1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Şahin Filiz
  4. ‘Püsküllü’ tarihçilik

‘Püsküllü’ tarihçilik

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Kadir Mısıroğlu, takipçileri ve belli bir siyasal İslamcı çevre tarafından “yakın tarihin kara kutusunu açan,” “resmî ideolojinin prangalarını kıran” ve “Osmanlı mirasını savunan ulu bir mütefekkir” olarak selamlanmıştır. Onu öven kitlelere göre Mısıroğlu; Cumhuriyet dönemiyle birlikte unutturulan İslamî değerleri ve Osmanlı hukukunu yeniden gündeme taşıyan, tabuları yıkan cesur bir figürdür. Tarihyazımı (historiography), geçmişte ne olduğundan ziyade, geçmişin kim tarafından, hangi metotlarla ve hangi amaçla inşa edildiğini inceleyen bir bilim. Modern tarih metodolojisi, kaynakların nesnel, eleştirel ve belgelere dayalı bir süzgeçten geçirilmesini zorunlu kılarken; popüler tarihçilik alanında ideolojik meşruiyet devşirme çabaları bu bilimsel titizliği sıklıkla gölgelemektedir [Siyasal Görüşleri Çerçevesinde Kadir Mısıroğlu’nun Popüler …]. Türkiye’de yakın tarih algısının şekillenmesinde resmi anlatı ile sivil, alternatif ve çoğunlukla popüler nitelikli iddialar arasındaki gerilim bu duruma somut bir örnek teşkil eder. Kadir Mısıroğlu, Erken Cumhuriyet döneminin seküler tarih anlatısına muhalif olan muhafazakâr-İslamcı kesimler tarafından, resmî ideolojinin sınırlarını zorlayan cesur bir figür olarak kabul edilir [Siyasal Görüşleri Çerçevesinde Kadir Mısıroğlu’nun Popüler …]. Bu çevrelerin gözünde Mısıroğlu, unutturulmaya çalışılan Osmanlı ve İslam mirasını kitlelere yeniden hatırlatan, alternatif bir yakın tarih anlatısının inşasına öncülük eden sembolik bir entelektüeldir [Siyasal Görüşleri Çerçevesinde Kadir Mısıroğlu’nun Popüler …]. Muhafazakâr düşünce dünyasında derin bir iz bırakan Mısıroğlu, vefatının ardından hazırlanan çalışmalarda da yakın tarihin tabularına meydan okuyan, alternatif tezleriyle geniş kitleleri etkilemiş simgesel bir isim olarak selamlanmıştır[1] Takipçileri nezdinde o, “tarihin asıl ruhunu” keşfeden ve millete gerçek kimliğini hatırlatan bir “Üstad”dır. Mısıroğlu’nun hitabetindeki coşku, hafızasındaki anekdot yoğunluğu ve popüler dille yaptığı anlatımlar, akademik çevreden ziyade halk tabanında “gerçek tarihçi” olduğu algısını pekiştirmiştir.

Lehte yazılan eserlerde; o, Kemalizm’in “tektipleştirici” tarih anlayışına karşı “alternatif” bir ses olarak sunulur. Onu öven çevreler; Mısıroğlu’nun ömrünü sürgünlerde geçirmesini, hapis yatmasını ve vatandaşlıktan çıkarılmasını “bir dava adamının çilesi” olarak nitelemektedir.[2] O, “geçilemez denilen resmî tarih surlarını yıkan” bir fatih gibi tasvir edilmiştir. Takipçileri, onun yazdığı Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı eseri bir “başucu kitabı” olarak görmüş ve bu eserin Türk milletinin gözünü açtığını savunmuşlardır.

Ancak bu övgülerin arkasında, nesnel bir tarih biliminden ziyade, derin bir ideolojik kutuplaşma ve duygusal bir aidiyet yatmaktadır. Mısıroğlu’nun “yavuz” tavrı, bilimsel bir tutarlılıktan ziyade, karşıt gördüğü kesimlere yönelik bir kışkırtma aracı olarak kullanılmıştır. Onu öven müelliflerin eserleri incelendiğinde, Mısıroğlu’nun belgeleri çarpıttığına veya asılsız iddialar ortaya attığına dair hiçbir eleştiriye yer verilmediği, aksine bu yanıltıcı bilgilerin “hakikat” olarak kutsandığı görülmektedir. Türkiye’de popüler tarih yazımının önemli figürlerinden biri olan Kadir Mısıroğlu, yazdığı eserler ve sosyal medya iddialarıyla geniş kitleleri etkilemiş olsa da akademik açıdan ciddi metodolojik zafiyetler barındırmaktadır. Yapılan güncel araştırmalar, Mısıroğlu’nun tarih anlatısının nesnellikten ve bilimsellikten uzak olduğunu, genellikle ideolojik bir çerçevede şekillenerek kamuoyunda ciddi yanılgılara yol açtığını metodolojik belgelerle ortaya koymaktadır[3] Bu durum, Mısıroğlu’nun “iyi bilinen” bir figür olmasının sosyolojik bir analizidir, ancak onun tarihsel gerçeklerle olan sorunlu ilişkisini ortadan kaldırmamaktadır.

