Ahmet Müfit
Ahmet Müfit
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. ‘Küresel ekonomi’ masalıyla aldatmak!

‘Küresel ekonomi’ masalıyla aldatmak!

featured

Ahmet Müfit yazdı…

Son dönemde, ekonomiye dair en fazla duyduğumuz şey, Hürmüz Boğazının kapanması bağlantılı olarak dile getirilen, savaşın acılarını dahi ikinci plana atacak şekilde ekranları dolduran, “küresel petrol ve doğalgaz piyasaları”, “arz güvenliği” ve “küresel ekonomi” diye başlayıp giden -benim bu yazının devamında “küresel ekonomi” diyerek tümünü kapsar şekilde kullanacağım- cümleler oldu.

Evet, her gün duyduğumuz, The Economics, Bloomberg gibi, küresel piyasanın/piyasacıların amiral gemisi, ideolojik, siyasi rehberi medya platformlarında üretilip, tüm toplumun hatta görünüşte neoliberal küreselleşmeci dünya düzenine muhalif siyasi yapılar ve yayın organlarının dahi ağzına, diline yapışan/yapıştırılan bu kavramlarla ifade edilen şey, dünya genelini kapsayan tek ve bütünleşik bir ekonomi olduğu.

Bu söylemle varılmak istenilen amaç ise onun iyi gitmesinin ayrımsız herkes ve her ülke için iyi, kötü gitmesinin ise ayrımsız herkes ve her ülke açısından kötü bir şey olduğu yani ayrımsız tüm ülkeler ve tüm insanların kader ortağı olduğu bir “ekonominin” var olduğuna inanılması, bu ekonominin toplumlardan, insanlardan, ülkelerden bağımsız “genel doğrularla” yönetilmesi gerektiği. Dolayısıyla ekonominin siyaset alanının dışına çıkarılması, ekonominin “paydaşlarla” yani sermayeyle/piyasayla ve piyasacıların katılımıyla -yönetişim- yürütülmesi gereken bir şey olduğu.

İnanmamız istenilen “genel geçer doğru” bu olunca, bu yazının konusu da, bu tanımlamaların, kavramlaştırmaların ardındaki ideolojik yönlendirme/saptırma doğal olarak.

Ne demek istediğimi doğru anlatmam için ilk sorulması gereken soru, “küresel” diye başlayan bu sözcüklerin, bu söylemi ortaya atan ve kabul etmemiz için zorlayanlar tarafından iddia edildiği gibi, biz sıradan fanileri, bizimki gibi emperyalist sistemin yancısı olmuş ülkeleri de kapsayıp kapsamadığı, eğer kapsıyorsa, bu yapı içerisinde bizim yerimiz ve ağırlığımızın ne olduğu. Bunun yolu ise Küresel petrol ve doğalgaz piyasaları, arz güvenliği ile küresel ekonomi denilerek, sanki hepimizin ortaklaştığı, eşit ortağı/parçası, yönlendiricisi olduğumuz bu şeylerin, gerçekte sahibinin, yönlendiricisinin kim olduğu sorusunu yanıtlamaktan geçiyor.

Soruyu biraz daha açalım. Hepimizin olan ya da eşitlikçi, herkes için eşit katılım/yönlendirme olanağı sağlayan ulusal/küresel siyasi mekanizmalar ya da ulusal ya da küresel ölçekte kamu mülkiyeti yolu ile hepimizin ortak söz sahibi olduğu, siyaseten yönlendirme olasılığımız olan bir şeyden/şeylerden mi, az sayıda birilerinin özel mülkiyetinde olup, tüm dünyayı bilişim ve finans şirketleri eliyle bir ağ gibi saran, onların kararlarıyla ve onların kontrolünde işleyen, bizim gibilerin -insan ya da ülke- yalnızca edilgen “tüketiciler” olduğu, karar mekanizmaları bizim dışımızda olan bir şeyden mi bahsediyoruz.

