İktidar ve muhalefet

featured

Yavuz Alogan yazdı…

Şu sıralarda Saray’a muhalefet etmek çok kolay. Saray suretine bürünmüş siyasî iktidarın tabanı kayıyor, içi fokurduyor. Krizleri yönetemediği, vaziyete hâkim olamadığı, ipin ucunu kaçırdığı çıplak gözle görülüyor.

Nitekim muhalefet partilerinin sözcüleri televizyon ekranlarından ellerini kollarını sallayarak, başarılı hitabet örneği sergileyerek coşkuyla Saray yönetimini eleştiriyorlar. Ekonomi kötüymüş, halk geçinemiyormuş, esnaf kan ağlıyormuş vs…

Fakat Saray’ı erken seçime zorlamıyorlar.

Seçim yasalarıyla, Siyasî Partiler Kanunu’yla oynamasını önlemiyorlar, hatta eleştirmiyorlar.

Burada kilit sözcük “zorlamak”tır. 

Zorlamak, konuşmaktan, açıklamaktan farklı bir mücadele yöntemini gerektirir. Siyasî partilerin, başta laiklik olmak üzere Devrim Kanunları’na bağlı kitleleri milyonlarca kişinin katıldığı mitinglerle, yürüyüşlerle harekete geçirmek, alternatif bir program üzerinden muhalefet yapmak gibi bir niyetleri yok. Sorunun rejimin yapısıyla, Devlet’in esas teşkilatıyla ilgili olduğunu görmezden geliyorlar. Parlamentoyu nasıl güçlendireceklerini, yargıyı nasıl bağımsızlaştıracaklarını, kuvvetler ayrımını nasıl sağlayacaklarını da söylemiyorlar. Örgütlü militan kadroları yok. Seçim güvenliğini denetleyebilecekleri bile şüpheli. Konuşuyorlar, yakınıyorlar ve bekliyorlar. 

Toplumu zehirleyen tarikatları ve cemaatleri hâlâ “sivil toplum örgütleri” olarak görüyorlar mı, belli değil. Fakat AKP’nin homurdanan tabanını etkilemek için dinî bir söylem tutturmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Ana muhalefet partisinin başkanı her lafa “Allah’ın izniyle iktidara geldiğimiz zaman…” diye başlıyor. Şahsen ben Allah’ın Sayın Saray’ı tercih edeceğini düşünüyorum.

Tarikat ve cemaatlerin özümseyemediği en yoksul dindar kesimin hızla cihatçı örgütlere yöneleceğini anlamak için üstün zekâlı olmaya gerek yok. AKP yirmi sene boyunca bu yönelimin zeminini hazırladı. Orta vadede AKP’nin kravatlı kadrolarını mumla aratacak cihatçı eylemlere ve kalkışmalara hazır olmak gerekir. Şeriat düzenine ılımlı geçişin başarısızlığa uğraması, ideolojik hegemonya kurmaya çalışan karşıdevrimci partinin yolsuzluk ve rezaletlerle yıpranması, aynı çizgide fakat daha radikal hareketlerin yolunu açacaktır. Bu işler böyledir. 

Muhalefet partileri Saray iktidarının bir seçim daha kazanmasını sağlayacak şekilde mevcut seçim yasalarını değiştirmesini, laikliği ebediyen kaldıran “demokratik-tik” bir anayasa kampanyasıyla yeni bir hamle yapmasını, yeni bir “çözüm süreci” başlatmasını mı bekliyorlar? 

Beklemiyorlarsa, Saray’a bu yönde zaman kazandıran bir aymazlık içinde neden debeleniyorlar?

Saray, kazandığı zamanı değerlendirerek rejimi daha da derin bir değişime uğratmak, ülkeyi dönüşü olmayan yolda daha ileriye götürmek için Diyanet’e Devlet protokolünde öncelik vermek, Yargıtay Başkanı’na cüppeyle dua ettirmek, en gerici tarikatların vakıflarına vergi muafiyeti sağlayarak bütün cemaatlerin cüretini artırmak gibi hamleler yapıyor. Böylece Ortadoğu ve Asya’da Batı’nın Müslüman halklar üzerindeki operasyonlarına aracı olma rolünü güçlendiriyor.

