Orkun Özeller yazdı…
Fatih Altaylı’nın “Terörsüz Türkiye” süreci hakkında neden böyle bir yazı kaleme aldığını bilemiyorum. Konumuz bu değil. Fakat yazısında ortaya koyduğu görüşlere bir cevap verme gereği hissettim.
Altaylı yazısında şöyle diyor:
“Bu işi bir yerde bitirmek lazım. 200 sene sürüp, 200 bin yurttaşımızı kaybedecek halimiz yok. Suç devlete karşı işlenen suçtu. Devletin affetme hakkı var. Artık terör derdi ile uğraşmasın bu ülke.”
Ardından da “Peki, alternatif çözüm öneriniz nedir?” diye soruyor.
Bu vesileyle ben de kendi çözüm önerimi ortaya koyayım. Altaylı’nın bu öneriye nasıl bir itiraz getireceğini gerçekten merak ediyorum.
Önce meseleye nereden baktığımızı belirleyelim…
“İşlenen suç devlete karşı işlenmiştir; dolayısıyla devlet ister affeder, ister affetmez” derseniz, yıllarca terörle mücadelede hayatını kaybeden şehitlerimizin ve onların ailelerinin yaşadığı acıyı yok saymış olursunuz.
Evlatlarını kaybeden ailelerin, evlatlarının katillerinin affedilmesi konusunda hiç değilse vicdani bir söz hakkının olması gerektiğini düşünüyorum. Devlet elbette hukuk çerçevesinde karar verir; ancak bu kararın, yıllarca bedel ödemiş insanların duygularını ve adalet beklentilerini yok sayarak alınmasını doğru bulmuyorum.
Peki, bu işin yöntemi ne olmalı?
Öncelikle şu gerçeği göz önünde bulundurmalıyız. Devlet Bahçeli’nin terör örgütü elebaşını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne davet ettiği o konuşmayı yaptığı günlerde; PKK’nın yurt içinde terör eylemi yapacak gücü kalmamıştı. Hatta bunu dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da büyük bir gururla ifade ediyordu.
Aynı zamanda dağa çıkışlar durmuş, gençler PKK’ya katılmayı doğru bulmuyordu. Yani örgüt artık personel temin edemiyordu.
Bu şu demekti: Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenlik güçleri bir kez daha PKK terör örgütünü yenmiş ve artık Türkiye terörsüz günlere uyanıyordu.
Aslında zaten terörsüz bir Türkiye’de yaşandığını söylemek yanlış olmazdı.
Sahada kazanılmış zaferin masada da perçinlenmesi tabii ki ülkemizin huzuru ve dirliği açısından çok önemlidir.
PKK terör örgütü mensuplarının silahı bırakarak insan gibi yaşama hakkına kavuşmak istemesine kayıtsız kalınmamasını devlet anlayışı olarak görebiliriz.
Ancak bu halihazırda Terörle Mücadele Kanunu’nun etkin pişmanlık hükümlerinde var. Örgütün çözülmesine yardımcı olan teröristler zaten denetimli serbestlikten yararlanıp topluma karışabiliyorlardı.
Benim açımdan en önemli mesele, terör örgütü mensuplarının ve siyasi uzantılarının niyet ve zihniyet ne olduğunun ortaya konulmasıdır. Ülkeyi bölmek isteyen ya da bölünmeye götürecek süreci hazırlayan bir zihniyetin ortadan kalkmış olması gerekir.
Bunun en önemli göstergelerinden biri de Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak değerlerine karşı tutumun açıkça ortaya konulmasıdır. Öncelikle Türk bayrağı ve İstiklal Marşı ile bir sorunlarının olmadığını göstermeleri gerekir.
Türk bayrağını kabul etmeyen, İstiklal Marşı’nı ıslıklayan bir zihniyetle gerçek anlamda kardeşlik ve ortak gelecek inşa edilemeyeceğini herkesin bilmesi gerekir.
