Yanıtlıyorum! Odatv satıldı mı?

Yanıtlıyorum!  Odatv satıldı mı?

Dünya yıkılsa on yıl boyunca Türk Tarihinin en karanlık işgal günlerinde ODA TV’de birlikte aynı cephede kahramanca kavga verdiğimiz Barışlar’ı Fethi’yi Sami’leri, nicesini unutmam mümkün değil. Üstelik en zor en imkânsız günlerde saldırıları bu dünya güzeli arkadaşlarımla hulohup (belde çevrilen çember) çevirir gibi bir neşeyle savuşturuyorduk. Ayakta kalan ve hatta alayına meydan okuyan tek basın organı olarak tarihe geçtik; bunlar mezarımıza kadar onurla taşıyacağımız mutlu günlerdi.

Sonra, belediye seçimi öncesi, bir ağrı girdi içimize, bir böbrek sancısı, bir diş ağrısından beter. Tabiatın ortasında kıvranan ilk insan gibi kalakaldım, derdimi ‘ağrımı’ kimseye anlatamıyorum, inilti, bağırtı, içimize bir ‘canavar mı’ girdi.

Ağrı, bedenin beyne yolladığı yolunda gitmeyen bir şey var, sinyalidir. Her insanın ağrısı kendine, her insan ağrıyı kendince tanımlar. Benimki feryat figan, çığlık çığlığa, veryansın: Veryansın TV böyle doğdu.

SEÇİM BAŞLAR BAŞLAMAZ NE OLDU?

Seçim startıyla birlikte ODA TV’ye ‘tekinsiz’ yüzlerce İmamoğlu haberi akmaya başladı? Editör kadrosuna güvenim sonsuz, her defasında haberlerin doğruluk değerlerini test edip tarafsızlıklarını korumuşlardır, hayranım arkadaşlarıma. Ancak İmamoğlu yolda yürüdü, İmamoğlu, pencereden baktı, gibi, İmamoğlu’nun her hareketinin ‘haber’ yapılmaya başlanmasıyla ODATV’de yazıp çizenlerin içine büyük bir ağrı girdi.

Cumhuriyetçi muhaliflerin böyle bir ağrısı yoktu, şen şakrak dalgamızı geçerek muhalif yazılarımızı yazıyorduk, bu ağrı, seçim startıyla ‘icat’ olundu. Sözcü, Halk TV, Cumhuriyet ve ODA TV aynı telden İmamoğlu haberlerini şartsız koşulsuz denetimsiz ve sanki ‘teslim olunmuş’ gibi vermeye başladı.

On yıl gibi süre ODA TV’de yazıp çizen Nihat Genç için bu ‘ağrı’ sadece ‘beyinde’ değil aynı zamanda bir ‘kalp’ ağrısıydı. Sevip okşayıp yere göre koyamadığımız ODA TV, bir yerlere mi (daha ağırını yazmaya dilim varmıyor) teslim olmuştu.

KİM BU MURAT ONGUN?

Bu olayı çözmek için zihnim şöyle bir muhakeme yürüttü, çok uzun zaman önce işsiz kalan ve aynı zamanda ODA TV’de de yazıları çıkan Murat Ongun, İmamoğlu’nun Beylikdüzü günlerinde danışmanı olmuştu. Murat Ongun ‘bizimkilerin’ dostu ve arkadaşıydı ve İmamoğlu’nun basın danışmanıydı.

İmamoğlu haberlerinin merkezi olsa olsa Murat Ongun olmalı, yani, İmamoğlu haberlerinin elekten ve testten ve eleştiriden ve editöryodan geçirilmeden ODA TV’ye saat başı dakika başı girmesine sebep başka ne olmalı, aklım almıyor.

Canınızın yanması çok şeyi kilitler, ünlü nörologlar, ağrı, düşüncenin kaynağını tıkar, der, ve ekler, ağrı aynı zamanda mutluluğun sıradan dalgalanmalarını yok eder, düşünce kaynağım tıkandı ve neşem gitti, uzunca süre yazamadım.

İmamoğlu haberleriyle ODA TV arasında neler döndü, bilemiyorum, ama çok tuhaf şeyler olduğunu kestirebiliyorum, ki, çok geçmeden bugünlerde ODA TV, İmamoğlu gibi ‘gaz’ kaçırmaya gözden güçten düşmeye başladı.

Ve ODA TV’ye on yıllarca karşılıksız destek veren yazarçizer kadrosu ODA TV’nin çok bozulduğunu içten içe huzursuzlukla utana sıkıla konuşmaya başladı.

Bu ağrı, masum bir ağrı değil, cumhuriyetçi muhalifleri ortadan ikiye bölen ve bir tarafını siyasi olarak ‘açılımcı’ çizgiye sokan büyük bir yarılma ve çok derin bir ağrı, sözde Kemalistleri gardıropçuları Atatürk posterciliği yapan siyasilerin maskesini düşüren bir ağrı.

