Sonbahar düşünceleri

Sonbahar düşünceleri

“Efkârı umumiye” kavramını ilk kez 1950’li yılların sonunda işitmiş olmalıyım. Umumun, genelin fikirleri anlamına geliyor. Günümüzde buna “kamuoyu” diyoruz.

Evde muhtemelen şöyle konuşmalar geçiyordu:

“Efkârı umumiyeyi dikkate almıyorlar” ya da “Efkârı umumiye bu icraata aksülâmel (tepki) gösterir.”

Geçmişe baktığımız zaman, 1950’lerin sonunda hatırı sayılır bir kamuoyu olduğunu anlıyoruz. Her şeyden önce siyasî iktidar matbuata, yani basına diş geçiremiyor. Gazeteciler tutuklanıyor, dergiler kapatılıyor, sansür nedeniyle bazı sayfalar boş çıkıyor fakat güçlü bir direniş var. Üniversiteler öğretim üyeleri ve öğrencileriyle birlikte ayakta, asker göstericilere ateş açmayı reddediyor, iktidarın “kara cübbeliler” dediği yargıçlar yürüyor. Efkârı umumiye siyasî iktidarın icraatına aksülâmel gösteriyor, insanlar “hürriyet” istiyorlar.

Tabiî o zamanlar “medya” yok, matbuat var. Gazeteler holdinglerin uzantısı değil. Gazeteciler camdan çelikten yapılmış plazalara şifre tuşlayarak girmiyorlar. Önemli yazarı çanta dolusu dolarla satın almak ya da lüks hayatından ansızın kopararak kapının önüne koymak gibi şeyler söz konusu değil. Gazeteciler Rüzgârlı Sokak’ta çorba içerek karınlarını doyuruyorlar. Gazete patronları henüz burjuvalaşmamış, vicdanlarını ve cüzdanlarını siyasî iktidara teslim ederek şahsi menfaatlerini diktatörün ihtirasıyla tevhit etmemişler.

Neyse, uzatmayalım… Aslına bakılırsa 12 Mart darbe ortamında bile kamuoyu ayaktaydı. Fakat ne kadar ayaktaydı? 1961 Anayasası’nın üzerine “şal örtülmesi”ni önleyemeyecek fakat rejimin tamamen değişmesine de imkân vermeyecek kadar ayaktaydı.

Esas kırılma 12 Eylül darbesiyle oldu. Kırılmanın altyapısını 24 Ocak kararlarıyla döşemişlerdi. 1977’den sonra hızla tırmandırılan provokasyonlar, katliamlar ve çatışmalarla kamuoyunu yıldırmışlardı. Küresel sermayenin hizmetine giren “Takunyalılar” 1983 genel seçimlerinden sonra Devlet’i ele geçirmeye, hızla kadrolaşmaya başladılar.

Aslında bunlar bilinen hikâyeler… Hani adam, “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyesi anlatıldı” diyor ya, işte o hikâyenin kırılma noktası 12 Eylül’dür. Darbeyle birlikte Cumhuriyet Aydınlanması’ndan, modern toplum kurma idealinden, toplumsal kalkınma hedefinden, anlamı yıllar sonra açığa çıkan bir sapma oldu. Amerikan Conisi Türk askeriyesini kandırdı, onu uzun vadeli stratejik hedeflerine âlet etti. Yunanistan’ın NATO’ya dönmesini sağlayan Rogers Planı’nı da arada kabul ettiriverdiler. Bugünün iç ve dış sorunlar yumağından hangi ipliği çekip takip etsek 12 Eylül’e çıkarız.