Sonuç olarak Kadir Mısıroğlu, popüler tarih alanında derin bir kutuplaşmanın öznesi olmuştur. Akademik tarihçilik kuralları açısından belgeleri tahrif etmek ve kronolojik gerçekleri eğip bükmekle suçlanırken kendi kitlesi nezdinde ise resmî ideolojinin tabularını yıkan sembolik bir “mütefekkir” olarak konumlandırılmıştır. Bu durum, Türkiye’deki tarih yazımının salt bilimsel bir süreç olmadığını, aynı zamanda siyasal kimlik inşasının ve ideolojik meşruiyet mücadelelerinin temel bir cephesi olduğunu açıkça göstermektedir.

Kadir Mısıroğlu’nun tarihçiliği, modern tarih biliminin temel direkleri olan nesnellik, belge eleştirisi ve kanıtlanabilirlik ilkelerinden tamamen yoksundur. O, tarihi bir bilimsel disiplin olarak değil, “tarihsel revizyonizm” maskesi altında yürüttüğü ideolojik bir “karşı-anlatı” inşa süreci olarak görmüştür. Onun eserlerinde tarih; belgelerin konuşturulduğu bir keşif sahası değil, önceden belirlenmiş siyasal İslamcı dogmaların ve Cumhuriyet nefretinin meşrulaştırılması için kullanılan bir kurgu alanıdır. Bu kurgunun en yıkıcı ve kışkırtıcı tarafı, Türk milletinin varoluş mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’nı ve bu savaşın kurucu iradesini hedef almasıdır.

Mısıroğlu’nun en büyük tarihsel tahrifatı, Millî Mücadele’nin bir “tiyatro” olduğu ve aslında böyle bir savaşın yaşanmadığı iddiasıdır. O, İngilizlerin ülkeyi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e “elleriyle teslim ettiğini,” bunun karşılığında ise İslam’ın ve Hilafet’in tasfiyesi sözünün alındığını ileri sürmüştür.[4] Bu iddia, Türk Genelkurmay Başkanlığı ATASE (Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) arşivlerinde yer alan on binlerce harekât emri, lojistik rapor ve şehit kayıtları ile taban tabana zıttır. Mısıroğlu, 1919-1922 yılları arasındaki kanlı çarpışmaları, Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki stratejik dehayla kazanılan zaferi ve Büyük Taarruz’un askeri gerçekliğini yok saymaktadır.[5] Oysa dönemin İngiliz Dışişleri Bakanlığı (Foreign Office) gizli belgeleri, İngilizlerin Mustafa Kemal’i durdurmak için suikast planları hazırladığını, İstanbul hükümetine baskı yaparak onun hakkında idam fermanı çıkarttırdığını ve Yunan ordusunu mühimmatla destekleyerek Anadolu hareketini boğmaya çalıştığını açıkça belgelemektedir.[6] Mısıroğlu, bu belgeleri kasten görmezden gelerek “İngiliz iş birliği” iftirasını sistemleştirmiştir.

Lozan Antlaşması hakkındaki tezleri ise dezenformasyonun zirvesini oluşturur. Mısıroğlu, Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı eserinde, On İki Ada’nın Lozan’da masada bırakıldığını iddia etmiştir.[7] Ancak uluslararası hukuk ve diplomasi tarihi, bu adaların 1912 Trablusgarp Savaşı sonunda imzalanan Uşi (Ouchy) Antlaşması ile fiilen İtalya’ya bırakıldığını, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı’nın bu adalar üzerindeki kontrolünü tamamen kaybettiğini belgelemektedir.[8] Mısıroğlu, halkın tarihsel bilgi eksikliğini istismar ederek, Lozan’ın 100. yılında sona erecek “gizli maddeleri” olduğu ve bu maddelerle Türkiye’nin yer altı kaynaklarını çıkarmasının yasaklandığı yönündeki asılsız efsaneyi yıllarca beslemiştir.[9] Hiçbir devlet arşivinde veya uluslararası hukuk metninde karşılığı olmayan bu iddialar, onun tarihçi kimliğinin ardındaki kışkırtıcı politikacı profilini ve toplumu manipüle etme arzusunu açıkça ortaya koymaktadır.