ODATV BÖYLE BİR HABERİ NEDEN YAPTI?

Mesela, geçen hafta, ODA TV’de ODA TV’nin yön ve yörüngesinin tayininde kıstas olabilecek çok ağrılı bir haber gördük, Diyarbakırlı bir anne, Diyarbakır HDP binası önünde PKK’ya ‘oğlumu geri verin’ diye kendi başına bir eylem yapıyor.

ODA TV, devreye girdi ve PKK’ya yakın bir haber ajansına dayanarak acılı kadının eylemini manipüle eden bir haber yaptı. ODA TV, PKK’ya yakın kaynağa dayanarak, dedi ki, dağa kaçırıldığı söylenen çocuğu ailesi evlendirmek istiyormuş, evlenmemek için kaçtı.

Oysa bildiğimiz ODA TV, PKK’ya yakın kaynağa değil bilakis acılı anneye dayanarak haber yapabilmeliydi.

Yetmedi, Kaftancıoğlu’na güzelleme haberleri? Felaketimiz olan şey işin en acı tarafı ODA TV yaptığı bu manipüle haberlerin bilincinde olması.

Selam sabah yanıma yaklaşan dünkü gün birlikte çalıştığımız ne kadar arkadaş varsa artık çekinmeden yüzüme karşı ‘Nihat, ODA TV’ satıldı mı, demeye başladı, bu utanç duyulacak soru karşısında, verebildiğim cevap:

‘Hayır, bilmiyorum, editör kadrosuna toz kondurmam laf ettirmem, ancak şu kesin bilgi: ODA TV ruhen satıldı’.

ODATV’NİN İTTİFAKLARI

Bu kadar abartılı İmamoğlu haberi ve Sözcü, Cumhuriyet ve Halk TV ve yazarlarının bu kadar aleni ‘açılımcı’ beyanlarına ODA TV’nin sessiz kalması, görmezden gelmesi, şunu rahatlıkla gösteriyor:

ODA TV, yeni CHP, Cumhuriyet, Sözcü ve Halk TV’yle birlikte yeni bir YOL’A GİRMİŞLER.

Şimdiden söyleyeyim, çok ‘ağrılı’ bir yol’dur bu, bunca emeği bunca coşku ve heyecanı ve bunca birikimi kirletip tarihten silen doktoru tedavisi olmayan şifa diye üfürükçü hocalara İmamoğulların kapısına giderek ilacı bulunamayacak bir ‘ağrı’.

Ve zihnimizdeki ODA TV resmi birden bulandı, yıllar yılı çocuk gibi bir neşeyle dönüp dönüp bir daha baktığım ODA TV’de ne değişti ki, artık gözüme, sıska sakallı dişsiz duygusuz Yahudi tüccar Soloman karikatürleri gibi görünmeye başladı.

Oysa zulüm ve eziyet içinde yıllar yılı ODA TV çalışan ve yazarlarıyla altın gibi parlayan bir Cumhuriyet heykeli gibiydi. Bir seçim süreci bir derin sancı yüzlerce fütursuz İmamoğlu haberi ve manipülatip açılımcı körlüklerle, birden resim değişti, pırıl pırıl şekli imgesi ruhu bedeni ‘acılar’ içinde kıvranmaya başladı.

Artık ODA TV’nin ruhu tutsak!

Kafamızdaki ağır muhalif yük’ü neden ve ne uğruna kaldıramadı?

Boşlukta kalan çok derin çok soru var.

Ancak ağrı çeken insanlar, insanlar, ağrıyı hissettiklerinde veryansın eder.

Sevgili okuyucu, kendine muhalif diyen medyayı iyice analiz edin, numaradan ayılıp bayılanların ‘feryadı’nı kimse ciddiye almaz, “numara yapıyor puşt”, derler.

Numaradan sözüm ona ağrıyla ‘algı’ yaratabilirsiniz ama yalandan ağrıyı, ağıtlara, feryatlara, türkülere, şiirlere, sert metinlere sokamazsınız.

Ağrı düşüncenin kilit taşıdır.

Ağrısı acısı gerçek insanlar feryat figan veryansın eder ve derdin dermanın peşine düşer.

Ya da eline keskin bir bıçak alır ve ağrı çeken organın yarasını dağlayarak kesmek ister, yukarıdaki satırlarıyla Nihat Genç’in yaptığı gibi.

Sahiden ağrısı olan kardeşlerim, sahiden ülke ve toprak bütünlüğü ve hukuk derdi olan kardeşlerim, ağrımız dünden daha derin ve büyüktür.