Bırakın Yugoslavya ve Afganistan işgaliyle başlatılan ve amacı dünyanın varlıklarına çökmek olan yeniden sömürgecilik dönemine dönme amaçlı çıkartılan savaşları, İran, Venezuela, Rusya ve Çin başta olmak üzere, sadece son on yılda dünya genelinde yaşananlar dahi sorunun cevabını net olarak ortaya koyuyor. Süreci yöneten finans ve teknoloji tekellerinin -Epstein Adası görüntüleriyle yakından tanıma fırsatı bulduğumuz bir kartelin- kazananı olduğu, kendi ülkeleri halkları da dahil olmak üzere, kendi dışlarında kalan dünyanın tüm insanlarıyla birlikte yoksullaştırma, mülksüzleştirme ve bu yolla köleleştirme operasyonlarının hedefi olduğu, ulus devletlerin, ulusal siyasetin bu kartelin kontrolünde edilgen öznelere dönüştüğü, tüm biyolojik ve öznel verilerimize el konularak her an izlendiğimiz bir distopyanın içerisinde yaşıyoruz uzun samandır.

Bu gidiş, özellikle 2007-2008 krizi sonrasında, krizin doğrudan vurduğu ABD ve bazı AB ülkelerinde çokça tartışılıp, Wall Street’i işgal et gibi toplumsal eylemlerle protesto edilse de maalesef gerçek bir siyasi sonuca -ABD ve genel olarak Batı ülkelerinde gerçek anlamda sistem muhalifi siyasi yapı kalmadığı için- ulaşması mümkün olmadı. Demek istediğim şey ister ABD ya da AB üyesi ülke vatandaşı olun, ister Türk ya da Pakistan vatandaşı olun eğer bu küresel ağın etken parçası yani küresel sermaye ve teknoloji sistemini kontrol eden azınlığın parçası değilseniz, kendinizin küresel ekonomi adı altında yutturulan bu işgal planının kaybedenleri tarafında olduğunuzu kabul etmeniz gerekiyor. Bizim gibi ülkelerdeki sözde büyük sermayenin de bu ağın sadece yancısı, taşeronu olduğunu da ilave edelim.

Küresel ekonomi” kavramını her fırsatta kullanan, ekonomi ve siyasi pozisyonlarını bu kavrama referansla belirleyip, sanki hepimizin ortak sahibi olduğu ve ortak geleceğimiz için var olan bir şeyden bahsedercesine kavrama sahip çıkan kozmopolit çoğunluğun varsayımı ise günümüz dünyasında “tam” yani ekonomik ve siyasi bağımsızlık diye bir şey olamayacağı. Yapılması gerekenin, Özal-Evren Darbesiyle başlayan süreçte yapmaya çalıştığımız gibi, bu kaçınılmaz sürecin parçası olmaya çalışmak olduğu. Bahsetmedikleri şey ise “Küresel ekonomi” yalanının gerçekmiş gibi algılanmasının, sürekli büyüme zorunluluğu yani sermaye piyasalarında aşırı para üretimi ve bu parayla (borçla) finanse edilen aşırı tüketim yani finansal balonlar ve çevrenin hunharca kullanımını ve hunharca kullanımın ve mülkiyetin yüzde 1’in elinde olacak şekilde hızla merkezileştirilmesini gerektiriyor olması.

Bu büyük yalanı ya da manipülasyonu, geniş kesimler açısından yutulur hale getirmek için kullanılan, birbiriyle doğrudan ilişkili iki temel kavram ya da manivela, “karşılıklı bağımlılık ve “sürdürülebilirlik”.

“Karşılıklı bağımlılık” kavramının, yaygın olarak ifade edilen gerekçesi, ekonominin, iletişimin ulaştığı bu noktada, dünyanın küresel bir köy haline geldiği ve bunun sonucu olarak ekonomik, sosyal ve kültürel olarak bağımsızlıkçı anlayışların yerini karşılıklı bağımlılıkların alması gerektirdiği, hatta özellikle çevre -küresel ısınma- gibi tüm dünyayı ilgilendiren, çözümün de küresel olmasını gerektiren konularla ilgili olarak zorunlu kıldığı.

Tek taraflı değil, iki taraflı olan bu bağımlılığın kurallarının ise “uluslararası sistem içerisinde” belirlendiği ve bu yüzden de sisteme “kurallara dayalı uluslararası sistem” adı verildiği. Söylenmeyen ise bu kuralların küresel ekonominin/ticaretin büyük kısmını kontrol eden ve kendilerine G7 adını veren, ABD -George Friedman, bunu “ABD imparatorluk projesi” olarak adlandırıyor- liderliğindeki emperyalist birlik tarafından tasarlanıp, dikte ettirildiği. İşin büyük ölçüde saptırma içeren çevre boyutu vb. gibi yaygın kullanılan dolgu/manipülasyon/reklam malzemelerini bu yazı kapsamında dışarıda tutup kaldığımız yerden devam edelim.