Bizdeki askeriyenin konumu benzersizdir. Cumhuriyet, halkla bütünleşen altı Osmanlı paşasının önderliğinde silahlı mücadeleyle kuruldu. NATO’ya girdiğimiz 1952’den sonra askeriye üç konuda kararlılık gösterdi: komünizmle mücadele (Soğuk Savaş’ta taraf olmanın gereği), bölücülükle mücadele (toprak bütünlüğünü, üniter devleti savunmak için) ve laiklik karşıtı hareketlerle mücadele (Cumhuriyet’in Devrim Kanunları’na siyasî toplumun bağlı kalması için). Bu üç mücadele hedefi, Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) jeostratejik çıkarlarıyla örtüşüyor, en azından ona ters düşmüyordu. Bu yüzden sorun çıkmadı. Askeriye, laiklik karşıtı hareketleri ve bölücülüğü baskı altında tuttu, siyasî iktidarlar gericiliğe fazla taviz verdiklerinde onları hizaya soktu mesela; ve fakat komünizme karşı, memleketin bütün entelektüel potansiyelini siyaset alanının dışına süpürüp atacak, kökünü kurutacak kadar aşırı derecede azimli bir mücadele yürüttü. “Komünist” olduğu iddia edilen hareketlerin işçi sınıfıyla bağları zayıf, tarihsel ve toplumsal derinliği sığ olduğu için askeriye bu mücadelede hiç zorlanmadı. Sağcı iktidarların “komünist” kavramını Aydınlanma yanlısı her türlü ilerici düşünceyi kapsayacak şekilde genişletmesi de mücadelenin şiddetine ve pervasızlığına katkıda bulundu.

Fakat sonra devran döndü, düveli muazzama Duvar yıkıldıktan sonra (1991) dünyaya neoliberalizmle yeni bir şekil vermeye, zayıf ulus-devletleri etnik ve dinî temelde bölmeye, küçültmeye başladı. Sıra Türkiye’ye gelince NATO’ya bağlı askeriye bocaladı. Zaman zaman bölücülüğe göz yumdu (“Çözüm Süreci”); laiklik konusunda hukuka güvendi, zira Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar hâlâ ayaktaydı. Fakat 15 Temmuz darbe girişiminden sonra baş döndürücü bir hızla Saray’a teslim oldu; okulundan, sıhhiyesinden, yargısından emir-komuta sistemine kadar her şeyini ona teslim etti. Bu sürece askeriye içinden direnen yurtsever subaylar ülkenin nasıl bir felakete sürüklendiğini ancak tutuklandıklarında, tasfiye edildiklerinde anlayabildiler.

Askeriyenin bu durumu ister istemez kamuoyu diyebileceğimiz şeyin, daha doğrusu geçmiş dönemlerin kamuoyundan arta kalan kesimlerin de bocalamasına yol açtı. Önce, “aydın” denilen ve solcu gibi duran Atlantikçi liberallerin; daha sonra, “Avrasya” etiketi altında Rus jeopolitiğini savunanların Saray’a utanmazca yalakalık etmeleri, ondan nemalanmaya, hatta iktidarı onunla paylaşmaya heveslenmeleri de kamuoyunu şaşırtmış olabilir.

Günümüzün en tuhaf olaylarından biri ilerici kamuoyunun neredeyse bütünüyle internet medyasına ve sosyal medyaya taşınmış olmasıdır. Bu durumun iki önemli sakıncası oldu.

Birincisi, Saray’ın cüretini artırdı. Kamuoyu sokaklardan çekilip sanal âleme taşındığı için Saray artık “Kamuoyu ne der?” diye bir kaygı taşımıyor. Sosyal medyaya bakarak kamuoyunun ne dediğini görüyor, gücünü ve niyetini gayet güzel hesaplayabiliyor. İşler kötüye giderse internet medyasının şalterini indirip kamuoyunu “kapatmak” çok kolay (yavaşlatılmış karşıdevrimin ileriki aşamalarında bunu yapacak, göreceksiniz!).