Bu temel meselelerde samimi bir yaklaşım ortaya konulursa, diğer konuları değerlendirmenin çok daha kolay olacağı kanaatindeyim.
Dağdan gelen siyasete değil, demokratik siyasete kapı açılmalı..
Yaşanılan tecrübeler ışığında örgütün samimi olduğunu görebilmek zaman gerektirir. Devletimizin örgüt elemanlarının gerçekten terör örgütünü feshederek silahlarını bıraktıklarını teyit edebilmesi birkaç yıl (5 yıl bence yeterli) gerekir. Bu dönemde terör faaliyetinde bulunmadığı ve de elinde silah olmadığı sürece örgüte yönelik operasyonları durduğunu açıklayabilir.
Örgüt mensuplarının Türkiye dışında, başka bir ülkede belirli bir süre yaşamaları ve bu süre içerisinde herhangi bir bölücü ya da terör eylemine karışmadıklarının görülmesi hâlinde, Türkiye’de yaşamaları için uygun şartların ele alınmasını da mümkün görüyorum.
Sayın Altaylı da çok iyi bilir ki 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra bile toplumdaki değişikliklere uyum sağlamak kolay olmuyor. Yıllarca cezaevinde ya da dağda kalmış birinin bir anda topluma karışması ne derece sağlıklı ve doğru olur.
Ancak benim için önemli bir kırmızı çizgi var:
Gerek cezaevinden çıkan terör örgütü mensuplarının gerekse doğrudan dağdan gelen silahlı kadroların, siyasete girmelerini doğru bulmuyorum.
Çünkü terörle elde edilemeyen siyasi hedeflerin, silah bırakıldıktan sonra doğrudan siyasi güç olarak elde edilmesinin önünü açmak, terörle mücadelede ortaya konulan mücadelenin anlamını zayıflatır.
Yerel seçimlerde aday gösterilerek seçilmesi durumunda terör örgütü mensuplarına belediyeleri kendi elimizle teslim etmiş olmayacak mıyız?
Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, etnik kökenine bakılmaksızın, demokratik siyasetin bütün makamlarına aday olup seçilebilmektedir. Buradaki mesele Kürt kökenli vatandaşlarımızın siyasete katılması değil; terör örgütünün silahlı mücadelesinin siyasi bir kazanıma dönüştürülmesidir.
Üniter devlet yapısı tartışmanın dışında tutulmalı…
Eğitim dilinin ve resmî dilin Kürtçe olması veya Kürt kimliğinin anayasal düzen içerisinde farklı bir statüye kavuşturulması gibi taleplerin, Türkiye’nin üniter yapısını tartışmaya açacak bir sürecin önünü açabileceğini görüyorum.
Eğer üniter devlet yapımızın devamını istiyorsak, herkesin ortak kamusal alanda birbirini anlayabileceği bir resmî dilin varlığını korumamız gerekir.
Elbette insanlar evlerinde, aileleri içerisinde istedikleri dili konuşabilmelidir. Kendi kültürünü ve dilini yaşatmak başka bir şeydir; devletin ortak dilini ve üniter yapısını tartışmaya açmak başka bir şeydir.
Diğer taraftan vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan, etnik kökeni ne olursa olsun bütün vatandaşlarımızı Türk milletinin ayrılmaz bir parçası olarak görmek zorundayız.
“Barış” dedikleri, tek taraflı taviz anlamına gelmemeli!
Bu şartları kabul etmeyenlerin “barış”ı ve kardeşliği de kabul etmediğini düşünüyorum.
Terör örgütü mensuplarının fotoğraflarını sergileyerek onları anmak, terör örgütü mensupları için “şehit” sıfatını kullanmak, toplumun huzurunu ve özellikle terörle mücadelede bedel ödemiş insanların vicdanını yaralar.
Terörle mücadelede evladını kaybetmiş ailelerden bunu kabullenmelerini bekleyemezsiniz.