Sistemi, kendi içerisinde, küresel güçler, bölgesel güçler, etkisiz ülkeler yani sömürgeler gibi bir hiyerarşisi ve bu hiyerarşi ve konumuyla, ekonomik olanaklarıyla orantılı olacak şekilde merkezden tanımlanmış ekonomik bir rol üstlenen (üretim, turizm ya da lojistik üssü ya da tarım veya hammadde üreticisi gibi), ekonomik, idari ve siyasi yapılanma olarak tanımlamak da mümkün. Bu büyük organizasyonun olmazsa olmaz diğer boyutlarının kültür, eğitim, sosyal örgütlenme vb. yoluyla insanları tek tipleştirme olduğunu, en temel operasyon aracının ise ABD patronajında tek tipleştirilen eğitim -ABD denklik sertifika programları, üniversitelerin tek tipleştirilmesi- ve küresel ölçekli örgütlenen medya yapılanmaları olduğunu da ilave edelim.

Gelelim, bu düşüncenin hangi noktada yanlış ve manipülatif olduğu konusuna. Yanlış ve manipülatif olduğu iddiamızın en temel gerekçesi, karşılıklı bağımlılığın ancak eşitlerin ilişkileri açısından söz konusu olabileceği, ekonomik, askeri, kültürel vb. olarak güçlü olan ile ona göre daha güçsüz olan arasında eşitliğe dayalı bir karşılıklı bağımlılığın söz konusu olamayacağı acı gerçeği. Karşılıklı bağımlılığın tek yolunun, ekonomik, askeri, kültürel vb. olarak aşağı yukarı bir birine denk, herhangi bir anlaşmazlık durumunda iki tarafında zarar görebileceği, dolayısıyla aynı soğuk savaş dönemi ABD-Sovyetler Birliği ilişkisi ya da günümüz ABD-Çin ilişkisi gibi, birbirine bulaşmaktan çekinen ülkeler arasında olabileceği. La Fontaine’in, “suçluydu ama aynı zamanda güçlüydü” diyerek çocuk yaşta hepimizi tanıştırdığı acı gerçek, konu bırakın ülkeler/devletler, aynı ülke vatandaşları söz konusu olduğunda dahi değişmiyor anlayacağınız.

“Sürdürülebilirlik” kavramının söylenen gerekçesi de aslında çok “ulvi” ve yüzeysel bakıldığında karşı çıkılması olanaksız. Yani çevrenin, doğal kaynakların korunması, “küresel ısınma” adı altında yaklaştığı söylenen “büyük felaketten” ya da kapıda olduğu söylenen su ve enerji krizlerinden sakınmanın tek yolu. Kapıdaki felaket üzerinden sürdürülebilirlik ahkamı kesen ama her nedense, yaşanan sıkıntıların sebebi olan sürekli büyümeye dayalı iktisat politikaları ile günümüzün en büyük kirleticisi, felaketin en büyük sebebi teknoloji şirketlerinden, sürekli büyümenin artan boyutta tüketime onun da daha fazla doğal kaynağa ihtiyaç duyduğundan ve çevre kirliliğine neden olduğundan hiç bahsetmeyen ama savunucusuna “sofistike bir imaj” ya da “entelektüel” bir hava kazandıran günümüzün en büyük bir sahtekarlığı.

Gerçek ise bu konuda da söylenen gibi değil. Sürdürülebilirlik kavramı ardına saklanılarak organize edilen gelecek, hali hazırda gelişmekte olan ülkelerin gelişmelerinin karbon kotaları ve benzer manipülasyonlarla denetlenmesi ve batılı tekel nitelikli şirketlerin kontrolündeki uluslar arası örgütler aracılığıyla engellenmesi. Sistemin merkezinde olan ülke ve şirketlere bağımlılığın artarak sürdürülmesi. Bu yılki Davos Toplantısında konuşan, Sürdürülebilirlik Liderliği Enstitüsü Başkanı Lindsey Hooper’ın ifadesiyle, sudan ve topraktan sonra, oksijenin de sonsuzca erişilebilir olmaması. Bunları varlık olarak sınıflandırılması, aynı karbon ticareti gibi küresel bir bilançoya yerleştirilmesi ve parayla satılması. https://x.com/thematrixb0t/status/2040587619512553537

Gerek sürdürülebilirlik gerekse karşılıklı bağımlılık kavramlarının ortak yanı ise en azından görünürde, ulusal sınırlar ötesi bir dünya, sorumluluk, paylaşma ve aidiyet vaat ediyor olmaları.

