Yaşam dinlerden daha büyüktür

Yaşam dinlerden daha büyüktür

Yaşam, dinlerin ölüm dolayımında yorumladığı geçici bir olgu, kısa bir hazırlık aşaması ve üstünkörü bir süreç olarak görülür. Dinler yaşamı iki şekilde önemsizleştirir: birincisi dinlerdeki ceza ve idare hukukunu düzenleyen kurallar ile muamelat dediğimiz, bireyin aile ve toplum ilişkilerini düzenleyen ilkelerdir. Bu kuralları ve ilkeleri dinler doğrudan kurmaz; hukuki, fıkhi, içtihadi yorumlar ve yargılar yaratarak oluştururlar. Başka bir deyişle, beslendikleri dini bu yolla yeniden yaratırlar. Kısaca dinin çevresinde oluşan bu ikinci din, kişinin dinin doğasına ulaşmasına engel olur; yaşamı ikincil dinin ön gördüğü ve belirlediği kadarıyla görür ve yaşar. İkincisi, dinlerin mistik karakteri ve mistik yaşam kurallarıdır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam mistik özellik taşır. İslam için bu karakter, tasavvuf geleneği adıyla bilinir. Bu hukuki ve mistik yorumlar, dinin tercümanı gibidir. Ancak kendi aralarında da sürekli çatışma içindedir. Kaynakladıkları dini, temsil etme rekabeti, iki tarafı birbirini küfür ile suçlamaya götürür. Aslında bu çatışma ve suçlama, iki temel egemenlik alanı üzerinde meydana gelen bir kavgadır: ilki dinin yerine geçmeyi daha çok hak ettiği iddiası, ikincisi de, yaşamı, sınırlandırma ve önemsizleştirme yarışıdır. Dinsel hukuk tarafı, yaşamı görünür olguları kısıtlayarak yaşamdaki eylem ve davranış çeşitliliğini azaltır; renklerini siyah ya da beyaza indirger. Giyim, kuşam, ibadet, yeme-içme, siyaset, devlet, adalet gibi olgusal ve görünür olanlar üzerinde paradoksal bir şekilde “ahrete endeksli “dünyevi cezalar” keser, cezası icat edilmemiş nevzuhur bir olgu varsa hemen yarattığı “ikinci din”den yeni cezalar uydurur ve bunu da Tanrı adına yaptığı yalanını söyler. Hiç mi olmadı? O zaman yaşamın karşısına ölümü koyar ve der ki: “Ölümü ve sonrasını düşün; ona göre davran. Gözüm üstünde!”

Mistik karakteri ise, yine yaşamı aynı içerikle ama farklı bir yöntemle önemsizleştirir. Yaşamın karşısına sürekli ölümü çıkarır. Yaşamı ölümle tehdit eder. Bu tehdidi, fıkıhçıların tersine, bedene değil, zihne ve ruha yönelerek gerçekleştirir. Korku ve tehdit, bedensel cezalarda değil, artık düşünce ve duygularımızın kılcal damarlarına kadar işlemiştir. “Evliyanın, şeyhin, mürşidin önünde ‘ölü yıkayıcının elinde ölü gibi’ olmayı telkin eder. Siz ölü gibi dururken herkes atı alıp değil Üsküdar’ı, dünyaları dolaşır. Tasavvuf geleneği, şeyhi diri, müridi ölü gibi görmeyi temel alır. Şeyh her türlü “bilgi”ye, “doğru inanca” ve hatta Tanrı’nın tanıklığı ayrıcalığına sahiptir”. İnsanlık, “şeyh ve diğerleri” olarak ikiye ayrılır.  Bu iki kategori dışındaysanız, iki tarafın da hedefisiniz demektir.

