Millet, ümmet olmaz

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

featured

“Türk milleti” deyimi, bir ümmeti değil bir milleti anlatır. Millet ve ümmet kavramları birbirinden farklıdır. “Millet”; ulus, kavim ve belirli tarihsel, dilsel, ekonomik ve kültürel değerleri sentezleyip ortaklaşa toplum zihniyeti ve pratiği yaratmış olan birliktir. Bu birliği oluşturan değerlerin toplamı kültür benzerliği hatta birliğidir. Kültürel birliği oluşturan kültür ögeleri arasında dil, tarih, bilim, sanat, edebiyat, ekonomi ve herhangi bir inanç sistemi ya da sistemleri bulunur. Dikkat edilirse “millet”, birden çok kültür öğeleri sayesinde oluşan yeknesak bir ulustur. Din ya da dinler bu öğelerden biridir; “ümmet” kavramında olduğu gibi, bir topluluğu ya da kavmi tek başına belirleyen yegâne unsur değildir. Çünkü milleti millet yapan unsurlara bakıldığında sanat, edebiyat, musiki, resim, heykeltıraşlık, dans, folklor, çeşitli görenek ve adetler, din faktörünü kendi başına belirleyici biricik etken olmaktan çıkarır. Bu ise, seküler bir toplum anlayışını zorunlu kılar. Başka türlü dersek, dinin tek başına etkin ve belirleyici olmadığı toplum, ümmet olmaz; millet olur. Millet, aşağıdan yukarıya; insan yaşamının tüm renkleri ve çeşitliliği ile reel fenomenlerden hareketle tanımlanır; inanç, bu reel fenomenlere göre şekil alır. Oysa “ümmet” kavramı, milletin tam tersi sürecin ürünü olarak ortaya çıkar; yukarıdan aşağıya”; metafizikten fiziğe doğru tepeden inme bir belirleyiciliğin ürünüdür. Reel insan yaşamı, insan-dışındaki kaynak ya da kaynakların gizemli ve kestirilemez soyut yönergelerine göre dikte edilir. Dikte eden kaynak, yaşamın içinde değil, üstündedir. İnsanların arasında değil, onları aşan ve hükmeden “manevi” bir güçtür. Bu güç görülüp bilinemediğinden, “seçilmiş kişi ya da kişiler”, “grup ya da gruplar” o “bilinmez” ve “akılla kavranamaz güç” adına hükümferma olurlar. Ümmet bu durumda, terimsel anlamı bakımından “aynı dine inanan” türdeş herkesi kapsar. Kapsam alanına giren bu “herkes”in, milletten daha yeknesak olduğu hayal edilir. Bu hayal nereden kaynaklanır?

Şuradan: Tek bir güç vardır. O gücün, bütün sistematiğini belirlediği bir din vardır. Sonra, bu dini, hedef kitle yaratmak üzere, onlara ulaştıracak elçi ya da elçiler vardır. Emir ve nizam, elçileri veya tabiileri ne denli çok olsa da o tek güce bağlı olarak şekillenir. Bütün bireyler, “herkes” içine dahil edilir. Bireyler herkes olmuştur. Herkes, bireylerin toplamıdır; sentezi değildir. Modern çağımızda Baudrillad’ın dediği gibi egemen olan hipergerçeklikte bireylerden nasıl söz edemez oldu isek, ümmet yapısında da bireylerden söz edilmez. Birey yoksa millet de yoktur. Millet, ümmetin aksine, bireylerin ve onların farklı görüşlerinin bir toplamı değil, sentezidir. Ümmet, toplama ve sayıya bakar; sayıya dahil olan her birey, “herkes”te hipergerçeğe dönüşür; reel bir varlık olmaktan uzaklaşır.

Ayrıntılara gelelim.

Ümmet kavramının anlam tarihçesine, kısaca bakalım.

