Yıldırım Koç yazdı…
DİKKAT SONDA ŞİİRLER VAR
Ben 75 yaşındayım ve ömrümün ancak son 20-25 yılında halkımıza ilişkin bazı genellemeler yapabilecek duruma gelebildim.
İnsanlarımız son derece uyanık, yalnızca veya öncelikle kısa vadeli çıkarları doğrultusunda hareket eden, son derece gerçekçi, sırtında yumurta küfesi taşıyan tedbirli insanlardır. Bu sıfatları çoğaltmak mümkün. Şeytana pabucu ters giydirecek kadar kurnaz çarıklı erkânıharplerdir. Adam kullanma konusunda da çok yeteneklidirler.
Tek tek böyle insanlardan oluşan halkımızın çok büyük bölümü de bu özellikle sahiptir. Kişilerin çoğu da, halkımızın büyük bölümü de, sizden yararlanmaları sona erdiğinde, anında size karşı tavır alırlar.
Diğer bir deyişle, halkımız ne kahramandır, ne de cahil ve aptal. Halkımızı yakından tanıma imkanı bulamamış veya anlayamamış insanların efsaneleri veya hakaretleri son derece yanlıştır.
Genellikle zannedilenin aksine, bizim milletin milliyetçiliği, “insanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir” biçiminde ifade edilebilir. Bugün milliyetçi kimliğin en yoğun olduğu bir kentte Almanya’da iyi bir ücretle çalışma imkanı olduğunu söyleyin, bakalım başvuru sırası nerelere kadar uzanacak.
“Bizim insanımız garibanı veya yenileni destekler” diye bir efsane daha vardır. Bir sendikacı, niçin eylem yapmadığını sorduğumda, “ben ayakta duran yumruk atmam; başkası yumruk atıp yere çökertmişse, ben de yüklenirim” demişti. Bizim halkımız güçten ve güçlüden yanadır. Birilerinin gücünü yitirdiğini hissettiğinde de hiç tereddüt etmeden karşı tarafa geçer.
Bu topraklarda yaşamaktan ve bu milletin bir ferdi olmaktan son derece memnunum. Keyfini de çıkarıyorum. Ancak sevmediğim iki özelliğimiz var. Avrupa veya ABD’de biriyle kapışacaksanız, düello yaparsınız. Bizdeyse ona karşı pusu kurarsınız. Ayrıca, biriyle yarışma söz konusuysa, kapitalizmin geliştiği ülkelerde rakibinizden daha iyi olmaya çalışırsınız. Bizde ise rakibinize çelme takmanın yollarını ararsınız.
Bir de tembelliği uyanıklık zannedenlere kızıyorum. Bazı kadınlar, çocukları ne iş yaptığı sorulduğunda, “çok rahat, vallahi, söğüt gölgesinde yatıp paralarını alıyorlar” der. Bankamatik memurluğu veya işçiliği diye bir tanım da var. Bence “iyi iş”, insanın kendini geliştirebildiği ve geçimini sağlayabildiği iştir. Yatmak başka varlıklara özgüdür.
Bizim milletin “balık hafızalı” olduğu yolunda bir efsane de var. Bizim millet unutmaz; işine geldiği zaman unutmadığını gösterir. Herkes anasının gözüdür. Herkes her şeyi kafasının bir köşesine yazar, zamanı geldiğinde hatırlatır. Unutmuş gibi yapıyorlarsa, hangi hesapla böyle davrandıklarını anlamaya çalışmak gerekir.
Ben bir de yabancıların milletimizi tanımak amacıyla yaptıkları anketlere çok gülüyorum. 1960’lı yıllarda Amerikalı “barış gönüllüsü” adı altındaki istihbaratçıları ellerinde anket formlarıyla onbinlerce insanımızla görüşüp, halkımızın yapısını çözmeye çalıştı. Tabii ki çuvalladılar. Bizim uyanık insanımız, bir anketle karşılaştığında, hemen kafasında bin bir hesap yapar ve anketi yapanın duymak istediği yanıtları verir. Bizim milleti çözebilmek öyle zannedildiği gibi kolay değildir.
Halkımıza ilişkin bir efsane, “bir lokma bir hırka” anlayışıdır. Kim halkımızı böyle düşünürse yanlış yapar. Halkımız, özellikle son 30-40 yıllık dönemde tam bir gösteriş tüketiminin çarkına kapıldı. Ancak bu tavırla birlikte, halkımızın geleneksel sade ve mütevazı yaşama anlayışı büyük darbe yedi. İnsanlarımız komşusuna cep telefonuyla, arabasıyla, evindeki eşyalarla hava atmaya başladı. Bu tüketim çılgınlığını yapabilmek için de en kısa yoldan hızla zenginleşme hevesi yaygınlaştı. O zaman, “benim memurum işini bilir” anlayışı meşrulaştı, yolsuzluk olağanlaştı, çalma imkanı olup da çalmayana “salak” gözüyle bakılmaya başlandı. Ayrıca, kendini cin zannedenler, cinin de cininin olduğunu göz ardı ettiklerinden, bahis oyunlarında, kripto parada, sermaye piyasasında, vb. büyük paralar kaybetti. Çiftlikbank olayı güzel bir örnektir.