Mistik hareketler insana ve yaşama savaş açar. Yaşamı ölümün kölesine dönüştürür. Burada aslında alegorik bir durum vardır. Ölüm, bildiğimiz gibi, biyolojik yaşamın sona ermesi değildir. Demokles’in Kılıcı gibi Şeyh tarafından sürekli başımızın üstünde sallandırılır. Yaşamı avucunun içine alabilen şeyh, ölümü de denetimine alma gücüne sahiptir. İstediği zaman istediği kişiye ölümü gönderebilir; o yüzden yaşama dalıp ölüm tehdidini unutmak, şeyhi unutmaktır; Tanrı’yı unutmaktır. Şeyh’e uyanlar, şeyh sayesinde “ölüm köpeği”nin ne zaman dalayacağını bilirler. Hatta ölümden ve Tanrı’nın gazabından bile bu sayede emin olurlar. Şeyh, ölüm ve Tanrı korkusu kozlarını kullanarak bu dünyayı “tepe tepe yaşarken”, “diğerleri, inandırıldıkları ve emrolondukları gibi, kendilerinden başlayarakyaşama düşman kesilirler. Yaşamla bağları kopar. Yaşamla aralarına koydukları boşluğu, Şeyhler ve avenesi doldurur: Yaşam ve diğerlerinden arta kalan her türlü dünyasal zenginliğe konarlar.

İşte yüzyıllarca ölüm gösterilmiş;  Türk insanı acizliğe, miskinliğe, rezilliğe, ezilmeye, istismara, soyulmaya ve hatta tecavüze (badeleme diyorlar) razı edilmiştir. Yaşama düşmanlık, hayatı yaşanamaz hale getirmiştir.

Çünkü yaşam, inançlardan daha büyüktür.

Peki, bu durum, bilgi-inanç ilişkisi açısından nasıl yorumlanmalı?

Bilmek nedir? İnanmak nedir?

Bilgi, bütüncül bir sonuçtur. Bilen öznenin bilinen olarak konumlandırılmış herhangi bir şeye ilişkin düşüncesinin ifadesidir. Bilgiyi, kendi arasında deneysel, rasyonel, sezgisel ya da günlük bilgi olarak ayırsak da, bu ayrım ve sınıflamalarımız, bilginin kendi doğasından değil, elde edilen bilgiye bizim yaklaşım tarzımızdan kaynaklanır. Bilen özne olarak insan nasıl ki ruh-beden bütünlüğünden oluşuyorsa, elde ettiği bilgi de bu bütünlüğün yarattığı; bilmenin her açısının yansıtıldığı bütüncül bir sonuçtur. Örneğin deneysel denilen bir bilginin nereye kadarı deneysel, nereye kadarı rasyonel ya da günlük bir bilgidir? Ya da, dini denilen bir bilginin ne kadarı sezgisel, ne kadarı rasyonel ya da ne kadarı kurgusaldır? Tüm bu soruların yanıtı, bilgi çeşitleri ayrımında ortaya çıkıyor gibi görünse de esasen bütünlüğü içinde bilgi fenomeni tektir.

Bilgi türlerini ayırsak bile, bir bölümünü kullanıp kalan parçasını ayıklamayız. Günlük yaşamımızda bilginin en çok kullandığımız yanı, pratik, günlük, düzensiz dediğimiz yanıdır. Peki, acaba, bir gün içinde bilginin hangi yanı dışarıda bırakılabilir? Bıraktığımızı sanırız ama bir gün içinde bilginin tüm bütünselliğine ihtiyaç duyarız. Bilgi fenomeni değişmez ancak bizim ihtiyaç, dürtü, yönelim ya da pratik yarar kaygılarından dolayı, bu fenomeni görme açımız değişir. Başka bir deyişle, bilginin serüveni, süje-obje ilişkinin bir ürünü olarak son bulmaz, asıl bu ilişki, bilgi fenomeni ortaya çıktıktan sonra yoğunlaşır. Yani, bilgi sürekli yinelenen süje-obje ilişkisinin hiç bitmediğini gösterir. Bilgi fenomeni, bilenin değişen her yaklaşımına göre, farklı kategorilerle adlandırılır. Aslında bu kategoriler, yapaydır. Neden? Çünkü mitik-majik bir “bilgi”, son tasnifte “bilimsel” olmasa da, bilimsel bir bilginin ortaya çıkmasında vazgeçilemez bir aşamadır.

Evet, fenomen kavramı felsefe tarihinde çok farklı anlamlarda kullanılır. Ama özellikle Immanuel Kant (ö. 1804) ’la birlikte bu kavram yaygınlık kazanır ve onun literatüründe şöyle bir anlam kazanır: Fenomenler hem numenlerden hem de görünüşlerden ayrılır. Ama Kant’ın belirlediği bu ayırım onun düşünce yaşamı süreci boyunca köklü değişikliklere uğramıştır. Kant geleneksel olarak fenomenler kavramını, görünmeyen bir gücün dışsal göstergeleri olarak kullanır : “ Devinim yalnız, bedenin durumunun dışsal fenomenidir.” Edmund Husserl (ö. 1938)’in dilinde fenomen, varlıkta öze ulaşmamızı sağlayan yaşantılar, öznel deneyimler ve görüngülerdir. Biz bunlar sayesinde her varlığın özünü kavrayamaya çalışır. Bu çaba yöntem olarak fenomenolojiyi ortaya koyar.

