Türk’ün Aristoteles’i, ‘dünyanın ikinci öğretmeni': Farabi

Türk’ün Aristoteles’i, ‘dünyanın ikinci öğretmeni': Farabi

Ortaçağ Latince metinlerde ve eserlerde “Alfarabius” ya da “Avennasar” diye bilinen meşhur Türk filozofu Farabi’nin tam adı, Ebu Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluk’tur. Farabi, İslam felsefesinin en güçlü filozoflarındandır. “İlk Muallim (öğretmen)” Aristoteles’den sonra, “İkinci Muallim” unvanıyla tanınmış; felsefe ve düşünce tarihinde bu unvanla anılmıştır. Ebu Yusuf Yakup b. İshak el-Kindi (795–870) “İlk Arap Filozof” olarak adlandırılırken Farabi de, ondan sonra, “İlk Türk Filozof” diye bilinmiştir. Farabi Maveraünnehr bölgesinde Farab ilinin Vesic köyünde yaklaşık (257/870) yılında dünyaya gelmiştir. Farabi öldüğünde seksen yaşlarında idi. Babasının bir Türk olduğu ve bir kumandan olarak görev yaptığı hususu kesin bir bilgi olarak elimizdedir.

9. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl Farabicilik çağı olarak anılmaktadır. İslam düşüncesinde aydınlanma çağına, Farabicilik Çağı ismini veren de Farabi’dir. Farabi çağı İslam düşüncesinde bir Türkün çağıdır. Yani Türklerin İslam düşüncesinde açmış oldukları bir çığırdır. Arap geleneklerinden uzak, İslam dinini daha evrensel, daha insancıl olarak algılayan Türkün imgeleminde ki bir hoşgörü dini olarak algılanan bir yorumuna rastlamaktayız. Farabi’nin yaptığı felsefe temelli bir dindir. Farabi İslam düşüncesi tarihinde ilk sistemci filozof olarak geçmektedir.

İslam dünyasının medeniyeti, çağdaşlığı, aydınlanmayı yakaladığı yüzyılın en önemli filozofu Farabi’dir. Platon ve Aristo’yu çok iyi bilen bir filozoftur. Hatta bu ikisini uzlaştıran, ikisinin de aynı düşündüğünü ileri süren eserleri vardır. Mantıktan, musikiye, edebiyattan, astronomiye ve fizik bilimine kadar her alanda Farabi’nin eserlerini görmekteyiz. Farabi’nin alt yapısını incelememiz gerekirse hemen ilk filozoflarımızdan Kindi’yi hatırlamamız gerekir. Kindi ilk olarak Yunan felsefesini dilsel, teolojik ve felsefi olarak ele alan ama bu arada ahiret inancı gibi, tanrıya olan inanç gibi temel inançlar konusunda Yunan felsefesinden ayrı düşen bir filozoftu. Dolayısıyla Kindi’nin başlatmış olduğu felsefe hareketini Farabi sistemleştirmiş, kurmuş ve günümüze kadar gelen bir İslam düşüncesi geleneğinin günümüze ulaştırılmasında büyük bir rol oynamıştır. Farabi’nin ders aldığı hocaların arasında Süryaniler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar bulunmaktadır. Yani her dinden dil hocasının, çeviri hocasının, farklı düşünce adamlarının Farabi’yi yetiştirdiğini görmekteyiz.

Farabi’nin bir diğer özelliği, kanun adlı musiki aletini icat etmesidir. Dikkat etmek gerekirse biz bir Müslüman filozoftan söz etmekteyiz ama 1100 yıl önceki bir Müslüman portresi bugünkü Müslüman portresi arasında çok büyük fark olduğunu görmekteyiz. Yani bir Müslüman düşünür müzikle, edebiyatla, sanatla, bilimle uğraşmaktadır. Her alanla ilgili ve her alanda uzman olabilen bir kimlikle karşı karşıya kalmaktayız. 1100 yıl önce sanatla, felsefeyle, müzikle barışık bir Müslüman kimliği vardı. Ne ki biz bu kimliği bugün kaybettik. Şimdilerde musikiye düşman, sanata, edebiyata mesafeli, sinemaya, tiyatroya soğuk bakan, hayata küsmüş bir Müslüman figürü, daha doğrusu bir “Müslümanlık mühendisliği” ortaya konmaktadır. . Bu bakımdan Farabi’yi incelerken bugüne kıyaslayarak düşünmemiz gerekmektedir.