Bizim millet olağanüstü politizedir, dünyadaki gelişmeleri kulaktan dolma haberlerle izler; ancak her konuyu bildiğini düşünür ve genellikle uzman görüşlerine itibar etmez. Kitap okuma alışkanlığıysa gençler arasında bile çok azaldı. Ancak halkımızın çoğu, vahiy yoluyla, tüm ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlara çözüm önerebilir. Benim kuşağımda ekonomik sorunlar arttığında bulunan yaygın çözüm, “sallandıracaksın şu meydanda pahalı mal satanları, bak ekonomi nasıl düzelir” biçimindeydi. Rusya hakkında bırakın hiçbir kitabı, bir makale bile okumamış birinin, televizyon seyrederken, “Putin hata yaptı, Ukrayna konusunda şöyle hareket etmeliydi” dediğini duyabilirsiniz.
Halkımız bazen doğru gözlemler de yapar. Büyük bir bankanın Ankara’da şube müdürlüğünü yapan bir arkadaşım bir olay anlattı. Bir gün iktisat profesörü bir bey ile ev kadını eşi geliyorlar ve paralarını yatırma konusunda kendisiyle görüşüyorlar. Benim arkadaş bazı önerilerde bulunuyor. İktisat profesörü bey, uzun bir dünya ve Türkiye ekonomisi tahlili yaptıktan sonra, bir öneri geliştiriyor. Ev kadını eşi ise sezgilerine dayalı bir tercih bildiriyor. Ev kadını eşin dediklerini yapıyorlar ve kadıncağız haklı çıkıyor.
İşçilerde ve memurlarda çok üzüldüğüm bir durum da, yaşadıkları sorunları yeteneklerini kullanarak çözme konusunda bilgilenmeye yönelmemeleridir. Benim kuşağımda bu olanaklar yoktu. Şimdi hem eğitim düzeyi çok yükseldi, hem de sosyal medya ve internet aracılığıyla her türlü bilgiye erişmek mümkün. Tanıdığım işçilerin epeyce bir bölümü, futbol hastasıysa size tuttuğu takımın geçmişini, Altılı Ganyan tutkunuysa atların şeceresini, magazin meraklısıyla hangi ünlünün ne yaptığını ayrıntılı olarak anlatabilir. Ancak kendi hakları konusunda böyle bir duyarlılık veya merak yoktur. Şikayet etmekle yetinirler.
Benzer durum işçi ve memur eylemlerine katılmak konusunda da geçerlidir. Kendi ekmeği ve hakları için sendikasının düzenlediği yasal, meşru ve demokratik bir eyleme katılmaz. Ancak tuttuğu futbol takımının maçını kaçırmaz. Maç başka bir ildeyse bile oraya gider. Konser meraklıları için de aynı durum söz konusudur.
Aziz Nesin, halkımızın zeka düzeyine ilişkin son derece yanlış bir değerlendirme yapmıştı.
Nazım Hikmet ise, halkımızın eksikliklerini dile getirdikten sonra umutlarını özetlemişti.
Tommaso Campanella’nın (1568-1639) “Halk” şiiri müthiştir. Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiiri de müthiş bir gözlem bütünlüğüdür.
HALK
Halk dediğin değişken, kaba bir yaratık
Gücünü bilmez, katlanır sopalara ağır yüklere
Tutar burnundan çeker götürür onu
Bir silkinişte yere sereceği cılız bir çocuk
Korkar ondan, boyun eğer bütün heveslerine
Bilmez nasıl korkulduğunu kendinden
Efendileri uyutur onu afyonla,
Olacak şey mi? Kendi eliyle zincire vurur kendini
Bütün altınlarını verir de kırala
Bir tek altın için döğüşür, ölür.
Her şey onundur yerle gök arasında
Ama bilmez öyle olduğunu
Ve bunu kendine söyliyeni
Vurur yerden yere, öldürür.
KÖYLÜLERİ NİÇİN ÖLDÜRMELİYİZ
Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
On bir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokusu içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lutfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi bir tutkuları yoktur.
Gökyüzünü baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…
KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM.
Şükrü Erbaş










