savunması, tarımı ve diğer tüm alanları “dış güçlerin” emrine verilmiştir.

Dış güçlerin istemediği kimse siyasette bir yerlere gelememiştir.

Mesela Menderes sonrası Süleyman Demirel parlak bir mühendis olarak Amerika’da Morrison Knudsen mühendislik firmasında çalışmıştı.

Demirel, Türkiye’ye dönüp siyasete girdiğinde "Morrison Süleyman" lakabı ile anılmıştı. Lakabı Morrison olmasına rağmen Demirel, görece pek çoğundan daha “milli” sayılabilen bir siyasetçiydi.

Robert Kolejli Ecevit’ten çok daha fazla SSCB ile işbirliği (Aliağa, ATAŞ, Batman Rafinerileri, İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, İPRAŞ) yapmış ve belki de bu yüzden 12 Mart ve 12 Eylül’de Amerikancı cunta tarafından 2 kez devrilen isim olmuştu.  

12 EYLÜL KIRILMA NOKTASI

Kenan Evren mesela ülkesinde pek tanınmazken, İzmir’de NATO ortamlarında Amerikalılar tarafından sevilen bir isim olarak darbenin lideri yapılmıştı. 

1970’lerde SSCB desteğiyle de artan sol hareketler ve devrimci dinamizm, NATO’nun kontralarını da beraberinde getirdi ve kan oluk oluk akmaya başladı.

Bülent Ecevit ABD’yi artık rahatsız etmeye başlamıştı. Hem de İran elden kaçmışken. Türkiye’de bir sol iktidar kabul edilemezdi. Hele de SSCB hala ayaktayken.

Solu ve Kemalizmi biçmek üzere Amerikancı darbe ilmik ilmik örüldü.   

Türkiye’yi bugün batışın eşiğine getiren 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal da ABD’den onaylıydı. O da Demirel gibi Amerika’da bulunmuş, kendini tanıtmıştı.  

ANAP’ın kuruluşunda da ABD rolü büyüktür.

Uğur Mumcu’nun deyimiyle “Karanlıklar Prensi”, son dönemin geçerli tabiriyle “Şahin Neocon” Pentagon danışmanı CIA şefi Richard Perle’nin 1979’da hem 12 Eylül cuntasıyla, hem Turgut Özal ile ilişkileri biliniyordu. Perle 12 Eylül darbesinin de mimarlarındandı. (Bu arada, Richard Perle, 2021 Kasım ayı başında Kemal Köprülü koordinatörlüğündeki Arı Hareketi'nin, Friedrich Naumann Vakfı ve Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'yle ortaklaşa düzenlediği 'Doğu Akdeniz'de Güvenlik ve İşbirliği' uluslararası konferansı için İstanbul'daydı. Perle'nin yanısıra, ABD'nin eski Kıbrıs koordinatörü Nelson Ledsky,Washington Enstitüsü Başkanı Alan Makovsky de İstanbul’daki konferansa katıldı.)

1980’e kadar Türkiye yarı sömürge idiyse, 12 Eylül 1980’dan sonra tam sömürge olma yoluna girdi.

Özal ile iki yeni unsur Türk ekonomi ve siyasetine girdi. Birincisi neoliberal ekonomi, yani neredeyse kontrolsüz serbest piyasacılık. İkincisi de Amerikan yanlısı tarikatlar.

Nakşibendiler ve FETÖ mesela o dönemde iyice palazlandı.

Özal, hem ABD’nin güvenilir adamı, hem de tarikatların sevilen ismiydi.

Özal döneminde siyaset ve ekonomi iç içe idi.

Ana tema, özelleştirme, serbest girişim ve devletin küçültülmesi idi.

Tabii ki bir de yine Amerikan destekli ayrılıkçı Kürt hareketi ve PKK terörü.

Özalı’ı Alman ekolünden Mesut Yılmaz ve Amerikan ekolünden Tansu Çiller izledi.

Ana tema değişmedi.

Dövizde serbestlik, kara parada şampiyonluk, hayali ihracat ve elbette özelleştirmeler. 

Demirel ve oğul İnönü dönemi de aynıydı.

Atatürk döneminde, halkın parasıyla çok çalışarak adeta kan ve ter ile kurulan KİT’ler birer birer satıldı.

Satış ANAP’ın parolasıydı.

Hatta 1983 seçimlerinde Özal ile Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp arasındaki o meşhur köprüyü ‘satarım sattırmam’ polemiği yaşlıların hafızalarındadır.

Bu yıllar artık sıcak paraya dayalı borçlanma ve ithalat yıllarıydı.

Çikita muz yiyebiliyorduk ama fakirleşiyorduk da!

Sonra 1993 itibarıyla terörün iyiden iyiye bölünme tehlikesini ortaya getirdiği dönemde, ABD bir anda Türk komutanların direnişi ile karşılaştı.

Uğur Mumcu, Eşref Bitlis öldürüldü.

Kanlı olaylar yeniden yaşandı.    

Sonra bir anda Refah Partisi ve Erbakan ortaya çıktı.

Milli Görüş iddiasıyla iktidara adaydılar.

Milli Görüş’ün de Almanya başta pek çok batılı ülkede organizasyon ve eylemlerine ABD tarafından izin veriliyordu. Hatta camilerin imamlarının maaşları Amerikan kuklası Suudiler tarafından ödeniyordu.   