Diğer taraftan Farabi’nin batıya çok büyük bir etkisi olmuştur. Bunlardan bir tanesi ontolojik kanıttır. Kısaca değinmemiz gerekirse; tanrının var olduğuna dair en önemli kanıt ontolojik kanıttır. Bunu ilk önce Farabi ortaya koymuştur. Daha sonra ontolojik kanıtı 1109’da Aziz Anselmus’un kullandığını, Hristiyanlığa uyguladığını görmekteyiz. 17. Yüzyıl’da modern felsefede de Kant’ın ontolojik kanıtı kullandığını görmekteyiz. Bu bize İslam düşünürlerinin Batıyı bizim sandığımızdan çok daha etkili bir şekilde yönlendirdiğini ve gerçekten Batı felsefesine, Batı’nın din anlayışına, hayatı yorumlamalarına İslam filozoflarının son derece etkili olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Farabi’nin bilimler arasında ayırım yaptığını görmekteyiz. Politika, hukuk, sanat, fıkıh, teoloji gibi konularda ilimleri sınıflandırdığına tanık oluyoruz.

Ne var ki 12.Yüzyıl’a doğru İslam dünyasında bilimler ‘dini bilimler’ ve ‘din dışı bilimler’ diye ayrılmaktaydı. Oysa Farabi dünyayı da bilimleri de ‘dini olan’- ‘dini olmayan’ diye ayırmamıştır. Bugün hala her şeyin dinisini aramak, dine uygun mu değil mi ona göre bakmak, hayatı parça parça etmek, bir anlamda hayata insanları küstürecek şekilde dini de parça parça etmek için uğraşılan bir anlayış mevcuttur. Tarihsel süreç içinde yaşamımızla, bizim iç huzurumuzla, ruhumuzla, bedenimizle barışacak bir din anlayışı pek nadirdir.

Farabi’nin en önemli eserlerinden biri “Erdemli Şehir” (el-Medinetü’l-Fazıla)’dir. Bu siyasetle ilgili eseridir. Fakat bu aynı zamanda varlık felsefesiyle de ilgilidir. İlginç bir başka nokta ise Farabi Tanrı’nın varlığından söz ederken Arapça yazdığı eserlerde, “Tanrı sadece belli bir dinin tanrısı değil, bütün evrenin, bütün varlıkların tanrısıdır ve bu kesin, mutlak varlık yadsınamaz, sınırsız, sonsuz bir varlıktır” demiştir. Buradan da ontolojik kanıtın yaratıldığını görmekteyiz. Ortaçağ Hıristiyan düşüncesini son derece etkilediğini görebiliriz.

Xenephones’in Antikçağda “herkes tanrıyı kendisine göre düşünüyor. Trakyalılar sarışın olduğu için tanrıyı kendileri gibi düşünürler ve derler ki tanrı sarışındır. Siyahîler tanrıyı siyahî gibi düşünür ve ona göre imlerler. Ve bu şekilde insanlar tanrıyı kendileri gibi düşünürler” demiştir. Xenophanes’in sözleri bugün İslam dünyasında da geçerlidir. Yani her cemaat ve tarikat kendisine göre bir tanrı tasavvuru kurmuşlardır. İşte tam tersine felsefenin egemen olduğu çağın en önemli filozofu Farabi kesinlikle Tanrı’yı hiçbir grubun, milletin, ırkın, bölgenin, dinin tanrısı olarak görmez, tam tersine, bütün insanların tanrısı olarak görmektedir. ‘Varlık nedir’ diye başlar ve bütün makaleleri genellikle bu şekilde devam eder. Tanrıyı, tanrısal varlığı tanımlarken Farabi, ‘öncesiz ve sonrasızdır. bölünmez, o salt akıldır’ der. Tanrının kendinden başka hiçbir amacı yoktur. Çünkü o kendini düşünür, düşüncenin ve aklın kendisidir. Yani, tanrı hiç kimsenin tanrısı değildir. Tanrı bütün varlıkların, var olanların, var olmayanların, geçicilerin, ruhların, bedenlerin her şeyin tanrısıdır. Dolayısıyla O kimseye göre yön değiştirmez. O olduğu gibidir. Var eder, egemen olur ve kendi yasalarını evrende uygular. Anımsayalım, bu düşünceyi ilk defa Stoalılar doğa için kullanmışlardır.

