Son pişmanlık

Yavuz Alogan yazdı...

Son pişmanlık

AKP’nin bir anlık gafletinden yararlanan CHP mükemmel bir şutla Yüce Meclis’e ilk ve muhtemelen son golünü attı. “Güvenlik Soruşturması” yasa teklifi rastlantı sonucu reddedildi. Büyük olay oldu. Muhalefet sıralarından alkışlar, sevinç çığlıkları yükseldi.

Meclis Başkanı Sayın Şentop yerinden fırladı, koşarak sahaya indi. Özgür Özel’in sözleriyle, “boncuk boncuk terlemişti.” Çok sinirliydi. “Seviyeyi düşürmek istemem ama bu işi çok daha iyi yapabileceğimi ifade etmek isterim” diyerek seviyeyi daha da düşürebileceğini ima etti. Sonra gözlerini belerterek, “Pişman ederim!” diye ekledi.

Soyadı “şen” ve “top” sözcüklerinden oluşan bir başkana bence bu sözler hiç yakışmadı.

Fakat “pişmanlık” sözcüğü bende çağrışım yarattı. Küçükken bu sözcükle sorunlarım olmuş, “pişman” sözcüğü zihnimde “pişmaniye” sözcüğüyle birleşmişti. Çocukluğumdan başlayarak İstanbul’a defalarca, önce Anadolu Ekspresi, daha sonra Mavi Tren’le gitmişliğim vardır. Tren İzmit’te durakladığında içeriye pişmaniye satıcıları dolardı. Küçükken, “Pişman olan mı pişmaniye yiyor,” yoksa “Pişmaniye yiyen mi pişman oluyor?” gibi çetin sorular gelirdi aklıma. Yıllar sonra “pişmaniye” sözcüğünün “pişmanlık”la alakası olmadığını, Farsça “yün yumağı”ndan (paşmine) türetildiğini öğrenecektim.

Şimdi bile “pişmanlık” sözcüğü bana pişmaniyeyi hatırlatır. Güzel bir tatlıdır. Üç parmağınızla tuttuğunuz şeker iplikleri ağzınızda erir. Tıpkı günümüzde “demokrasi” sözcüğünün ağızlarda eridiği gibi… Ülkede kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği varsa; sokakta mücadele eden örgütleriniz, mesela sendikalarınız, meslek odalarınız, dernekleriniz yoksa, “demokrasi” kavramının içi boştur. O artık ağzınızda eriyen pişmaniye gibidir. Damağınızdaki şeker tadıyla avunursunuz. Bütün kuvvetlerin ve yetkilerin tek bir noktada toplanmasına izin verdiğiniz için pişman olursunuz, “demokrasi”yi pişmaniye gibi ağzınızda çiğneyip durursunuz.

Neyse, konuyu uzatmayalım…

Çağrışım demişken…. Tekkede diz çöken sarıklı amiralin fotoğrafı da bende çağrışım yarattı. Bu yazının manşetindeki fotoğrafı hatırladım. Fotoğrafta Balkan Savaşı (1912-13) sırasında, muhtemelen Kumanova cephesinde Sırplara esir düşen bir Osmanlı subayını görüyoruz. Derin bir yeise kapılmış, utanç içinde yüzünü gizliyor. Arkasında Avrupalı gazeteciler, onu inceliyor, fotoğrafını çekiyorlar.

Subayın kimliği bilinmiyor. Çeşitli rivayetler var. Yüzbaşı kaputu giymiş “Deli” Fuat Paşa ya da Balkan Savaşı sırasında Batı Ordusu’na bağlı 7. Kolordu’nun Kurmay Başkanı “Çolak” Faik Paşa ya da ismi bilinmeyen bir yüzbaşı olabilir.

Fotoğraf  tarihimizde “facia” olarak adlandırılan Balkan Savaşı bozgununu anlatıyor. Elli gün içinde neredeyse bütün Rumeli elden çıkmış, Kırkkilise (Kırklareli) önünde   ordumuz feci bir yenilgiye uğramış, düşman Çatalca istihkâmlarına dayanmıştı.

Bozgunun sebeplerini araştıran tarihçiler tek bir yorumda birleşirler. Ordu içindeki siyasî gruplaşmaların emir-komuta birliğini bozması, tarikat tekkelerinin bütün ritüelleriyle birlikte askerî birliklere taşınması; en önemlisi, meslekten asker olmayan yaşlı paşaların sevkülceyş (strateji) konusundaki cehaletleri, birliklerin sevk ve idaresindeki yetersizlikleri.

