Milliyetçilik, vatanın suyunu, havası, toprağı ve insanını korumaktır

Hüseyin Vodinalı yazdı

Milliyetçilik, vatanın suyunu, havası, toprağı ve insanını korumaktır

Önce Suriyeliler geldi.

Geldikçe geldi, Türkiye’yi yönetenler sürekli kardeşimiz filan diye ağırladılar.

Sakallı IŞİDçi tipler lokantalarda yemek yeyip, Tayyip Erdoğan ödeyecek deyip kalkıp gittiler.

Bu sığınmacıların (mülteciler değil dikkatinizi çekerim) yedikleri önünde, yemedikleri ardındaydı.

Vergisiz algısız dükkan açtılar, hastanelerde ön sıradan bedava tedavi oldular, çocuk yaptılar, maaşa bağlandılar.

Okullara bedavadan sınavsız alındılar.

Sayıları 5 milyona dayandı.

Kilis’te çoğunluk oldular.

Büyük şehirlerde gettolaştılar, çeteler, mafyalar kurdular.

Suça karıştılar, adam dövdüler, gasp yaptılar, tecavüzlere karıştılar.

Türk Vatandaşları isyan etse ne gam, AKP iktidarı tüm devlet kurumlarıyla arkalarındaydı.

Çünkü onlar Suriye’de Türkiye adına savaşanlar ve aileleriydi.

Bayramlarda güle oynaya Suriye’deki evlerine gidiyorlar, ceplerine harçlıkları konuyor, kurbanlıkları ayarlanıyor.

Adamlar o kadar benimsedi ki memleketimizi, Hatay’a gelen Afganlara kızdılar, “Hatay’da Afgan istemiyoruz” diye protesto yaptılar.

Bu arada Afganlar da ellerini lollarını sallaya sallaya sınırlarımızdan giriyor, hepsi erkek ve genç göçmenler yurdun çeşitli yerlerine dağılıyor. Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıkları ise pek bir yorum yapmıyor. Pardon MSB “Kardeşimiz Afganlar” diye bir duyuru yapmıştı! Emanullah Han sonrası Afganlarla pek bir ilişkimiz yoktu ama neyse.

Şimdi Afganistan’a NATO ve ABD müttefiki olarak gitme durumu var. Ki yeni dengelere göre bu orada düşman olarak kabul edileceğimiz anlamına geliyor

Suriyelilere dönersek… 

AB ise bunlara biz bakalım, onlara göndermeyelim diye rüşvet parası gibi bir komisyon ödüyor.

Suriye’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı Başar Esad ise Türkiye’deki vatandaşlarına geri dönme çağrısı yapıyor.

Ama bizim hükümet hala Esad ile barışıp, bu mükemmel teklifi değerlendirme yoluna gitmiyor.

5 milyon Suriyeli, yüksek çoğalma hızları göz önüne alındığında Türkiye’nin demografisinin bozulması ve ülkede bir iç savaş tehlikesini içinde barındırıyor.

Prof. Ümit Özdağ bunun bir felaket olduğunu anlatıyor ama dinleyen yok ki.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile Suriyelilerin evine gitmesi gerektiğini söyleyince, “Irkçı faşistlikle” suçlanabiliyor.

Ancak Türk halkı gerçekten bunlardan bunaldı.

Ekonomi çok kötü, hukuk adalet yok, eğitim bozuk.

Üzerine bir de tarım ve iklim felaketi kapıda.

MİLLİYETÇİLİK VATANIN SUYUNU, HAVASINI, TOPRAĞINI VE İNSANINI KORUMAKTIR

Marmara’yı basan deniz salyası nereden çıktı?

Türkiye’nin damarları olan nehirlerimiz neden zehir akıyor?

En güzel dağlarımız, ormanlarımız neden altın madeni, taş ocağı oluyor?

Kanal İstanbul gibi bir çevre felaketi nasıl oluyor da çılgın proje diye yutturuluyor?

Karadeniz’in cennet köşeleri nasıl Araplara satılıp betona dönüştürülüyor?

Tarım ithalat yoluyla nasıl yok ediliyor?