Stoalılar doğada rüzgâr, güneş, dağ, taş, iklimlerin değişmesi, doğum, ölüm vs. bunların hiç birisi ne iyi ne de kötüdür demişlerdir. Çünkü doğada var olan olgular, varlıklar bize göre iyi bize göre kötüdür. Biz ölüme kötü deriz, doğuma iyi deriz. Ama ne ölüm kötü, ne de doğum iyidir. Hepsi kendi başına doğal bir olaydır. Dolayısıyla biz bunlardan bir şey bekleyemeyiz. Bizi bağlayan yargılarımızdır, doğanın kendisi değildir, diye ifade etmişlerdir. İşte doğadaki sekülerlik, iyi-kötü yargılarından bağımsız bir şekilde varlığını sürdürür.

Hemen hemen Farabi de Stoalıların doğa anlayışına benzer tanrı anlayışı öne sürer. Yani Tanrı hiçbir tarikatın, cemaatin, bireyin tanrısı değildir. O kendi objektif, nesnel yasalarını koyar, doğa o yasalara göre işleyip gitmektedir. Bundan dolayı Farabi’ye göre Tanrı mutlak akıldır. Ve mutlak akıl olmasından dolayı da hiç kimseye uzak veya yakın değildir. Farabi’de bir evren hiyerarşisi vardır. Farabi, burada Yeni Plâtonculuğu örnek almaktadır. Yeni Plâtonculara göre bütün evren Mutlak Bir’den taşar, aynen güneş ışınlarının güneşten taştığı gibi. İşte Farabi de İslam inancında, her şeyin Tanrı’dan ‘on akıl’ vasıtasıyla taştığını söyleyerek bu geleneği devam ettirmektedir. Aslında bu Türk geleneğidir. Mutlak Varlık olan Tanrı’dan Faal Akıl’a kadar bütün akılların toplamı 10’dur.. Bunlar, beni yetiştiren değerli hocam Prof. Dr. Fahrettin Olguner’in deyimiyle, gök ağalarıdır. Türk kültüründeki bu Şamanist geleneğe uyan bir sınıflamadır. Demek ki kültürler ve inançlar, felsefi yorumlar, dine ait yorumlar bir yerde birleşmektedirler.

Emanasyon kuramı (Tüm varlıkların Tanrı’an taşması kuramı) Farabi yoluyla İslam dünyasına girmiştir. Bu da Yeni Platonculuk’tan gelmektedir. Yeni Platoncu sudür teorisi (yani emanasyon) doğrudan doğruya İbn-i Sina’da, Muhittin İbn-i Arabi’de, Mevlana’da, bazı Alevi Bektaşi dini yorumlarda da görülmektedir. Sudür teorisi belki Farabi’deki kadar sistemli değildir ama bu teorinin özellikle Anadolu’da çok farklı görüşlerde ve mezheplerde ortaya çıktığına tanık oluyoruz. İnsan, evrenin var oluş sıralamasında ay-altı evrenle yani bozulan evrenle ruhani alem ya da ruhlar evreni ve bedenler evreni arasındadır. Yani biz bedenimizle bu evrene aitiz, ruhumuzla da yukarı evrene aitiz.