Üstelik yalandan numaradan ağrısı olanlara toplum ‘deli’ der ‘artiz’ der ‘üçkağıtçı’ der ‘hesapçı’ der, bu ‘der’lerden kurtulamazsınız.

VERYANSIN TV NE YAPMAYACAK?

Ağrı hayatın bir ‘parçası’ bedenimizin sıkıntılı bir oyunu şakası değil, hayatın kökü’dür. Hepimiz, bizler ülkemiz çocuklarımız işkencesiz zulümsüz eziyetsiz mutlu rahat sakin günler yaşayalım diye siyasi ve sosyal ve bedensel ağrılara karşı tetikte ve her an nöbetindeyiz.

Istıraplarımızı dindirmek istiyorsak önce geçmişinden şaibelerinden bilmediğimiz tanımadığımız insanlara mezarından kalkmış Atatürk kutsamaları yapmayacak proje peluj oyuncakları önümüze lider olarak koymayacağız. Istıraplarımızı dindirmek istiyorsak, toprak bütünlüğümüzden ve egemenlik haklarımızı ciddiye almayan hiçbir basın yayın organı ve siyasete taviz ödün vermeyeceğiz. Istıraplarımızı dindirmek istiyorsak dün acımasızca ‘eleştirdiğimiz’ açılımcı etnik milliyetçilere bugün selam çakıp baştacı hiç yapmayacağız.

VERYANSIN TV ‘YILDIZIN PARLADIĞI AN’DIR

AKP’si CHP’si Davutoğlu’su Kuzey Suriye’si, FETÖ’sü, PKK’sı, Amerikası birbirine girmiş kör düğüm bir kavga.

Tozu dumana karışmış artık ‘görünmeyen’ bir vatan!

Bir an düşünün, bir an, memleketin üstünden hep birlikte beraber kaldırabilir miyiz birbirini gırtlaklayan bu kördüğüm kavgayı.

Yıldızın Parladığı Anlar’da Stefan Zweig, hayatımızın her anı ilham gelmez, her an her ağır yükü kaldıramayız, ancak, insanın kendi ve insanlığın kaderini değiştirebildiği, milyonlarca insan içinde sadece bir kaç kişi ve bütün zamanlar içinde sadece belli zamanlarda görülen ‘an’lar vardır.

Evet, Veryansın TV, Yıldızın Parladığı Anlar’dan bir an’dır, eksiğiyle gediğiyle sabır istiyor ve harika halini alacağı ağır yükleri taşıyacağı günleri sayıyor.

Evet, bir hayat boyu bir kavga verirsiniz ve gün gelir o kavganın ‘parladığı’ anların kor alevine cesur adımlarla girersiniz. Artık zihninizde yeterince kurulmuş yumuşacık hayaller sert gerçeklere doğru yoğunlaşır.

Şekspir’in bir sözü Yunus’un bir dizesi ya da Tac Mahal değil, dünyanın gerçek harikaları. Dünyanın gerçek harikası büyüklüğüne şiirlerin yetişemeyeceği önünü işkencelerin hapislerin ölümlerin kesemeyeceği insanın kendisidir.

Siyasetin kördüğümleşen, savaşının çaresizleştirdiği, miskinleştirdiği, hissizleştirdiği, savunmasız hale getirip ve sadece uzaktan ‘seyirci’ kıldığı, havasız, boğuk, basık, manzarasız, körleşmiş insan.

Kardeşlerim, bağımsız insanın muazzam kavgası aydınlanma fırtınası başkaldırıyla başlar.

Bu kördüğümün AKP’sine CHP’sine FETÖ’süne PKK’sına emperyalistine komplosuna bu kördüğümün çürüttüğü köpekleştirdiği müritlerine müdavimlerine şakşakçılarına karşı, içimizde gittikçe gün gün büyüyen bir başkaldırı yola çıktı geliyor.

ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KAYBEDEN KÖRDÜĞÜMÜN PARÇASI OLUR

Arkadaşlarımızın mezarları başında selviler de gördü, bizler, aşkı ve insanlığı ve acıyı, romanlarda okumadık, biz cumhuriyetçiler, başına buyruk kızgın özgür ve çıplak büyüdük.

Hayatlarında bir an cesareti denemeyen, özgürlüğünü kendini kaybeden insan, ancak ‘kördüğüm’ün bir parçası olur.

Kördüğüm’ün parçası olmuş, işte ruhunu satmış insanların her birini Veryansın TV’de tek tek atacağız Hainler Tepesi’nden. (Roma’da Capitol tepesi, zafer tepesidir, Tarpeinan Kayalığı hainlerin atıldığı yerdir.)