Ancak Erbakan da özünde millici bir isimdi ve Ecevit ile birlikte Kıbrıs Barış Harekatı’na onay veren bir siyasetçiydi.

Amerikalılar Erbakan’dan hoşnut değildi.

28 Şubat’a gelindiğinde ABD’nin yeni bir planı vardı.

AKP İLE YENİ BİR ŞEY DENEDİLER

Bugünün moda tabiriyle “Yeni bir şey deniyorlardı”.

Erbakan’ın partisinden kendilerine yakın adamları bulup bir başka parti kurma planıydı bu.

Yeni bir ANAP gibi, dört eğilimi (Liberaller, Milli Görüş ve Tarikatlar, Kürtçüler, Fetullahçılar) birleştirecek ama bu daha cüretkar olacaktı.

Bunun kısa adı Ilımlı İslam olacaktı!

İcabında Kürt açılımı yapılacak, icabında Kemalist asker ve aydınlar hapislere atılacak, icabında her şey ama her şey “babalar gibi satılacak”tı.

Amerika’nın sevgilisi FETÖ’ye kapılar ardına kadar açılacak, ordu ve yargı ele geçirilecek ve Cumhuriyet’e son nokta konacaktı.

Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül bunun için desteklenecekti.

Abdullah Gül İngiltere Exeter eğitimli eski Milli Türk Talebe birliklerinden NATO sistemine yakın bir isimdi.

Erdoğan ise karizmatik İstanbul Belediye Başkanı olarak eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz tarafından Washington’a tavsiye edilmişti.

Bu gelişmelere paralel olarak CHP de operasyona uğratılacak ve oyun bozması engellenecekti.

MHP’de de sorun çıkaracak isimler yine kasetlerle ayıklanacaktı.

Baykal’a kaset operasyonu ve Ergenekon Balyoz operasyonları ile Türkiye artık dış güçlerin dikensiz tarlasına dönüşmüştü.

Dış güçler artık devlet, siyaset (muhafelet de dahil), ticaret, askeriye ve medyada tüm kılcal damarlara kadar sızmış ve artık ‘iç güçler’ haline gelmişti.

Ancak, rahmetli babaannemin tabiriyle “her şeyin bir şeyi vardı”.

AKP içinde huzursuzluk çıktı.     

BOP Eşbaşkanlığı sanılandan daha ağır bir yüktü.

Özellikle Suriye operasyonu fiyaskoyla sonuçlanınca işler karıştı.

Erdoğan’a karşı içeriden oyunlar başladı.

ABD artık Erdoğan’ı istemiyordu.

FETÖ’ye “atıl kurt” dendi ve 2012 itibarıyla savaş başladı.

Rusya ile bozulması gerekirken gelişen ilişkiler de bir 2016’da FETÖ darbe girişimine yol açtı.

2017 itibarıyla ekonomi tepe taklak aşağı gitmeye başladı.

Bürokrasi ve siyasette, liyakat ve hakikat yerine sadakat ve tarikat hakim oldu.

ÇİN MODELİ DEDİKLERİ ATATÜRK MODELİ

Bugüne geldiğimizde artık Çin modelinden söz ediliyor.

Çok gülüyorum buna.

Tabii kastedilen batık ekonomide karın tokluğuna ucuz işçiliğe dayalı yabancı yatırım ve üretim ekonomisi burada.

Ama bir haberim var.

Son dakika veya flaş haber sayılmasa da gerçek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre bizim taklit edeceğimiz Çin, bizi taklit ederek bu noktalara geldi.

Çünkü, Çin modeli dediğimiz sosyalist piyasa ekonomisinin kökeni Atatürk'ün karma ekonomik modeline dayanıyor.

Bakın 2 Temmuz 2021’de yazdığım yazının en başında ne demişim:

Türkiye’nin yüz akı akademisyenlerinden ve dış politika duayenlerinden Profesör Sencer İmer bizzat anlattı:

Şanghay Üniversitesi’nde 2018 Aralık ayında beni ‘Atatürk’ün ekonomi politikaları’ konusunda konuşma yapmak için davet eden Türkiye Araştırma Merkezi Başkanı ve Küresel Araştırmalar Enstitüsü (Institute of Global Studies, Shanghai University) icracı dekanı Prof. Dr. Guo Changgang, Çin’in ekonomi modelinde 1923-1938 dönemi Atatürk politikalarını örnek aldığını söylemişti. Guo aynı zamanda Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in de danışmanıydı. Şu anda duyduğum kadarıyla daha ileri görevlere gelmiş.” (https://www.veryansintv.com/cin-ataturk-modeli-ile-kazandi-biz-amerikan-modeli-ile-kaybettik)

Görüyorsunuz işte bunu söyleyen Çin’in en üst düzey akademisyenlerinden biri.

Hadi tamam, Atatürk dönemiyle sorunu olanlar Çin modeli der geçer.

Onlar elde kalan ne varsa Katar Fonu ve Araplara satmakla meşgul.

Ama bir de Atatürk’ün kurduğu partinin başındakiler, hala ‘Atatürk döneminin halkçı devletçi, üretime dayalı ekonomik modelini uygulayacağız’ diyemiyor.

Aksine Atatürk dönemiyle helalleşmekten söz ediyor!

Oysa bizi asıl kurtaracak şey, 1923-38 arasındaki Atatürk dönemi politikaları.

Çin bile bunları taklit ederek uzay çağına geldi, biz Amerikan politikaları ile geldiğimiz noktada samanı ithal ediyoruz.