Aslında en zor olan insanın durumudur. Biz ne ruhani ya da zihinsel bir varlığız ne de diğer canlılar gibi bendenden ibaret bir varlığız. İkisinin birleşimiyiz. İşte bundan dolayı da en problemli, en sorunlu varlık insandır. Yani beden yeryüzüne yönelirken ruh da yükselmesini istemektedir. Ruh ve beden çatışmasını tek bir varlıkta yaşayan insandır. Bu şu demektir 20. Yüzyıl’a geldiğimiz zaman psikiyatri ve psikolojiyle ilgili tartışmalarda özellikle üstünde durulan temel sorun insanın karmaşık bir varlık olduğudur. Yani o bir melek değildir, sıradan bir canlı da değildir. İkisinden biri olsaydı zaten insan sorunu çözülmüştü. İkisi birden olunca insan karmaşık ve anlaşılmaz bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Farabi burada insanın bir taraftan ruhsal bir taraftan da bedensel bir varlık olmakla sorunlu, karmaşık, müphem bir varlık olduğunu söylemektedir.

İnsan, hayvandan fazla; Tanrı’dan az bir varlık türüdür.

Farabi insan aklını üçe ayırır: Güç olarak akıl, pratik akıl, soyut genellemeler yapabilen, metafiziksel, akıl edilebilen şeyleri algılayan akıl. O, 18. Yüzyıl’da John Locke ve David Hume’a ilham vermiştir. John Locke ve David Hume Avrupa’da bilim ve teknolojinin en önemli arka planını hazırlayan deneyci filozoflardır. Bu iki filozofa göre, biz beş duyumuzla dışardan izlenimler elde ederiz. Ve bu izlenimler zihnimizde bir imajdır. Deneysel dünyada topladığımız bu imajları zihnimiz kavramlara böler, soyutlaştırır, sınıflandırır ve bunlardan genel yargılara doğru gider. Yani duyusal izlenimler genel soyut fikirlere doğru yükselir. İşte Farabi de potansiyel akıldan, pratik akla oradan da müstefat akıl dediği en yüksek akıl edilir duruma getirmeye en yüksek bilgi karşılığını vermektedir. Avrupa’daki filozofların hemen hepsi mutlaka İslam filozoflarından yararlanarak kendi felsefelerini geliştirmişlerdir.

İslam filozofları, Antikçağdaki filozoflar kadar felsefeyi bir sağaltım olarak görmektedirler. Felsefe Farabi’ye göre tam bir sağaltım aracıdır. Hatta mutluluğun kazanılması adını verdiği eserinde bir insanın mutluluğu nasıl elde edebileceğinin yollarını göstermiştir. Bu tamamen psikolojiyle ilgili bir eserdir. Yani felsefenin nihai amacı insanın mutlu olmasını sağlamaktır. Bu mutluluğu elde edebilmek için Farabi ‘Tahsilü’s-Saade’ (Mutluluğun Kazanılması) adlı eserinde uzun uzun yollar göstermektedir. Demek ki Farabi insanın sağaltımını ahlakla ve politikayla gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Erdemli şehirde şehir devletlerinden, halktan, halka göre rejim diyebileceğimiz belirli bir sıralamadan bahsetmektedir. Şehirleri ve yönetim biçimlerini birbirinden ayırmaktadır. Örneğin, halkı erdemli olmayan şehirlerde despotizm vardır. Halk ne ise yukarıya o yansır demek ister. Hukuksuzluk ve anarşiye yola açacak şekilde bireysel özgürlüğe odaklı demokrasi, başıboşluktur. Burada Farabi’nin liberalizmi siyasal anlamda iyileştirici görmediğini anlamaktayız.

Siyaset felsefesinde bir takım rejimlerden söz etmiştir ama onun asıl vurgulamak istediği şudur: Erdemli halklar erdemli siyasiler yaratır, erdemli topluluklar, onurlu ve şahsiyetli yöneticiler yaratırlar.