Üvey evlat ilan edilen çiftçi, üretici toprağına nasıl yabancılaştırılıyor?

Dünyanın incisi Ege ve Akdeniz kıyılarımız kirliliğe, trollere, işgale ve betona nasıl teslim ediliyor?

Mavi Vatan sadece donanma ve savaş gemisi değildir, doğal yaşamın korunması, tüm halkımızın denizcileşmesi için sahillerden eşit ve bedava yararlanmasıdır aynı zamanda.

Tüm bu soruların failleri nasıl milliyetçi olabiliyor, nasıl dinden imandan, vatandan söz edebiliyor.

Bakınız İzmir’de Ahmet Piriştina’dan beri (bir zamanlar o kötü kokusuyla ünlü) körfez temizleniyor.

Körfeze akan lağım ve sanayi atıkları arıtmaya tabi tutuluyor.

Aziz Kocaoğlu ve şimdi de Tunç Soyer bunu başarıyla sürdürdü ve geliştirdi.

Soyer, İzmir Körfezi’ne sahip çıkarken yüzülebilen ve tutulan balıkları yenilebilen bir körfezi hedefledi.

Son aylarda İzmir kıyılarında balıkçılar çoğaldı. Hem sandallardan hem sahillerden balık tutuyorlar.

Demek ki bilinçli ahlaklı insanlar olunca iyi şeyler de olabiliyor.

Türkiye sadece siyasi açıdan bir felaketi de yaşamıyor.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği ülkemizi de fena halde vuruyor.

Zaten su zengini olmayan Türkiye, ciddi bir kuraklık ve sıcaklıkla karşı karşıya.

Yanlış tarım uygulamaları, suyun alabildiğine kullanıldığı plansız programsız tarım yöntemleri ciddi bir gıda krizini de içinde barındırıyor.

Tunç Soyer, bu tehlikeyi görüyor ve önlem almaya çalışıyor.

Herkesi uyarmaya ve uyandırmaya çabalıyor.

Daha önce 10 metreden çıkan su bugün 300 metreden çıkmıyor.

Konya başta tüm ülkede obruklar bu yüzden oluşuyor.

Sulu tarım yapılacak diye yer altı suları kurutuldu.

Yerli yersiz baraj ve göletler yüzünden doğal yaşam yok oluyor. Son Tuzgölü örneği ortada.

İklim değişimi o kadar vahim bir olgu ki, Almanya gibi bir ülkede bile sellerde yüzlerce kişi yaşamını yitiriyor.

Kuveyt’te geçtiğimiz günlerde 70 dereceye varan sıcaklık kaydedildi.

Aşırı sıcak kaynaklı orman yangınları, endüstriyel ve tarımsal kıyım ile birlikte her geçen gün dünyanın akciğerlerini yok ediyor.

ABD’nin amiral gemisi teknik üniversitesi Massachussets Institute of Technology (MIT) 1972’de insanlığın çevresel ve toplumsal zararları dikkate almadan sürekli ekonomik büyüme arayışının felakete yol açacağını belirten bir rapor yayınlamıştı.

Bu gidişatın 21. Yüzyılın ortalarında insanlığın çöküşüne yol açacağı tahmini ürkütücüydü.

Hollanda merkezli KPMG adlı danışmanlık şirketinin Sürdürülebilirlik ve Dinamik Sistem Analizi Lideri Gaya Herrington, MIT'nin iddialarını kanıtlamak için 1972'den itibaren dünyanın nasıl ilerlediğini gösteren bir simülasyon oluşturdu.

Herrington, nüfus, endüstriyel üretim ve kalıcı kirlilik gibi 10 temel değişkeni inceledi.

Mevcut iş modellerinin gelecek on yıl içinde ekonomik büyümede küresel bir düşüşe yol açacağını keşfetti.

Bununla birlikte, veriler daha da kasvetli bir geleceği ortaya çıkardı: Dünya 2040 yılına kadar tam bir toplumsal çöküş yaşayabilir.

Toplam bir toplumsal çöküş ise yaşam kalitesinde, gıda üretiminde, endüstriyel üretimde ve nihayetinde insan nüfusunda ani bir düşüş anlamına geliyor.