Vaat ettikleri şey sınırların olmadığı bir dünya ve bu ölçekte bir aidiyet olunca, saldırdıkları ya da karşı oldukları şey de doğrudan ulus devlet ve ulusların kendi coğrafyalarına ilişkin olarak sahip oldukları varsayılan egemenlik hakları ile o coğrafyada, o egemen yapının bir parçası olarak yaşıyor olmaktan kaynaklanan aidiyet yani temel yurttaşlık hakları oluyor. Ardında yatan ekonomik ilişki ağı, mülkiyet yapısı, gelir dağılımındaki uluslar ve insanlar arasında ortaya çıkan uçurumlar ve onların hepsinin sonucu ve toplamı olan eşitsiz güç dağılımı görünmez hale geliyor.

Sonuç olarak, bütün bu kavramlaştırmaların “küresel ekonomi”, “sürdürülebilirlik” söylemlerinin ardında gizlenen gerçek, gücün sahibinin, küresel ölçekte siyaset kurumunu da teslim almış olan teknoloji ve finans şirketleri ile onların uzantısı medya olduğu. Bu gerçek, bu büyük yalan niçin söylendi, daha da öte küresel ekonomi ve benzer kavramlaştırmalar kullanılarak niçin uygulamaya konuldu sorusunun da cevabı. Yani, bu kavramlar kullanılarak, başkasına, başka ulusa ait olana konma isteği..

Aslında bu, “herkesin iyiliği için olduğu söylenen küresel ekonomi ve sürdürülebilirlik adına”, dünyanın malına, coğrafyasına, toprağına, suyuna, havasına hatta insanına ve doğasına el koyma yetkisinin olduğunu varsayan bir çetenin yukarıda da ifade ettiğim gibi sürekli büyüme ve genişlemeye yani yaşam alanlarına olan kaçınılmaz ihtiyacı, zorunluluğu. Nazi Almanya’sının doğuya doğru genişleme isteğiyle benzerlik kurarsak, bu kaçınılmaz büyüme zorunluluğunu sürdürebilmelerini ve süreci kontrolleri altında tutabilmelerini olanaklı kılacak yeni yaşam alanları (lebensraum) arayışıdır. ABD’nin Venezuela’ya, İran’a ve başka ülkelere, AB’nin Ukrayna üzerinden Rusya’ya çökme isteği bu arayışın kaçınılmaz sonucudur. Dünya’yı haletlikten sonra hedefe, Mars’tan başlayarak yakın gezegenlerin kolonileştirilmesini koyuyor, onun propagandasını yapıyor olmaları, dünya dışından gelebilecek olası tehlike senaryolarıyla insanların algılarını yönlendirmeye çalışıyor olmaları boşuna değil anlayacağınız.

Bu kaçınılmaz olarak uzun ve sıkıcı yazının sonunda, son olarak bir kez daha tekrar edelim. Küresel olabilmenin, küreseli yutturabilmenin, yalanı sürdürebilmenin olmazsa olmaz koşulu, hem miktar/hacim hem de coğrafya olarak sürekli büyümeyi zorunlu kılması, bu noktada rakip olma potansiyeli taşıyanların şu ya da bu yolla yok edilmesidir. Bunun anlamı diğer büyükleri, büyüme potansiyeli olanları ise yok etmeden büyümenin devamının mümkün olmadığıdır ki, bu da bu gün yaşananların gerçekte ne olduğunu anlamamızı sağlar.

Son söz olarak, bizim gibi küreselleşmenin kaybedeni, egemenliklerini parça parça devrederek kolonileşmeye zorlanan ülkelerin “sürdürülebilirlikten” ve “küresel ekonominin zarar görmemesinden”, “karşılıklı bağımlılıktan” bahsetmesini ise yalnızca Stokholm Sendromu ile açıklamak mümkün deyip, bitireyim.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. İstila her yerde

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!