Fenomen, her ne kadar Kant ile birlikte bilinmiş ve yaygınlaşmış ise de Antikçağ felsefesinde Herakleitos, Sofistler, Platon, Plotinos ve Kuşkucular tarafından “görünüş” olarak belirlenen kavramla da yakından ilgilidir.

Mitik demek, “ mit ve mitlerle ilgili” anlamına gelir. Söylence, mitos, efsane sözcükleri de mit yerine kullanılmaktadır. Peki mit nedir? İnsan toplumları arasında kuşaktan kuşağa geçerek yayılan, toplumların düş gücünün gelişmesine koşut olarak değişen ve aynı zamanda toplumsal düş gücünü değiştiren tanrılar, tanrıçalar, kozmogoni (evrenin oluşumu), kozmoloji (evrenin düzeni) ve teogoni (tanrıların yaratılması) ile ilgili imgesel, bir kurgusal anlatımdır.

Majik, “büyüsel”,” sihirle ilgili”  demektir.

Eğer ilahiyat açısından bakılıyorsa, en “bilimsel” bir bilgi bile, dini bilgi sınıfına dâhil edilebilir. Yani, bilgi fenomenine yaklaşım biçiminizi, bilginin belki doğasını değil ama kategorisini değiştirir. Bu değişiklik, bilgi fenomeninin kendi gerçekliğini, yani bütünsel doğasını etkilemez.

Bilgi, doğrudan düşünme disipliniyle elde edilir. Ancak düşünmek, bilgiyi salt ampirik, salt rasyonel ya da salt dini yapmaz. Bununla birlikte, bilgi fenomenini yapay olarak hangi nitelikle adlandırırsak adlandıralım, tüm bilgi çeşitlerinde mantıksal tutarlılık, disiplinli düşünme ve sözcük-şey ilişkisi aranır.

Bilmek ve inanmak, aynı öznenin eylemleriyle doğar, ama aynı özne tarafından farklı kategorilere ayrıştırılır. Bilgi ile inanç arasında geçişler kaçınılmaz olabilir. Bildiğimiz bir şeye inanabilir; inandığımız bir şeyi bilebiliriz. Bilgi ve bilgi nesnesi değişebilir, bu bilimsel bir süreçle somutlanır. Ancak inanç bilgi kadar kolay değişmez. İnancın değişmesi, bilginin değişmesine bağlıdır. Başka yönden söyleyecek olursak, bilgi, salt bir bilgiden (epistemeden) ibaret olamaz. Bilgi ile inanç arasındaki ayrımın da önceki yapay ayrımların sonucu olduğu görüşündeyim.  Bilginin doğası, bu ikisi arasında açık-seçik kategorik bir ayrıma izin vermez. Bu izni biz veriyoruz. Neden? Bilginin sınırlarını inançta sonlandıran deneyciler ile inancın sınırlarını bilgide sonlandıran ruhçular, bu iki fenomenin doğaları gereği birbiriyle asla ilişki içinde olamayacakları yargısına inanırlar. Her iki kesimin tavrı da sonuçta bir inansal tavırdır. Oysa hiçbir bilgi, belirli bir kısmı ya da parçasıyla salt bilgi ya da salt inanç değildir. Bilgiden inanca, inançtan bilgiye geçiş her zaman olasıdır.

İNANMAK MI BİLMEK Mİ?

Böyle bir tercihe zorlanmak, insan doğasının bütünselliğine aykırıdır. Yeni kitabım “Felsefi Sağaltım”da, insan varoluşunun bir bütün olarak ayrımlaşamaz doğası üzerinde dururken bu konuyu ele aldım. İnanan insan aynı zamanda bilir; bilen insan da aynı zamanda inanabilir. Ancak, inanç eyleminin de bilgi eyleminin de doğasında değişebilirlik gerçeğini barındırdığını akıldan çıkarmamalıdır. Çünkü her iki aktın da nesneleriyle kendileri arasında uyuşmazlık her zaman olasıdır.