İzmir’de cüppeli adamlar meyhanelerde içenlere ve sokakta el ele tutuşan çiftlere “tebliğ”de bulunuyorlar.  Bizim gençliğimizde bu türden “tebliğ”de bulunanlara haddini bildirirler, çevredeki halkı toplayıp “Türkiye laiktir laik kalacak!” diye slogan attırırlar, topluca İzmir Marşı’nı söyleyip olaysız dağılırlardı. Fakat günümüzde bu türden baskılara karşı çıkmak şöyle dursun, bunları dile getirmeye cesaret eden bir muhalefet partisi bile yok.  Halkın sessizliği insanların tebliği tebellüğ ettikleri (alıp kabul ettikleri) anlamına gelmiyor, öndersiz oldukları, kendi kaderlerine kayıtsız kaldıkları, başta muhalefet partileri olmak üzere kimseye güvenmediklerianlamına geliyor. Kentli orta sınıf siyasetten soğuyup, partilerden umudu kestikçe,radikal İslamcı unsurlar AKP’nin önüne geçip toplumu şekillendirmeye çalışacaklardır. Ayrıca “Tebliğciler”in mesela Yozgatlıya değil de İzmirliye musallat olması kimseye bir şey anlatmıyor mu? 

Saray’ın “Pentagon” binası askerlerin çok hoşuna gitti.  Emekli bir general binanın teknolojik imkânlarını, hava savunma kabiliyetini övdü. 1930’da hizmete açılan, mimarisinde Erkân-ı Harbiye sözcüklerinin baş harfleri esas alınan tarihî Genel Kurmay Başkanlığı binasının muhafazasını rica etti. Binayı tıpkı Ankara Garı’ndaki Mustafa Kemal Evi ve Başkumandanlık Karargâh Binası gibi muhafaza (!) edeceklerinden, onu vakıf üniversitelerine devredeceklerinden, otel rezidans ya da AVM olarak kullanacaklarından emin olabilirsiniz.

Ayrıca mevcut sorun bina ve teknolojiyle değil, bunları kimin nasıl kullanacağıyla, iktidar partisinin değil Devlet’in ve milletin ordusu olmakla, askeriyenin emir-komuta birliğiyle, hiyerarşisiyle ve iç hizmet kanunuyla ilgilidir.  Laik ülkede Genel Kurmay Başkanı türbanlı teğmene diploma vermiştir. Böyle şeyler askerlerin dillerinden düşürmedikleri“birlik beraberlik” ilkesini bozmuyor mu? Bu yol bir kez açıldığında, sarıklı bir amiral, sakallı bir yüzbaşı, deist bir üsteğmen vs neden olmasın? Demokrasi ve insan hakları oluyor bu, öyle mi?

17-25 Aralık rezaletini (“Bıbıcığım, bir kısmınıistifleyip gönderdik, kalan paraları kürekle kamyonete yüklüyoruz” gibisine…) şu dönemde muhalefetin değil de AKP içindeki muhalif unsurların gündeme taşıması çok anlamlıdır. AKP’nin kurucu vekili “partinin yüzde 90’ı itirafçı olacak,” dedi. AKP yolsuzluk irtikap rüşvet ve rezaletin ağırlığı altında çatırdarken, ana muhalefet partisinin başkanı gündemi değiştirdi. 

Kılıçdaroğlu şöyle dedi: “İskilipli Atıf Hoca’ya nasıl iadeyi itibar verilmiş ise tabii ki Çerkez Ethem’e de iadeyi itibar verilmeli, daha ötesi mezarı da Türkiye’ye getirilmeli, bunlar bizim değerlerimiz.”

İskilipli Atıf bizim değerimiz, öyle mi Kılıçdaroğlu? 

Bu sözlerden CHP yönetiminin ve bu sözlere sessiz kalan diğer muhalif parti yönetimlerinin “bizim değerlerimiz”e yabancı olduklarını anlıyoruz. Bir gözüyle yabancı ülke elçiliklerini, öteki gözüyle etnik ve dinî örgütleri gören muhalefet, tarihe, topluma ve geleceğe şaşı bakmaktadır. Türkiye işgal edilmiş, siyasî partileri “dizayn” edilmiş bir ülkedir. Yurtsever siyasî parti üyelerinin parti yönetimlerine itaat etme mecburiyeti sona ermiştir.

Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinin yeniden kurulması, Kurucu Meclis biçiminde bir heyet-i temsiliye’nin oluşması, bu heyetin Türkiye’yi yeniden tarif etmesi (kimliğini tanımlaması!) ve Kuruluş ilkelerine uygun bir Anayasa yapması gerekir.