Teröristbaşından medet ummayı kabullenmemizi bekleyemezsiniz. Onun posterlerinin asılması bile PKK terör örgütü ve onun siyasi uzanımın samimi olmadıklarını göstermektedir.
Hele ki Türk bayrağına ve İstiklal Marşı’na sadakat gösterileceğine dair en küçük bir güvence dahi ortaya konulmuyorsa…
O zaman ortada yalnızca silah bırakma değil, zihniyet değişikliği konusunda da ciddi bir soru işareti var demektir.
İşte zaten o Sayın Altaylı da bunu gördüğü için bu sürecin başarılı olamayacağını yazısında bir öngörüsü olarak sunmaktadır.
Peki, alternatif planıma itirazınız var mı?
Benim ortaya koyduğum alternatif planın temelinde tek bir düşünce var:
Silah bırakanın topluma katılmasının önünü açmak başka, terörle elde edilemeyen hedeflerin silah bırakma karşılığında siyasi taviz olarak verilmesi başkadır.
Ben birincisine kapı açılabileceğini, ikincisinin ise Türkiye açısından ciddi riskler taşıdığını düşünüyorum.
Şimdi soruyorum:
Benim size sunduğum bu alternatif plana itirazınız var mı?
Eğer varsa, hangi maddesine ve neden itiraz ettiğinizi açıkça ortaya koyun.
Asıl sorulması gereken soru
Satırlarıma son verirken bir noktayı da hatırlatmak istiyorum. Hani yazımın başında belirtmiştim
Devlet Bahçeli’nin terör örgütü elebaşını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne davet ettiği o konuşmayı yaptığı günlerde;
PKK yurt içinde terör eylemi yapacak gücü kalmamıştı. Aynı zamanda dağa çıkışlar durmuştu. Yani örgüt artık personel temin edemiyordu.
En önemlisi, Türkiye’de bugün olduğu gibi “Kürt sorunu” adı altında yeni bir siyasi tartışma yoktu
Türkiye, bütün ekonomik ve sosyal sıkıntılarına rağmen kendi gündemiyle yoluna devam ediyordu?
Peki ne oldu?
Hangi gereklilik ortaya çıktı?
Hangi şartlar değişti?
Ve en önemlisi:
Devlet Bahçeli’yi terör örgütü elebaşına çağrı yapmaya götüren ihtiyaç neydi?
Asıl cevaplanması gereken soru belki de budur.
Çünkü terörün bitmesini elbette hepimiz isteriz.
Ancak terörün bitmesi ile terörün siyasi hedeflerinin kabul edilmesi aynı şey değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, terörsüz bir gelecek kadar; terörün bedelini ödemiş insanların adalet duygusunun da korunduğu, üniter devlet yapısının ve ortak vatandaşlık bilincinin güvence altında olduğu bir barıştır.
Silahların susması hedef olmalıdır. Fakat bunun bedeli, Türkiye’nin kendi geleceğini tartışmaya açmak olmamalıdır.
Terörist sayısı 50 rakamlarına indiği zaman bile bunun terörle mücadele kazanıldı olarak görülmemesi gerektiğini söyler ve şunu gerekçe gösterirdim:
PKK terör örgütünün uzanımı olan siyasi parti 20 yıl önce aldığı oy ile bugün aldığı oy hala aynıysa terör bitti rehavetine düşülmemesi gerekir.
Devletin atması gereken önemli adımlar var. En başta PKK’nın şehir yapılanması ile halkı zehirleyen propoganda faaliyetlerini durdurmalı.
6 yaşında polise askere taş atan çocuk yaptığı şeyin bilincinde değildir. Ona o eylemi yaptıran gücü kırmak gerekir.
Müteakiben terörden beslenen feodal yapıyı kırmak ve her bireyin eşit olduğu gerçek demokratik ortamın getirmek lazım.
Tabii ki bilinçli devlet adamlarının da atanması önemlidir.