Başka türlü söylersek, “Kitap masanın üstündedir” önermesi, deneysel yani sentetik bir önermedir. Ama kitap ile masa arasında deneysel bilgi ilişkisi kuran özne, bu ilişkinin sona erdiği an, önermesiyle, fenomenler arasındaki sentetik ilişkinin de sona erdiğini itiraf etmeli; bu olguya dair “bilgi”sinin değişebildiğinin ayırtına varmalıdır.

Aynı şekilde, “meleklerin olduğuna inanıyorum” diyen bir kimse, meleklerin var olduğuna dair bir kanaatle deneysel bir yargıya varamayacağını fark etmeli; yokluklarına ilişkin olgusal bir sonuca varabilirse, bu inanç önermesinin değişebileceğini düşünmelidir. Ne ki, inançta, sözcüklerle şeyler arasında kurarak ilerlediğimiz bir önermesel süreç yoktur. O takdirde, inanca dayalı olarak kurulan önermeler, deneysel-olgusal bir bilgi fenomenini temel alıyormuşçasına önerme kurmaktan vazgeçmek zorundadırlar. İnanç önermeleri, inanca ilişkin kanaatle kurulabilir, aksi halde, bilgiyi (epistemeyi) temel alınıp inanç önermesine ulaşılamaz. Diğer yandan, deneysel-olgusal önermeler, belki salt bilgi yaratırlar ancak önermesel sürece, inanç konularını içererek sentetik sonuçlar elde edemezler. Başka bir deyişle, “Tanrı’ya inanmıyorum, çünkü sentetik bir yargının konusu değildir” demek, çelişkidir. Neden? Çünkü inanmak ya da inanmamak, imancı tutum olmak bakımından birbirinden farksızdır. İnanmak için nasıl ki sentetik kanıtlara koşul değilse, inanmamak için de koşul değildir. İnanmak ve inanmamanın olgusal dayanaksızlığı birdir.

Salt bilimsel bilgiyi kullanmak, önünde sonunda bizi yapay zekâya götürecektir. Zaten yapay zekâyla ilgili çok hummalı ve elle tutulur bilimsel, teknik araştırmalar devam etmektedir. Ama bu süreç, çağımızın yapay insanının doğal insana egemenliği gibi bir sonuca doğru bizi sürüklemekte; bilimsel bilgi dışında kalan tüm bilgi yaklaşımları yadsınarak insan varoluşunun doğası da buna koşut olarak yadsınmakta, parçalanmaktadır. Dinsel bilgi de çağımızda en az bilimsel bilgi kadar cüretkârdır. Bilimsel bilginin modern çağlardaki üstünlüğünün yarattığı avantajdan yararlanmak isteyen dinsel bilgi, bilimsel bilgi gibi deneysel verilerden değil,  siyasal toplu durumdan  güç  alarak hakikati tıpkı bilimsel bilgi gibi kendi tekelinde tutmaya çalışmaktadır. Bu bakımdan ikisi benzeşir. Ama dinsel bilgi değişmeyi reddeder, çünkü kurduğu önerme ile o önermenin nesnesi, hep ruhani yorumların öznel kurgusuyla oluşturulur. Bu doğasıyla dinsel bilgi, bilgi vermez; o da tıpkı bilimsel bilgi gibi bir bütün olarak bilginin ayrımlaştırılamaz bütünselliğine yabancıdır. Dinsel bilgi, ancak herhangi bir dinin insanın kültürel yaşamında yarattığı etkilerin somut anlatımıyla gerçeklik düzeyini yansıtabilir. Yoksa salt metafiziksel önermeler olarak ikna edici olmaz.

Bir dine inanıp inanmamak, bireyseldir. Ancak bir dinin kültürel alanda yarattığı soyut-somut sonuçları incelemek, akademik bir sorundur ve doğal olarak kamusal nitelik taşır. Bence esas sorun, dine top yekûn bir inanç nesnesi olarak bakmakta düğümleniyor. Dinin yalnız bir yönü, inançla ilgilidir. Oysa büyük kısmı, insanın kendini Tanrı’nın diliyle tarihsel bir anlatımından oluşur. İkincisi, laikliği zorunlu kılar. İlki, bireyleri bağlar. Ayrıca din ve Tanrı’yı özdeş varlıklar olarak görmek doğru değildir. Mutlak, kusursuz, hiçbir şeye benzemeyen, her şeye egemen bir Tanrı inancını, tarihte hiçbir din doğru dürüst anlatabilmiş değildir. Bu anlatımı ancak bireyin kendi vicdanı gerçekleştirebilir.