Bu ‘kördüğüm’ü besleyip gazlayanlar 2048 İsrail’in yüzüncü kuruluş yıl döneminde İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de etnik devletçiklerle Ortadoğu’nun göbeğinde İsrail İmparatorluğu’nu hazırlayan güçlerin oyunlarına kumpaslarına siyasi dizaynlarına sırf oy alabilmek uğruna gönüllüce gelen getirilenlerdir.

İlk iki güvercin karada yer bulamaz ve geri döner, Nuh’un gönderdiği üçüncü güvercin ise geri dönmez.

Üçüncü güvercin bir orman bulur, ancak, ormanda silah sesleri şimşekler bombalar, güvercin konacak yer bulamaz.

Stefan Zweig, güvercinin hâl konamadığı başımızın üstünde uçtuğunu söyler, ki, 1942’de uygarlıktan umudunu keser ve karısıyla birlikte intihar eder.

Kardeşlerim, hiç bir yazar bizleri Stefan Zweig kadar etkilemedi, henüz hayattayken dünyaca meşhur olmuş seri biyografi kitaplarının başlığı: Kendiyle Savaşanlar. Zweig bu seri kitaplarında büyük yazar ve şairleri ve felsefecileri anlatır, çünkü, Zweig’e göre bu yazarlar uygarlığın mimarlarıydı.

HUKUK KOMÜNİSTTİR

Cumhuriyetimizin mimarları da yazarlarıdır, işbirlikçiler ve şirketler ve dizayncılar değil.

İçinde yaşadığımız ‘kördüğüm’e bir daha bakın, meclisimizde medyamızda cumhuriyetçi, eğilmez bükülmez tavizsiz bağımsız tek bir yazar akademisyen felsefeci kaldı mı?

Kardeşlerim, unutmayın, ve hukuk, komünisttir, çünkü hukuk karşısında herkes eşittir, hukuk komünisttir, çünkü hukuk karşısında imtiyaz yoktur, çünkü kimse doğuştan asalet haklarına sahip değildir.

Herkesi hukuk önünde eşitleyen bağımsız yargınız, kaldı mı?

Bir ulusu yok etmek istiyorsanız, bağımsız yargısını gözümüzün önünde ‘talan’ ettiler.

Yeniden ordu yeniden devlet yeniden bağımsız hukuk, büyük yüke soyunmuş çok cesur ‘aydınların’ ‘akademisyenlerin’ önce ülke ağrılarını dindirecek ağrıdan daha büyük memleket sevgisine dürüstlüğe tarafsızlığa aşka ihtiyacımız var.

Yoksa hepimiz ‘kördüğüm’ olmuş siyaset içinde Babacan, Davutoğlu, Yeni CHP, “açılım”, FETÖ gürültüleri içinde helak oluyoruz, olmaktayız, ağrımız aşkımızdan büyük olamaz, fırsat vermeyeceğiz.

Bedeniyle ruhuyla, insan, tek başına bir iç savaş’tır, iç savaşını aşkla dindirmemiş, bu iç savaşı vermemiş insanlar ona buna kolayca satılır ve onun bunun adamı müridi olur, büyük bağlantılarıyla büyük bütçeleriyle büyük adamlar olduklarını sanırlar, ama, bu kadardır, saygı görmez coşku ve duygu oluşturamaz kıvılcım tutuşturacak güvenilirlikleri kalmaz.

DÜŞÜK ZEKALILARIN ELİNDE OYUNCAK OLURSUNUZ

Ve varlığı ve sonsuzluk karşısında iç savaş’ını verememiş insanlar kendini paraya pula o şirkete bu mahfile kolayca bağlar, hayatımızın kısa özeti tecrübesi:

İşte bu yazarlar büyük laflar eder ancak bu büyük ‘yük’lerin altına giremez, Zülfü Livaneli konserinde İmamoğlu sahneye davet edildiğinde kıyamet gibi alkışlarıyla asla vazgeçilmez cumhuriyet ve bağımsız ülke değerlerini o dakka satarlar.

Ve bu şarlatanlığa doymayarak döne döne haberlerini yaparken bulursunuz kendinizi, dört ay öncesine kadar hiç tanımadıkları şaibeli geçmişi olan bir adamı, doksan yıldır bu ülkenin sütunu olmuş kurtarıcı kahramanların önüne koyacak iltifatlar övgüler taçlar çelenkler kutsamalar tapınmalar şak şaklar yaparak kasıtla dizayn edilmiş kördüğüm siyasetin bir kör düğümü de siz olursunuz.

Ve siyaseti şöhret özenti ve kibirlerini satacak bir piyasa gibi gören düşük zekalı sanatçı ve yazarların elinde oyuncak olursunuz.

Eş cinsel kraliçe ve açılımcı ‘Kemalistler’

Sidik müzesi

Bu kadar karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz

Açılım yatağında sevişenler