[email protected]

İktidar ve muhalefet

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

14 Yorum

  1. 12 ay önce

    Kentli orta sınıf hızla siyaseten soğuyup, muhalefetten umudunu kesiyor, yarınlarımız karanlık görünüyor Sn. Alogan. Kaleminize sağlık.

    Cevapla
  2. 12 ay önce

    ” Şu sıralarda Saray’a muhalefet etmek çok kolay. Saray suretine bürünmüş siyasî iktidarın tabanı kayıyor, içi fokurduyor. Krizleri yönetemediği, vaziyete hâkim olamadığı, ipin ucunu kaçırdığı çıplak gözle görülüyor. ”

    Ey Muhalefet !!! Korona konusunda sesiniz ne zaman cikacak ! FAZIL SAY bile dile geldi !!!!!

    Cevapla
  3. 12 ay önce

    Sayın Aloğan, size katılıyorum,lakin; bizler” kötü”ile, ehven-i şer (kötünün iyisi) arasında seçime zorlanıyoruz son yirmi senedir….! Bu kumaştan başka elbise çıkmıyor maalesef..İskilipli Atıf elbette bizim değerimiz değildir,bu sözü söylemek Cumhuriyeti kuran parti Başkanına elbette yakışmaz…ama iki tercihten birini yapacağız ve ben”kavgada yumruk sayılmaz” diyorum..Muhalefete de bir an evel kendini toparlaması ve Cumhuriyeti yeniden ayağa kaldırması ferasetini göstermesini hem de acilen ..diliyorum.Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.

    Cevapla
  4. 12 ay önce

    Bu sarıklı cübbeli tipler niye hep böyle pişkin pişkin gülüyorlar.

    Cevapla
  5. 12 ay önce

    Sayın Alogan, siz dâhil neredeyse aydınlarımızın tamamının, ülkemizde olup bitenlere, sanki özellikle “SIRADAN YURTTAŞLARI” denklemin dışında tutarak bakmak gibi bir yanılgı içinde olduğunuzu düşünüyorum. Bu yüzden sorunun kaynağını da çözümleri de, siyasi partilerde, onların lider ve yönetimlerinde, sivil toplum kuruluşlarında arıyorsunuz. Oysa ülkemizde “tuz koktu”. Sorunun kaynağı tek tek sekseniki milyon ahâlinin ta kendisidir. Maalesef necip Türk milleti, özalla başlayıp, tayyiple ahlâksızlığın doruklarına ulaşan ve gerçek dünyada koca bir ilüzyondan ibâret bu “sıcak para, rant ve hırsızlık” düzenini çok sevmiştir. Sağcısı, solcusu, liberali, dincisiyle bu düzene yatırım yapmışlardır. Ve geniş düşünün; Böylesine büyük bir ilüzyonun sistematiği içerisinde elde ettikleri “evleri, arabaları, yazlıkları, dandik üniversiteleri, o dandik üniversitelerden aldıkları dandik diplomaları, o diplomaların kendilerine sağladıkları imkanlar, doktoraları, doçentlik, profesörlük ünvanları, bu düzende kazandıklarını sandıkları bütün kültürel(?) ve zihinsel(?) birikimleri..” bütün bunların ederi gerçek dünyada/akılcı bir düzende, dörtte bire düşecektir. İşte bu yüzden, iktidar destekçileri, zaten doğal olarak bu düzeni omuzlarken, muhalifmiş gibi görünenlerin tamamı da -iktidara karşı olmakla birlikte- bu düzeni asla yıkmayacak diğer düzen partilerini desteklemektedirler. Geriye bizler gibi, herhalde sayıları yüzde on’u bile bulmayacak “bu düzenin kaybedenleri”, gerçek vatanseverler kalıyor. Bu tespiti yaptıktan sonra bence, (hepimiz için çok yaralayıcı da olsa, ülkenin gerçeklerini onlarca yıl geriden izlemek yerine) çıkış yolu şudur; 1- özellikle yaşadığımız son yirmi yıl fiilen rejimi değiştirdiği için, ve ülkenin maruz bırakıldığı tahribatın boyutları göze alındığında, küçük revizyonlarla düzeni rayına oturtmak artık mümkün değildir. Dolayısıyla buradan çıkışın çok sarsıntılı olacağını peşinen göze almalıyız. 2- Bu düzen ekonomik olarak sürdürülemez olduğu ve bizim de yıkmaya sayısal gücümüz yeterli olmadığı için, (ekonomik sebeplerle) doğal yollardan yıkılacaktır. 3- Yukarıda söz ettiğim “muhalifmiş gibi görünen ahâlinin”, ancak yıkılışla birlikte, varlarını yoklarını kaybettikten sonra, sistemle/düzenle bağları kopacaktır. İşte ancak bu aşamada onlardan gerçek bir muhalefet yaratılabilir. 4- Eğer bu yazdığım teori doğruysa, o zaman bizler de, zekâ ve enerjilerimizi, yıkılması kaçınılmaz düzenin aksaklıklarına -umutsuzca- çözümler üretmeye çalışmaya değil, yıkılışa ve beraberinde gelecek büyük kaosa hazırlanmaya ayırmalıyız. 5- Yıkılışla birlikte 3. maddede söz ettiğim “muhalifmiş gibi görünen kitleden” gerçek bir muhalefet yaratarak onları yanımıza almalı ve lâik demokratik Cumhuriyeti, bir daha asla yobaz karanlığa geçit vermeyecek prensipler üzerinde yeniden kurmalıyız.