Osmanlı ordusunda askerî eğitim görmemiş alaylı subaylar vardı. “Yedi Sekiz” Hasan Paşa (1831-1905) mesela… Askerlik şöyle dursun, okuma yazma bilmiyordu. II. Abdülhamit’i devirmek için revolverini çekmesiyle Çırağan Sarayı’na dalması bir olan Jöntürk Ali Suavi Bey’i kafasına sopayla vurarak öldürdüğü için Ferik (korgeneral) rütbesiyle ödüllendirilmiş, daha sonra Müşir (mareşal) olmuştu.

Bugün yaşadığımız bütün sorunların kökleri tarihin derinliklerindedir. Günümüzde, söz gelimi işletme lisansı yapmış bir genç, mülâkatı geçip birkaç ay kurs gördükten sonra, tarikat mensubu bir mürteci (irtica yanlısı) olup olmadığına bakılmaksızın subay olabiliyor. Tekkelerde diz çökmesi, bakanlarla arayı sıcak tutması hâlinde bir de bakmışsınız general, amiral olmuş, ordulara komuta ediyor.

Hürriyet Kahramanı Enver Paşa, Sadrazam Sait Halim Paşa’yı tehdit ederek zorla Harbiye Nezareti’nin başına geçip Başkumandan olduğu vakit (Aralık 1913) alaylı, eğitimsiz paşalar sorununu tek bir kılıç darbesiyle çözmüştür. İttihat ve Terakki Fırkası’nın partiye muhalif oldukları ve sürekli sorun çıkardıkları için ordudan atılmalarını istediği Mustafa Kemal, İsmet, Mahmut Kâmil ve Kerim Beyler gibi genç ve yetenekli kumandanların rütbesini yükseltmiş, askerî eğitimleri ve kabiliyetleri yetersiz olan   2000’e yakın subayı rütbelerine kıdemlerine bakmadan ordudan atmıştır.

Balkan faciasını bütün yönleriyle yaşayan Mustafa Kemal Cumhuriyet devrinde aynı çizgiyi sürdürmüş, dini siyasetten, orduyu da hem dinden hem de siyasetten ayırmıştır. 1924’te şöyle der: "Memleketin hayat-ı umumiyesinde orduyu siyasetten tecrid etmek umdesi, Cumhuriyetin daima nasb-ı nazar ettiği bir nokât-i esasiyedir [göz önünde tuttuğu esas ilkedir]. (...) Mukaddes ve lâhuti [ilâhi]olan itikadat ve vicdaniyatımızı muğlak ve mütelevvin [değişken] olan ve her türlü menfaat ve ihtirasata sahne-i tecelliyat olan siyasiyattan ve siyasetin bütün azviyatından [yalanlar, iftiralar] bir an evvel ve katiyen tahlis etmek [ayırmak] milletin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle diyanet-i İslâmiyenin maâliyatı [yüksek fikirleri, derin bilgileri] tecelli eder.”

Nitekim 3 Mart 1924'te çıkarılan bir yasayla o zamana kadar hükümette yer alan Genel Kurmay Başkanlığı siyasetin dışına çıkarılmış, ardından askerlerin görevleri devam ederken milletvekili olamayacaklarına dair yasa kabul edilmiştir. Böylece asker, siyasetçi ve din adamı belirgin sınırlarla birbirinden ayrılmış; caminin, kışlanın, meclisin ve mektebin birbirinden ayrı tutulan alanları yeniden tanımlanmıştır. Cumhuriyetin temel ilkesi olan laiklik 1937’de anayasaya girecektir.

Günümüzde laiklik ilkesi fiilen kaldırılmış, cami-kışla-meclis-mektep iç içe geçmiş; tarikatlar, cemaatler, tekkeler toplumun bütün gözeneklerine sızmış, yasama-yargı-yürütme Saray’a bağlanmıştır. Cumhuriyetin yerli yerine oturttuğu her şey son yirmi yıl içinde yerinden uğratılmış, Devrim Kanunları ihlal edilmiş, ilkeler çiğnenmiş, yok edilen kurumların yerinde tehlikeli bir boşluk açılmıştır.

Bunların hepsi kolayca düzeltilebilir. Pişman olursunuz, yaptığınız hataları düzeltirsiniz ya da başkaları gelip sizin hatalarınızı düzeltir. Fakat orduya siyasetin, tarikatın tekkenin bulaşması beka sorunudur; tehlikeli ve uğursuz etkileri uzun vadelidir, yaratacağı felaketlerin telafisi çok zordur.

Ne kadar bulaştığını bilemiyoruz elbette. Fakat iyice bulaşmış ve bulaşmaya da devam ediyorsa, çok yakın gelecekte bizi bekleyen yeni Balkan facialarından başka bir şey olamaz. Ordunun yapısı söz konusu olduğunda son pişmanlık fayda etmez. Bedeli çok ağır olur.

Bu güneşli Pazar gününü pandemi mahpusu olarak geçiren herkese akıl fikir ve zihin açıklığı, biraz da pişmanlık diliyorum. yalogan@gmail.com