Temizlikten kim korkar?

Gülümser Heper yazdı...

Temizlikten kim korkar?

 Ümit Özdağ partisindeki siyaseti temizlemek için canhıraş uğraşırken öncelikle düştüğü yalnızlığı, ardından da adım adım linç edilişini izlerken geçmişte birebir yaşadığım eski bir hikâye gözümde canlanıyor.

Çok yıllar önce Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bir şehirden şimdilerde adını unuttuğum tuhaf bir adam gelirdi. Toplumsal projelerde rol üstlenen, kendisini iyiliğe, güzelliğe, yardımlaşmaya adamış garip bir adamdı. Her geldiğinde sokaktan bulduğu hasta bir adamı yanında getirir, onun derdiyle dertlenir, acılarıyla ıstırap çeker ve her ne pahasına olursa olsun adamı tedavi ettirmeye çalışırdı. Yaptıklarının farkında olan bu adam her insan gibi tarafımdan önemsenmek ister, övgülerim ile gururlanır, yakaladığı her fırsatta tarafıma projelerini anlatır, sokaktan toplayıp hayata kazandırdığı insanların boy boy fotoğraflarını gösterirdi.

Yine bir gelişinde cebinden ufak bir albüm çıkardı. Albümün içerisinde Demirel’den Özal’a kadar çok sayıda siyasiyle birlikte kol boyun fotoğrafları yanında, projeleriyle topluma kazandırdığı çok sayıda insanın fotoğrafı vardı. Sıra albümün sonlarına doğru yerleştirdiği bir fotoğrafa geldiğinde tuhaf bir şekilde gözündeki ışık yavaşça sönüverdi; bakışları karardı.  Gösterdiği fotoğraf adeta Dostoyevski’nin hikâyelerinde karakter bulmuş sefil bir adamın fotoğrafıydı. Yüzümdeki ifadeleri de kollayarak “bak hocam bak” dedi. Fotoğrafta tıklım tıklım dolu bir çöp tenekesinin paslanmış demirden kabına sırtını yaslamış, üstü başı kir, pasak içinde, kırçıllaşmış pis sakalları dünyayı iplemezcesine göğsüne sere serpe uzanmış bir adam, elinde tuttuğu bir şişe şarabı tepesine dikiyordu. Fotoğrafın içindeki o sarsıcı sahne o kadar güçlüydü ki bende de fotoğrafın hikâyesini dinlemekte derin bir istek uyanmıştı. Elbette mutlu bir son bekliyordum. Kahramanımız, adamı özdeşleştiği o pislikten çıkarmış, yumuş, yıkamış, sarmalamış ve içinden bir insan çıkarmış olmalıydı. Aksini düşünemezdim. Merakla sordum. “Bunu da mı iyileştirdin yoksa?” dedim. “Hayır hocam iyileştiremedim!” dedi. Şaşırdım, “Peki ne oldu?” dedim. Gözlerini aşağıya devirerek ve başını aşağı yukarı sallayarak, “Öldü hocam!” dedi. “Peki nasıl oldu?” diye sordum. Kahramanım bilge adam, vurgulu sesine daha bir vurgu katarak uzun uzun anlattı. “Hocam” dedi, “ben bu adamı bu gördüğün çöplükten bu pislikten çıkardım, yudum, yıkadım, tıraş ettirdim, temizledim, pakladım karnını doyurdum, ama yine de adam öldü” dedi. “Peki niye öldü?” dedim. “Temizlikten hocam temizlikten” dedi. “Bünyesi temizliğe alışkın değilmiş meğer…”. Yıllar sonra bilge adamla tekrar karşılaştım. Bu kez yalnızdı. Ne eski neşesinden bir iz kalmıştı ne de gözleri parlıyordu. Ne oldu sana böyle dedim. Hocam dedi, kimse destek olmadı, ver ver sıfırı tükettim, karım bile delirdiğimi düşünüyordu, çocuklar hakeza öyle, bıraktım o işleri, bıraktığım anda ben de bittim, sefalet tuhaf bir şekilde bana da sirayet etti, şu albümler olmasa varlığımı bile sorgulayacağım.  

Eskiler kıssadan hisse derler. Düşünün bir kez. Koskoca bir ülkenin ortalama insan profilini, meziyetlerini, geleneklerini, inançlarını temsil edilebilecek bir parti kurmuşsunuz. Önünüzde millet için pırıl pırıl tertemiz bir gelecek iddiasını taşıma, insanlık ideallerini ete, kemiğe büründürme, ortalama insanın beklentilerine cevap verme şansınız var. Millet sizleri izliyor; her hareketinizi kolluyor; gülümsediğinizde umutlanıyor; masaya vurduğunuzda işte bu diyor. Velhasıl önünüzde pırıl pırıl bir gelecek; yönetme, çalışma, üretme, haz alma, tarihe iz bırakma, Allah razı olsun dedirtme şansı var. Millete kardeş olabilirsiniz, abla olabilirsiniz, hatta ana baba olabilirsiniz. Türkiye’nin siyasal dönüşümüne imza atabilir, adınızı tarihe yazdırabilirsiniz. Fakat ne mümkün? Bünye temizliğe alışkın değil. İlla kirlenecek ve millete kirinizi, pasağınızı sirayet ettireceksiniz. Temizlikten bahsedenlere ucube muamelesi yapacak, bünyeye yabancı şartlarda yaşamayı reddedeceksiniz..   

Ya bizler? Bizler de alışık düzenden yanayız. Tabiatta derin bir denge olduğunu biliyor, çomak sokmaktan korkuyoruz. Çöp tenekelerimize yaslanmış bir şekilde yaşıyor, yaşam alanlarımıza müdahil olan adamları ucube gibi görüyoruz. Herkese ve her şeye kendi tenekemizin manzarasından bakıyoruz. Mevcut şartlar içerisinde umumi efkâra yabancı bir fikre, söze, harekete hayretle bakıyoruz. Arada bir çöpleri almak için gelen arabanın ardından nasılsa dolacak diyerek kanaatimize sıkı sıkı sarılıyoruz. Öyle olduğunu gördükçe de kanaatlerimizi iyice pekiştiriyoruz.

Velhasıl içimizden bir adam çıktı ve Türk siyasetinin kirini, pasını gözlerimiz önüne serdi. Yerleşik değerlerimizi sarstı. Kirlenmeyi ve kirletmeyi reddetti. Alışkın olmadığımız bir durum. Siyasetin kirliliğinden bahseden bizler bakalım ne yapacağız? Her ne yapacaksak birlikte yapacağız ve bu yaptığımız şey bir domino etkisi yaratarak topluma sirayet edecek. Ya birlikte temizlenecek ya da bünyemizin alıştığı şartlarda yaşamaya devam ederek yıllar sonra varlığımızı sorgulayacağız…