Arapça “Emm” kökünden türeyen ümmet, “kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi” demektir. Tanıma bakıyoruz. Peygamber gönderilmiş bir kavim veya topluluk, ümmeti din-toplum ilişkisi bağlamında tanımlıyor. “Her canlı cinsi” diğer bir tanımı olarak, yalnız insan topluluklarını değil, her canlıyı kastediyor. Örneğin “kaplanlar ümmeti”, “balıklar ümmeti”, “falanca dinin ümmeti” …ya hepsini ya da sadece bir peygamber gönderilmiş insan topluluğunu içine alıyor. Yani ümmet denince akla, tanımı gereği, sadece “peygamber gönderilen bir insan topluluğu” değil, bütün canlılar ümmeti de geliyor. “Aynı dine inanma, aynı zamanda yaşama, aynı mekânda bulunma” gibi önemli unsurda toplanan gruplar olarak tanımlansa da[1], insan dışındaki canlılar topluluğu anlamını da içermektedir. Örneğin, hayvanlar ve cinler topluluğuna bazı ayetlerde “ümmet” denilmektedir.[2] Ümmet başka ayetlerde “din, inanç sistemi, yol” anlamlarını taşır.[3] Dahası ümmet, başka bir ayette Hz. İbrahim için kullanılır: “İbrahim, gerçekten Allah’a itaat eden, tevhit ehli, başlı başına bir ümmetti”.[4] Kelime bazı ayetlerde “zaman, süre, çağ” anlamına gelir.[5]

Şu hâlde ümmet;

  1. Bir peygamberin gönderildiği herhangi bir insan toplumu. Bu peygamberden kasıt, Arapça sözlüklerde yalnız Hz. Muhammed değildir. Başka din ya da dinlerdeki peygamberler de olabilir. Öyleyse, örneğin Yahudiler ve Hıristiyanlar da birer “ümmet”tir.
  2. Hayvanlar ve cinler topluluklarına ümmet denmektedir.
  3. Tek bir kişiye, Hz. İbrahim’e ümmet adı verilmektedir.
  4. Ümmet; zaman, süre, çağ anlamlarına gelmektedir.
  5. “Yol, inanç sitemi (herhangi bir inanç), din” demektir.

Bunun anlamı şudur: Ümmet kavramının yalnız dinsel ve özellikle İslam ümmetine işaret eden tek bir anlamı olduğu söylenemez.

Dahası var.

Zamanla İslam bilginleri “Hz. Muhammed’in İslam davetine uyan, onun bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiğini belirten ayetlere[6] dayanarak “ümmet” kavramını” İslam’a davet edilen insanlar” ve “daveti kabul eden insanlar” olarak tanımlayarak, Arapçadaki belirttiğimiz farklı anlamları yalnız “İslam ümmeti” şeklinde daraltmışlardır. “En hayırlı ümmet”[7] ve “ılımlı ümmet”[8] kavramlarının da Kur’an’da geçtiğini görüyoruz.

Hz. Muhammed’in bütün insanlara “müjdeci ve uyarıcı” olarak gönderildiğini belirten ayetler, bazı İslam bilginlerine göre “İslam ümmeti” şeklinde yorumlanmıştır. Kavramın dinselleşmesi, Kur’an ayetlerinden çok, İslam bilginlerinin yorumu ile meydana gelmiştir. Buna rağmen “en hayırlı ümmet” ve “ılımlı ümmet” ifadelerinin geçtiği ayetlere daha yakından baktığımızda, zımnen bütün insanlara ümmet denildiğini anlamamız zor değildir. Son iki ayete göre, birçok insan ümmetleri vardır; ama İslam’ın çağrısına kulak verenler, “en hayırlı ve ılımlı” olan ümmettir. Bu, şu demektir: İslam ümmeti dışında da “hayırlı” ve “ılımlı” ümmetler vardır; ne ki en ılımlı ve en hayırlı olanı İslam’ı kabul etmiş olan ümmettir.