İşte Tunç Soyer, bu çöküş tehlikesini Türkiye’de en önce gören ve önlem almaya çalışan siyasetçi olarak öne çıkıyor.

Yoksulluk ve kuraklıkla mücadeleyi hedefleyen bir programı başlatan Soyer, önce suyu koruyor.

Su canavarı mısır silajı yerine saz çavdarı, gambilya gibi yerel - susuz yem bitkilerinden tutun, bu kurak iklime uygun küçükbaş hayvancılığın teşviki, su istemeyen atalık tohumlara kadar her alanda mücadele veriyor.

Tarım kesimini desteklemek için doğrudan alımlar, satış garantili programlar uyguluyor. Köyde insan kalmıyor yoksa bu gidişatla.

Mazotu, gübresi, yemi, suyu ve elektriği ile çöken çiftçi üretmezse, şehirlere yeni işsizler olarak akarsa nice olacak memleketin hali?

Hamaset edebiyatı yapan sağcı politikacılar, ABD’ye yanaşıp borçla değirmen döndürmenin, samanı buğdayı eti ithal etmenin sürdürülebilir bir şey olduğunu sanıyor ama yanılıyor.

Biliyorum Tunç Soyer’e kızan da vardır okuyucular arasında.

MHP ve AKP propagandaları ile HDP suçlamaları filan.

Ama, memleketinin suyuna, toprağına, insanına sahip çıkan var mı o hamaset tüccarları arasında?

Bakın millet bugün koronadan çok daha fazla kanserden ölüyor.

Neden acaba?

Yıllardır yediğimiz içtiğimiz her şeyde bolca bulunan, e -maddeleri, gdo, tarım ilaçları ve sulamaya karışan zehirli kimyasal kalıntılar yüzünden.

Tunç Soyer, Batı Anadolu’yu besleyen Gediz nehrinin kaynağından başlayan bir yolculuğa çıktı.

3 gün süren bu tura Kütahya’daki Murat dağından başladı.

Oradan tertemiz akan Gediz, İzmir Körfezi’ne zehirli bir halde ulaşıyordu.

Soyer Foça’da eski Gediz Ağzı’nda bir mitingle sona erdirdiği turu için şunları söyledi:

“Turgutlu (Manisa) Organize Sanayi Bölgesi tesislerinin atığını bırakın dere yatağına, sulama kanalına akıtıyor. Vatandaş bilmiyor ki, o meyve sebzeler zehirli suyla sulanıyor. Gördes’teki zehirli nikel madeni durdurulmalı. Türkiye’nin en büyük tatlı su rezervlerinden bir olan Gediz havzası, madenciliğe, kum ve taş ocaklarına kapatılmalı. Tüm arıtma tesisleri eksiksiz olarak işletilmeli. Katı atık sahaları rehabilite edilmeli. Tarımsal havza ölçeğinde ürün planlaması yapılmalı, su tüketmeyen ürünler teşvik edilmeli."

Tunç Soyer,burada önemli bir şey söyledi.

Kof siyaset, kuru laf salatası ve boş beleş polemikle beslenen kahvehane politikacılarına gönderme yaptı.

“Bu yaptığım şey, siyasetin ta kendisidir. Siyaset eğer hayatı dönüştürmekse, hayatı dönüştürmenin sanatıysa evet biz böyle yaparak bu hayatı değiştireceğiz. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, yalın ayak ölüme giderken bize cennet bir vatan bıraktılar. O cennet vatanın nehirleri pırıl pırıl akıyordu, gölleri pırıl pırıldı. Dağları meraları yemyeşildi. Biz bunları katlettik, yok ettik, zehirledik. Şimdi geriye dönüp onların mirasına, gelecek kuşakların geleceğine sahip çıkmamız gerekiyor. Siyasetse evet siyaseti böyle yapacağız. Çünkü milliyetçilik de budur, yurtseverlik de budur. Biz bu vatana sahip çıkacağız”.

Artık insanlar icraat bekliyor. Duyurulur. Vakit kalmadı.