İkinci sakınca ilerici kamuoyunun kendisiyle ilgili. Muhalif insanlar sosyal medyada “paylaşım” yaptıkça ve internet medyasında yazı döşendikçe kendilerini efkârı umumiye sanıp, sanal âlemde bir muhalefet oluşturduklarını, hatta mücadele ettiklerini düşünüyorlar ki bu çok büyük bir yanılsama… Sanal alemde her şeyi yapabilirsiniz ama örgütlenemezsiniz. Örgütlenebilmeniz için sokağa çıkmanız, sizin gibi düşünen yurttaşlarla yüz yüze, kol kola, omuz omuza olmanız gerekir. Sanal âleme sıkışmış bir kamuoyu böyle şeyler yapamaz.

Gerçek hayatın içinde ilerici kamuoyu artık görülmüyor ve duyulmuyor. Sanki yok! Maddesi olmayan bir ruh gibi sanal âlemde dolaşıyor. Barolar örneğinde olduğu gibi ancak kendisine dokunulduğunda boş yere feryat eden çok parçalı gruplar hâlinde sürekli şikâyet ederek hareketsiz duruyor. Kendiliğinden bir halk hareketi olsa, “Ahan da Soros kitleleri harekete geçirdi!” diye feryat ederek sopayı kaptığı gibi yeni kurulan Takviye Kuvvet Birliği’nin saflarına katılacak ilerici yurtseverler bile var.

Muhalif siyasî partiler Saray’ın seçimleri kaybederse sessizce çekileceğini sanıyorlar, düşük profil vererek AKP’lilerin yirmi yıldır iştahla yedikleri pastanın başına çökecekleri o kutsal demokrasi festivalini bekliyorlar. Muhalefetin tavırlarında insanı güldüren, aymazlıkla karışık bir çaresizlik, bir tür sakarlık var. Bütün mekanizmaları dikkatle denetleyen Saray, seçimlerde Lukaşenko gibi yüzde 80, hatta yüzde yüz oy alırsa hiç şaşırmam.

Siyasî partilerde bir idrak sorunu da var. Saray rejiminin niteliğini görüyorlar fakat farklı bir sorumluluğu gerektirdiği için gözlerinin gördüğünü zihinleri kabullenemiyormuş gibi davranıyorlar. Atlantik ötesindeki Büyük Birader’in tanzim ettiği siyaset masasında sessizce oturup sahneye itilecekleri ânı bekliyorlar. Bu arada Biden, Nevyork’ta kanat çırpıyor, siyasî toplumda fırtınalar kopuyor. Rand Raporu’nda övülen siyasî şahsiyetlerin bu CIA belgesini gizli bir sevinçle okudukları şüphe götürmez.

Aslında her şey müstehcen denecek kadar açık. Ortalama zekâ seviyesinde bir insanın Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla birlikte Saray’ın vites değiştirdiğini, 2023 hedeflerini öne çektiğini, ülkeyi dönüşü olmayan bir yola sokmaya azmettiğini, Büyük Kalkışma’yı başlattığını, iktidarda kalmak için savaş dâhil her şeyi göze aldığını anlamaması mümkün mü? Saray’ın tarikatlardan, cemaatlerden, vakıflardan oluşan kendi kamuoyunu fazla öne çıkarmadan, mesela oralardan yükselen “hilafet” ve “şeriat” taleplerini sessizce yatıştırarak; bu arada tarihî simgelerle sorumsuzca oynayarak, Cumhuriyet’i kuranlara lanet okuduktan hemen sonra “başkumandanın ruhu şâd olsun” diye konuşarak taktik düzeyde manevra yaptığını, yarattığı etkiye gösterilen her tepkiyi yatıştırdıktan sonra bir üst evreye geçtiğini, bu arada stratejik çizgisinden asla sapmadığını anlamak çok mu zor?

II. Dünya Savaşı sırasında Churchill, Alman halkını kastederek şöyle demiş: “Her toplum layık olduğu rejimle yönetilir.” Şöyle de diyebilirdi: hangi rejime layık olduğunuzu tek bir adamın belirlemesine izin verirseniz, başınıza gelecekleri peşinen kabul etmiş olursunuz.

yalogan@gmail.com