Şu hâlde İslam’ın en temel kaynağı olan Kur’an, İslam dininden olsun olmasın, bütün insanları “ümmet” olarak görmekte ve tanımlamaktadır. Ancak “en hayırlı ve ılımlı olan” diye ayrı tuttuğu “İslam ümmeti”, bu ayrıcalığını, diğer “ümmetler”den ahlak, fazilet ve doğruluk bakımından üstün olmak için çabalamak koşuluyla hak ediyor demektir. Bununla birlikte, bu ayrıcalığı hak etmiş olsa da, İslam dininin dışında kalan diğer tüm insan toplulukları “ümmet” olmaktan çıkmıyor.[9]

Öyleyse, “ümmet” kavramı bütün bu anlam çeşitliliği, zenginliği ve farklılığına rağmen, bugün salt “Müslümanım” diyen insan toplumlarına ve kavimlerine özgü bir adlandırma olarak kullanılıyorsa, bu noktada bazı temel sorunlarla karşı karşıyayız demektir.

İlki; ümmet, tüm canlıları içerirken, sadece insan toplumu olarak daraltılmıştır.

İkincisi; ümmet, bütün insanlığı kastederken, sadece Müslümanları içerecek şekilde biraz daha daraltılmıştır.

Üçüncüsü; İslam ümmeti kavramı yoluyla “insanlık ümmeti”, Müslümanlar tarafından tamamen ötekileştirilmiştir. Bu ötekileştirme, her İslam ülkesinde daha yerelleşerek gittikçe küçülen, daralan ve sıkıştırılan dinsel grup ya da grupların tekelci inisiyatiflerine emanet edilmiştir. Başka bir deyişle; İslam ümmeti söylemi, genelde diğer tüm insanlık ailesini yani ümmetini ötekileştirirken, ulus devletlerde kendi vatandaşlarını hatta farklı düşünen dindaşlarını da yerel temelde ötekileştirmiş; düşmanlaştırmıştır.Bu gerçeklik, “İslamofobia”nın hortlamasını hızlandıran etmenler arasındadır. Bu düşmanlık yüzünden, yaşadığı ülkeye ve onun milli kültürüne karşı, “İslam ümmeti”- “Laik halk” ayrışmasını, siyasallaştırdıkları bu kavramla meşrulaştırmaya başlamışlardır. Kelime, saydığımız bütün anlamlarından soyutlanıp, “İslam ümmeti” tanımıyla evrensel temelde diğer insanları; bu ümmeti, “şeriatçı Müslüman” tanımıyla da daha daraltarak, ulusal kimliğe dayalı milleti ötekileştirmişlerdir. Böyle bir siyasal ümmetçilik, mensubu olduğu ulusun, daralttığı “ümmet”in dışında kaldığını düşündüğü bütün değerlerini karşısına almıştır. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ve ulusal değerlerin, ümmet tanımı dışına çıkarıldığı böyle bir yaklaşım, salt bir insan toplumuna ilişkin tanım sorununu, iman-küfür sınırlarına kadar getirip dayamıştır. Fransız İhtilâli’nden sonra Batı’da ortaya çıkan milliyetçilik ve ulus devlet anlayışının XIX. yüzyıldan itibaren Müslüman toplumları da etkilemesiyle sarsılan dayanışmacı ümmet fikri, ortak sorunların farkına varılması yanında bütünleşme akımlarının dünyada giderek güç kazanması sebebiyle XX. yüzyıl sonlarında tekrar canlanmıştır.[10] Oysa başından beri hem lügatlerde hem de ayetlerde ümmet kavramının bazen birbirine aykırı, bazen koşut ve bazen de bütünleyici anlamları olduğuna işaret etmiştik. Ümmet, artık 20. Yüzyılda Batı karşısında yenik düşen İslam dünyasının bir savunma refleksi olarak telaffuz edilmeye başlamıştır. Ancak bunun zararı, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’ne dokunmaktadır.

