Kalkınamadık

Kalkınamadık

Bu ülkede sürdüğümüz hayatın hızlı dinamikleri, dönemin yoğun çelişkileri ve zorluklarıyla boğuşan çoğu insan için iki yıl öncesi bile bazen hatırlanamaz bir geçmiş haline gelmiş durumda. Ama ne hikmetse azımsanmayacak oranda insanın, paradan altı sıfır atalı 15 yıl olsa da, hâlâ milyarlarla ifade ettikleri parasal değerler, sanırım içinde bulunulan durumu iyi ya da kötü yönde abartma çabasından, ki bu da kültürel bir zafiyet kanımca. 

Bu yazıyı yazmamın bir sebebi, sosyal medyada zaman zaman kalkınmaya dair bazı kısa tespitlerime verilen cevaplanamaz (bir deli kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkaramamış misali) bazı tepkiler. İktisat biliminin yöntemini metodolojik analizlerdense kendi yaşamından kısa vadeli gözlemelere dayalı, ya kendi çevresinden/medyadan beslenen hikaye ve tespitlerden ibaret sanan, mevcut ekonomik durumu beslendikleri kaynakların anlattığı gibi mükemmel zannedip, kalkınma durumumuza ilişkin yapılan hadsiz yorumlar enerji tüketici olabiliyor. Bunlar arasında, Türkiye’nin dış kaynak bulmadan gelişemeyeceği, inşaatın ekonominin lokomotifi, gökdelenlerin ve saray şatafatının da kalkınma alameti olduğu iddiaları yanı sıra, teveccühle yüksek makamlara getirilen ‘bir tane bayan’dan 2000’ler öncesi kadının adı olmadığını dahi duyar olduk. Kısacası, bir grup insan ekonominin çok iyi gittiği ve kalkındığımız iddiasında. Bunlara genel bir yanıt vermek gerekirse, bir kalkınma iktisatçısı olarak açıkça söyleleyim: 

Ekonomi iyiye gitmiyor, kalkınamıyoruz. 

Sadece birkaç gösterge ile neden böyle söylediğimi açıklamaya çalışayım. Öncelikle, kalkınma ‘sürdürülebilir ekonomik büyüme’ demektir. Sürdürülebilir büyüme, bir yıl yüzde 10 büyüme, gelecek yıl yüzde 5 küçülme değil; gelişmekte olan bir ülkenin gelişmiş olan ülkelere yakınmasını sağlayacak bir büyüme oranı (ki bu yüzde 6-7 yıllık büyümenin üstünde) ve krizlere dayanıklı bir iktisadi yapı sağlayabilmektir. Büyümenin sürdürülebilir olması, siyasi, hatta rejim istikrarsızlığına yol açacak bölüşüm sorununu çözmeden gerçekleşemez. İşte bunun için de etkin kurumlarla donanmış bir devlet mekanizması ve sosyal sermaye birikimi gereklidir. Kurumların etkinliği, kültürel ve tarihi devamlılık, ve halk tarafından benimsenmiş oyun kuralları ve yaptırım mekanizmalarıyla sağlanabilir. Sosyal geçişgenlik ve iktisadi etkinliğin birlikte tesisi için, şeffaf kamu maliyesi; planlı kamu malı (yani eğitim, sağlık, bayındırlık, enerji gibi dışsallıkları büyük olan hizmetlerin) üretimi; ve rekabetçi bir özel sektör yapısı gereklidir. Tüm bunlar, sağlıklı ve gelişme yolunda olan bir ekonomiyi tanımlayan verimli kaynak dağılımı ve adil bölüşümün olmazsa olmazlarıdır. 

Ne acıdır ki, bu temel şartları sağlamadan, yani sürdürülebilir katma değer üretim sistemlerini ve adil bölüşümü kendi ekonomisi içinde sağlamamış, orta büyüklükte olan bir ülke olan Türkiye’de, şu an baskın bir kesim dış borçlanmadan medet ummakta. Başta enerji olmak üzere, dışa bağımlılığın derecesini azaltmak bilimsel temellere ve stratejik planlamaya dayanan politikalarla katma değeri yüksek üretimi artırmakla mümkünken, bu çevreler, çoğunlukla siyasi ve ideolojik kısıtları nedeniyle, dış kaynak bağımlılığını üstünden gelinemez bir durum, bir veri olarak almakta. 

Türkiye’nin kalkınamama sorununun yanlış siyasi tercihlere bağlı oluşunun ispatı gitgide şeffaflığını ve güvenilirliğini yitiren, gün be gün yenilenip herkesi işlevleri hakkında tereddütlere düşüren yönetim ve denetim mekanizmaları, ve inanılırlığını kaybeden istatistiklerde görülebilir. Ülke sorunlarını çözmeye odaklı olmayan ve neye hizmet ettiği anlaşılmayan hukuki ve idari değişimler yoluyla belirsizlikler artmakta, hem çoğunluğu artık iktidarca yönetilen medya yoluyla algı yönetimlerini daha da olanaklı kılmakta, hem de sağlıklı bilimsel analiz ve çözüm üretmenin yollarını tıkamakta. 

Aşağıdaki grafik, 18 yılda kalkınmaya dair bir arpa boyu yol alamadığımızın resmini, zaman içinde değişen ‘yaratıcı’ hesap yöntemlerine rağmen, işsizlik, borç ve büyüme rakamlarıyla göstermekte. Grafikte sarı çizgi istihdam yaratılıp işsizliğe çare olunamadığını (ki bu durum iş gücüne katılım oranı sadece yüzde 50’lerde olmasına karşın), 20 yıl öncesi gibi yüzde 60’a varan borç oranını (kırmızı çizgi), sanayi katma değeri ve büyüme oranlarının ise ortalamada kalkınma için yetersiz seviyelerde ve istikrasız olduğunu (mavi ve yeşil çizgiler) göstermekte. 

Bu argümana “ama kişi başı GSYİH 18 yılda iki kat kadar büyüdü” (sabit fiyatlarla, kişi başı; Kaynak: TUİK) diyerek karşı çıkacaklara cevabım ise, bunun artan işssizlik ve asgari ücretli çalışan oranına karşın, en zengin yüzde 1’lik nüfusun gelir payının 2008 krizi sonrası yüzde 34 arttığını gösteren şu rakamlarda: 

Bu rakamlar, ülkede gitgide artan bir gelir adaletsizliğinin resmini gözler önüne seriyor. Bazılarının iddia ettiği gibi artan eşitsizliğinin, zenginleşen kesimin yaratabileceği yatırım ve üretkenlikle dengelendiği argümanının yersizliği ise, yukarıdaki grafikle apaçık ortada. 

Sonuç olarak, adil kaynak dağılımı ve bölüşümü sağlayacak kurumsal mekanizmalar ve sosyal sermaye gelişimi olmadan, hızlı karar alabilen tek parti iktidarının ülkeyi kalkındıracağı tezi çürümüştür.