    Cevapla
  6. 12 ay önce

    Dost acı söyler, demişler. Yazarın cümleleri cigere işliyor, beyni delip geçiyor. Ne kadar doğru ne kadar acı yazıyor…

    Cevapla
  7. 12 ay önce

    Türkiye hem de ne kadar ciddi şekilde işgal edilmiş bir ülke. Ecnebi sabrımızın taşacağı yere kadar sinsice sıkıştıracak hep. İktidar da muhalefet de dediğiniz gibi. Göz kucağı egemenlerin isteklerinde imâlarında… Türk bu hale niye düşüyor ya, neden illet gibi vıcık vıcık inanç istismarcıları kazanıyor, gavur istedi diye pırıl pırıl bir millet vehhabi mal cahil köktenci nefret bakışlı şark kurnazı ümmetçi mi olacak yani?

    Cevapla
  8. 12 ay önce

    Sayın okuyucular,.. bu yorumcunun söylediklerini bir kez daha okuyun ve bir kez daha düşünün… Arkadaşın haklı olduğu yerler var.

    Cevapla
  9. 12 ay önce

    Ooo bakıyorum da bizim yorum beğeni rekorları kırmış.:) Ha gayret! Homojen bir dağılımla, (“sekseniki milyon içerisinden VeryansınTV’yi okuyanların sayısı” (-eksi) “bu sayının yüzde on’u”) kadar eksi oya ulaştığımızda bütün teorimi ispatlıyorsunuz. Haydi bakalım elinizi korkak alıştırmayın sahte muhalif kuzucuklar.:))) Sıkı sarılın bu düzene ki, sizin o geleceğinizi ipotek ederek girdiğiniz betonlar, sahici bir ekonominin kantarında gecekondu fiyatına düşmesin. Çemişgezek üniversitesinden diplomalarınız, bu yalan düzenin çakma eğitim sisteminde diplomadan sayılmaya devam etsin. Adaletin zerresinin olmadığı memlekette arı gibi çalışan milyonlarca avukat.. bir çöpün üretilmediği, kara para, uyuşturucu ve rant piyasasının afilli bankacıları finansçıları.. bu ilüzyon puff diye söndüğünde iyot gibi açıkta kalmasınlar…

    Cevapla
  10. 12 ay önce

    Bir -‘de ben verdima ama o kadar yanlış bir yorum da değil sanki “Cyrano De Bergerac”. Ne yapmak gerek peki?/ Sağlam bir arka mı bulmalıyım?/Onu mu bellemeliyim?/ Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi/Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?/Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?/İstemem! …devam ediyor”. Rüştü Asyalı’nın sesinden dinlediğinizi hayal edin lütfen. İstemem eksik olsun…