Millet ile ümmet, siyasallaştırılarak daraltılan gündemdeki anlamı hariç tutulursa birbiriyle sözlük anlamları açısından farklı olan; bununla birlikte mutlaka çatışması gerekmeyen iki kavram olsa da artık ok yaydan çıkmıştır. Medine Sözleşmesi’nin tarafları Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar dan oluşuyordu. Hepsine birden “ümmet” deniliyordu. Medine’yi dışarıdan gelen düşmanlara karşı birlikte savunacak; şehrin gelişmesi için iş birliği yapacak ve benzer temel amaçların gerçekleştirilmesinde ortak çaba harcayacaklardı. Ancak “ümmet” kavramının salt “Müslümanlar” topluluğundan başkası için geçerli olmadığı kanaati egemen olduktan sonra, primitif bir “millet” tanımını andıran bu sözleşme, tek taraflı olarak bozuldu. Bu barış ortamı, bu “ümmet” anlayışının egemen olmasından sonra bir daha gerçekleşmedi.

Ziya Gökalp, Cumhuriyetimizi oluşturan kurucu felsefenin ilk işaretlerini, toplum bilimsel araştırmalarının sonucu olarak, Türk toplumunu tanımlarken vermektedir. Çünkü en temel sorun, toplumun tanımlanmasıdır. Ümmet kavramında doğru bir toplum tanımı aranacak yerde, büsbütün ayrımlaşmayı körükleyen salt dinsel-siyasal bir anlam egemen hale gelmiştir.

Gökalp, toplumun birtakım zümreler halinde ortaya çıktığını belirtir. Toplum; kültürel bir zümre olarak görülürse, “Millet”; siyasi bir zümre olarak görülürse, “Devlet”; Ahlaki bir zümre olarak değerlendirilirse, “Vatan” diye adlandırılır. Hukuki bir noktadan bakılırsa “Halk” adını alır.[11]

Ümmette kültür birliği olmadığı için “Millet” değildir. Siyasi bir birliğin siyaset biliminin ilkelerine göre oluştuğuna ilişkin herhangi bir teori ve pratiği bulunmadığı için, “Devlet” kavramına yabancıdır. Ümmet, “Ahlaki” bir topluluktan ibaret değildir; çünkü ümmet kavramının İslam ümmeti dışında, insan, cin, hayvan, zaman, mekân, süre, tek kişi, bütün insanlar…gibi ayrışık, farklı ve çeşitli anlamlara gelmesi göz önüne alındığında, sadece insan toplumunu içermediğini, dolayısıyla diğerleri için bir “ahlaki”lik söz konusu olmadığını öğrendik. O halde ümmet, “ahlaki” olmadığı için yani bu sözcükten salt insan toplumu kast edilmediği için, “vatan”sızdır. 20. yüzyılda siyasal bir İslam birliği ve savunma hattını ifade etmek üzere kullanıldığı ve bütün Müslümanları birleştirecek en asgari koşullarda klasik hukukunu bile güncellemediğinden, ümmet, “hukuki” olmadığından, “Halk”ı da yoktur. Çünkü son anlamıyla ümmetin halkı yoktur; Hakk’ın ümmeti vardır. Hakk’ın ümmeti, halk değildir. Sadece “inananlar”dır. Oysa millet olmak için tüm fertlerinin aynı dine aynı şekilde inanması gerekmez.