YAŞAM İNANCI BELİRLER

Yaşamımızı inanç değerlerine göre değil, inanç değerlerini yaşamımızın doğal sürecine göre belirlersek, hayatta kalabiliriz. Örnek vereyim: İnanç öznel bir tutumdur. Özneldir çünkü nesnel olsaydı, aynı inanç nesnesi aynı dinde oldukları halde her bireye göre binlercesine farklılaşmış olmazdı. Bu farklılaşma, bireysel ve bireyler arası kaldığı sürece toplumsal yaşam, kendi seyri içinde sürer. Kamusallaştığında, her bir inançsal tutum, kendisini “en nesnel”, “en gerçek” ve “en doğru” bir inanç tutumu olarak diğerine dayatacaktır. Oysa bu “en”lerin hepsi de bilgi fenomeninin bir kısmına değil, bütünsel doğasına birden ait olan kavramlardır. “Rivayet”, mitoloji, efsane veya dedikodu sınıfındandır. Rivayetle gerçek yaşam, her zaman çatışır.

 Okul, “inanılan bilgi”yi değil, inanca da yer açabilecek “araştırılan bilgi”yi önceler. Nitekim Kant, “inanca yer açabilmek için bilgiyi yadsıdım” der. Her şeyden önce bilgi ile inanç birbirinin alternatifi ya da karşıtı değildir. Okullarda ya inanca ya da bilgiye odaklı bir eğitim-öğretim olması felsefi ve pedagojik açıdan doğru olmadığı gibi, insanın varoluş özelliği bakımından da yararlı olmaz. Evet, okuldaki bilgi bilim ürettiği kadar, insan doğasına uygun bir inanca da yer açabilecek o bütünlüklü doğasıyla kavranmalıdır.

Din, inanç öğeleri dışında ve büyük ölçüde kültürel alanla ilgilidir. Bu alan, yine insan bilimlerinin içinde değerlendirilmelidir. Öğretimi ise, öğretilenleri, o dini kültürün gerektirdiği inanca ikna etmekle değil, o inancı tanıtmakla sınırlı olmalıdır. Bu yöntem tüm dinler için geçerli olmalıdır. Bilimsel yöntem, tamamen olgucu, deneyci ve sentetik bilginin örgütlenmiş aşamasına ulaşmak için izlenir. Türkçemizde “bilimsel yöntem”, bu dar ve özel anlamıyla değil, son derece popüler anlamıyla kullanılmakta; pozitif bilim yöntemi, her alan için geçerli sayılmaktadır. Oysa pozitif bilim yöntemi, yalnızca olgusal ve deneysel alanlarla sınırlıdır. Bu sınırlar dışında kalan insan bilimlerinin (buna din bilimleri dahil) de kendine has bilimsel yöntemi vardır.

Din öğretimi, inandırmak ve ikna etmeye değil, söz konusu dinin kültürel özelliklerine odaklı olarak gerçekleştirilmelidir. Bu alanı bilmek kamusal olarak ilgili herkesin zorunluluğu olmakla birlikte, inanmak ya da inanmamak tamamen bireysel tercihlere bağlıdır. Dolayısıyla bilimsel bilgi bilim insanları, din bilimleri bilgisi de yine ilgili alanın bilim insanları veya uzmanları tarafından verilmelidir. Okullarda, hangi alan olursa olsun, önce inanmayı veya inanmamayı değil, bilmenin yöntemleri öğretilmelidir. Bu öğretimde din adamlarının değil, dinleri bilenlerin yeri olmalıdır. Öğreticinin, öğrettiği dine inanması ya da inanmaması değil, o dini bilmesi kamusal bir koşul ve zorunluluk olmalıdır.

Hiçbir din, yaşamın önüne geçecek bir formül üretmiş değildir. Yaşam, ölüme meydan okumaktır. Cehalete, ahlaksızlığa, durağanlığa ve adaletsizliğe rıza göstermemektir.

15 Temmuz Fetö darbesi, söylediklerimin hem özeti, hem de turnosoludur.