    Cevapla
  11. 12 ay önce

    Benim öngörüme göre, yapılması gerekeni ben yukarıda yazdım sevgili “R.S.”; Bütün kalbimle yanılıyor olmayı dilemekle birlikte, artık yıkılışa hazırlıklı olmalıyız. Bu aşamadan sonra bütün enerjimizi, enkazın altından BİZLERİN sağlam çıkabilmesinin yollarını aramaya harcamalıyız bence. Maalesef Türk milleti özellikle son yirmi yılda, bu ahlâksız düzenin bütün rüşvetlerini baş tacı etti. Hem bunu yapıp, hem de aynı düzenle mücadele edemezsiniz. Nitekim lâik Cumhuriyeti yıkan bu sisteme/düzene cepheden karşı durmayıp, “yahu memleket sanki şeriata gidiyor gibi ama, ekonomi de iyi gibi, dolar düştü/borsa çıktı, konut kredileri sebil gibi.. girelim otuz yıllığına beton taksidine, oradan yürürüz..” kafasındakilerin tümü, bu gün sistem tarafından esir alınmış vaziyette. Bunun gibi farklı alanlarda farklı konularda onlarca örnek verebilirim, sayfalara sığmaz. Sonuç olarak artık bu insanların hiçbiri bırakın muhalif olmayı, düzeni sarsabilecek bir “kelebek etkisi” yaratma ihtimali olan bir hareket içinde bile olamazlar. Sizin yazdığınız o meşhur tirad’daki gibi, Türk milleti yirmi yıl önce “istemem eksik olsun” diyebilmeliydi.

    Cevapla
  12. Ilginç buldum. Ben + verdim, Cyrano’nun skorunu en azindan -48’den -47’ye çikardim boylece. Anlayamadigim, bu kadar karamsar ve umutsuz bir yorumu yapan bir zat neden Cyrano de Bergerac rumuzunu kullaniyor. Her neyse, Cyrano oldukça hakli malesef. Ileri demokrasilerde ehven-i ser’e oy veriyorlar. Burda, artik ehven-i ser de kalmadi, hepsi dokuluyor: Bin katir mi, bin satir mi? Artik size kalmis.

    Cevapla
  13. 12 ay önce

    Cyrano De Bergerac’ın karamsar Veryansın yazısından sonra kafama çivi gibi çakıldı:
    “…
    Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
    Tek başına.
    Özgür olmak.
    Dünyaya kendi gözlerinle bakmak.
    Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak.
    Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak.
    Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
    İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
    Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

    Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
    Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
    Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
    -Cyrano De Bergerac”

    Cevapla
  14. 11 ay önce

    Toplumda küçük bir cemaat haline geldiğimize katılıyorum. Kaderin cilvesi. Toplumun tüm sınıf ve katmanlarinda derin bir mesleki kalitesizlik ve çürüme olduğu konusunda da hemfikiriz. Ancak bunlar kronik hale gelmiş, ekonomistler dediği gibi, yapısal sorunlar değil mi? Sosyal organizma uzun yıllardır bu tür sorunlarla birlikte yaşamaya adapte olmuş gibi gözüküyor. Bu düzen, Osmanli dan beri böyle gelmiş ve daha uzun yıllar böyle gidebilir. Siyasi güç dengeleri gerektirmedikçe, kendiliğinden, ekonomik sebeplerle büyük bir gürültüyle yikilmayabilir. En azından 60 li yıllardan beri, neredeyse 60 yildir beklendiği halde, derin bir çöküş olmadı. Çok sıkıntılı zamanlar oldu, ama duzenin patronlari duruma el koydular ve treni tekrar rayına oturttular. Simdiki durum farklı ve kendine özgü. Bu sefer bir bekçi güç yok ortada ve toplumun kendi göbeğini kendisinin kesmesi gerekecek gibi. Sizin yaklasiminiz hiçbir ümide yer bırakmıyor. Muhtemeldir ki Batinin ve Fransiz devriminin toplum sözleşmesi ölçülerini dogal toplumsal durum olarak kabul ediyorsunuz. Dolayısıyla şimdi hemen herkes kifayetsiz ve ahlaksız gorunuyor size. Bir kitabın adı aklıma geliyor. Bu ülkenin aydınları için söylenmiş gibi, burada ‘Kimse kimseyi kesmiyor’. Boyle bir bakis açısı, mümkün olsa bile yıkılışa kadar, muhalif insanları paraliziye uğratabilir. Mahşeri güne bırakmak yerine, bugünden itibaren, olağan koşullar altında muhalif güçleri pekiştirmek daha faydalı olmaz mı? Belki beklediğiniz gibi bir çöküş hali yine olmayabilir. Sonra, öyle bir zaman gelse, sadece laiklik ve demokratikleşme ülküleri, toplumun saflarini yeni bir ideal etrafında birleştirmek için yeterli olabilir mi?
    Derin ekonomik esitsizlikleri ne yapacağız?
    O güne hazırlamak için uzun süreli siyasi, fikri hazırlık süreçleri önemli değil mi?
    Her halükarda, keskin kaleminize ve elestirilerinize sağlık. Yazılarınızı zevkle okuyorum. Keşke sizinki gibi eleştiriler ve yorumlar çok daha fazla olsa.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!