Öyleyse, millet, ümmet değildir. Millet seküler, laik, kültürel, hukuki ve tarihsel bir kavramdır. Halkın talep ve reyleri, millette kolektif bir bilinç olarak somutlaşır. Oysa ümmette Tanrı adına ahkam kesenlerin reyleri ve emirleri geçerlidir. Ümmet için vatan yoktur. Vatan ümmet için ruy-i zemindir; bütün yeryüzüdür. Milletin vatanı vardır. Hukuku, tarihi ve kültürü vardır. Bireylerini, içten içe milli bir bilinci onu milli ülkülerde birleştirir. Vatanını, sadece üzerinde yaşadığı mekân olarak görmez. Onunla kaynaşmıştır. Oysa ümmet için vatan, inançtaki dalgalanmalara göre gah “Daru’l-İslam”, gah “Daru’l-Harp”tir. Milleti tanımaz. Miletlere özgü kültürel zenginliklere, yerel adet ve göreneklere “ümmet” adına savaş açar. Çünkü yaşama dair realiteleri yukarıdan gelen soyut emirlere uygun bulmaz. Allah adına siyasal erk ikamesi peşindedir. Ümmet, “adeta “Allah için birleşip topyekûn bir güçle O’na özgü yine beşerden menkul siyasi otorite ihdas eder. Oysa millet, otoritesini kendi sentezlediği ortak bilinçten ve bu bilincin hukuk ve siyasetle bedenlendiği devletten alır. Devlet, herhangi bir dinin ya da ilahın kurduğu siyasal toplumsal bir aygıt değildir. Milletin en örgütlü aygıtıdır. Yukarıdan değil, aşağıdan beslenir. Bunun için laiktir. Bireyler, milleti oluşturup taleplerini kolektif bir bilinçle devlet aygıtında sentezler. Birey, millet ve devlet baştan sona, sondan başa birbirini tamamlar. Araya, insan üstü bir otorite girmez. Zaten İslam dini Allah’ın siyasal bir otorite figürü yapılmasını kesinlikle onaylamaz.

Türkiye Cumhuriyeti, Türk Milletinin kurduğu bir devlettir. 84 milyon insanımızın tümü, Türk milleti diye adlandırılır. Millet ahlakidir çünkü vatan sahibidir. Türk Tarihi ve kültürü, Türk milletinin reel yaşamdan devşirdiği binlerce yıllık değerlerini ifade eder.

Türk milleti, dökme suyla ümmet yapılamaz. Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan kaçan binlerce insan, Suriye’den zorla kovulan milyonlarca Suriyeli, Afganistanlı, Pakistanlı, İranlı Türk milletinin demografik, tarihsel, kültürel ve sosyal birliğini tehdit etmektedir. Bunlar millet olabilseydi kendi vatanlarını vatan bilirlerdi. “Ümmet” olma sevdası, gerçekleşmediği gibi, millet olmalarına da imkân yoktur.

Türk milleti, değil ümmet, millet bile olamamışların hiçbir öğretisine muhtaç değildir.

 

[1] Bakara 2/13.

[2] Bkz. En’am 6/38; Araf 7/38.

[3] Bkz. Müminun 23/52.

[4] Nahl 16/120.

[5] Bkz. Hud 11/8, Yusuf 12/45.

[6] Bkz. Sebe 34/28, Araf 7/58; Enbiya 21/107.

[7] Bkz. Al-i İmran 3/110.

[8] Bakara 2/143.

[9] Geniş bilgi için bkz. www.islamansiklopedisi.org.tr/ümmet.

[10] www.islamansiklopedisi.org.tr/ümmet.

[11] Bkz. Ziya Gökalp, Küçük MecmuaI-III, I/199, Çeviriyazı: Şahin Filiz, Pankuş Yayınları, Ankara 2022.

Millet, ümmet olmaz

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

3 Yorum

  1. 1 hafta önce

    İki millet bir arada yaşamaz, yaşayamaz. Doğanın kanunudur bu. Milletler, bir araya getirilip bir çorba gibi yaşatılamaz; kaos ve çatışma gerçekleşir. Ümmet aldatmacasını destekleyenler, milletlerin çatışmasını isteyen kötü amaçlı düşmanlardır.

  2. 1 hafta önce

    Bilgilendiren yazınıza teşekkürler…

  3. 1 hafta önce

    millet milletliğini hatırlasa zaten akp diye birşey kalmaz ortada. mesel milletinin şuurunu yitirmesi amnezi yaşaması.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!