Lozan Antlaşması’nın uluslararası hukuka uygun olarak imzalanan tam metninde, ek protokollerinde ve gizli arşiv vesikalarında maden veya petrol çıkarılmasını engelleyen tek bir ibare bulunmamaktadır. Tam aksine, Osmanlı’nın Batılı devletlere verdiği ve millî ekonomiyi felç eden tüm ekonomik imtiyazlar (kapitülasyonlar) antlaşmanın 28. maddesiyle tamamen kaldırılmıştır.[10]

Sevtap Demirci’nin Belgelerle Lozan adlı çalışmasında, Lozan Barış Antlaşması’nın süreli olduğuna dair iddiaların aksine, İngiliz diplomatik belgeleriyle antlaşmanın kalıcı bir bölgesel statü hedeflediği ve çetin bir stratejik mücadeleyle imzalandığı belgelenmektedir. İngiliz arşivleri (PRO, FO 371), özellikle Türk tarafının kapitülasyonlar ve iktisadi bağımsızlık konularındaki tavizsiz duruşunun, İngiliz makamlarında antlaşmanın bozulması korkusu yarattığını ortaya koymaktadır.[11]

Kadir Mısıroğlu’nun da sıklıkla dile getirdiği “Hilafetin kaldırılması Lozan’ın gizli şartıydı” iddiası, Lozan konferans tutanakları ve TBMM gizli celse kayıtları incelendiğinde tamamen asılsız kalmaktadır. Hilafet, Lozan’da müttefiklerin baskısıyla değil, Ankara’daki meclisin ulusal egemenlik vizyonu doğrultusunda tamamen iç siyasi dinamiklerle kaldırılmıştır. Doğrudan Arşiv Belgesi: TBMM Gizli Celse Zabıtları. 1. ve 2. Dönem Meclis Tutanakları (Özellikle 3 Mart 1924 tarihli oturum kayıtları). Bu kayıtlarda, hilafetin kaldırılmasının tamamen Türkiye’nin iç güvenliği, saltanat odaklarının tasfiyesi ve cumhuriyet rejiminin kökleşmesi gayesiyle yapıldığı; dış devletlerin bu süreçte hiçbir dahlinin ve dayatmasının bulunmadığı meclis kürsüsü konuşmalarıyla sabittir.[12]

Mısıroğlu’nun tarih tahrifatı sadece siyasi olaylarla sınırlı kalmamış, rasyonel akıl dışı bir boyuta da taşınmıştır. O, dünyaca ünlü İngiliz şairi William Shakespeare’in aslında “Şeyh Pir” adında gizli bir Müslüman olduğunu, Karl Marx’ın Das Kapital’i cinlere yazdırdığını ve Sovyet lideri Stalin’in II. Dünya Savaşı sırasında sıkışınca gizlice Kur’an okuttuğunu iddia edebilecek kadar gerçeklik algısından kopmuştur.[13] Bu tür absürt iddialar, ciddi akademik çevrelerde birer mizah unsuru olarak görülse de, Mısıroğlu’nun hitap ettiği ve “hikmetli bilgi” arayışındaki kitleler nezdinde birer “gerçek” gibi pazarlanmıştır. Bu tavır, toplumsal bir “tarihsel şizofreni” yaratma çabası olarak değerlendirilmelidir.

Mısıroğlu’nun kamuoyunda infial yaratan “Keşke Yunan galip gelseydi” sözü, onun tarihsel hakikatleri nasıl patolojik bir nefretle yoğurduğunun en acı kanıtıdır. 2014 yılında yaptığı bu konuşmada o, Yunan işgalinin yaratacağı yıkımı, tecavüzleri ve katliamları; İslamî değerlerin (hilafet, şeriat vb.) kurumsal varlığı karşılığında ehven-i şer (kötünün iyisi) olarak nitelemiştir.[14] Bu tutum, bir tarih bilimcisinden ziyade, kendi milletinin bağımsızlık iradesine ve haysiyetine düşmanlık besleyen bir figürün portresidir. Nitekim 1919-1922 yılları arasında işgal edilen bölgelerde Yunan ordusunun camileri yaktığı, Kur’an-ı Kerim’leri ayaklar altına aldığı ve sivil halka yönelik soykırıma varan mezalimler uyguladığı, müttefik devletlerin (İngiltere, Fransa, İtalya) temsilcilerinden oluşan “Tahkik Heyeti” raporları ile tescil edilmiştir.[15] Mısıroğlu’nun bu gerçeği bile isteye tersyüz etmesi, onun “kötü” niyetli tarihçiliğinin ve siyasal İslamcı kimliğinin vatan sevgisinin önüne geçtiğinin ispatıdır.

Metodolojik açıdan Mısıroğlu’nun en büyük kusuru, rüyaları, menkıbeleri ve “keşif” adı verilen sübjektif duyumları tarihsel kaynak olarak kabul etmesidir. “Filan zat rüyasında Efendimiz’i görmüş, o olay aslında şöyle olmuş” diyerek tarihi olayları bilimsel gerçeklikten koparıp mistik bir alana çekmesi, onun rasyonel tarihçilikle hiçbir bağının olmadığını kanıtlar.[16] Ciddi bir tarih araştırmacısı bir iddiayı ortaya koyarken arşiv nosu, belge yerini ve metodolojik süzgecini belirtirken; Mısıroğlu genellikle “bir dostumdan duydum,” “ismini veremeyeceğim bir paşa anlattı,” “eski bir yazmada okudum” gibi muğlak ve denetlenemez ifadelerle kitleleri manipüle etmiştir. Bu tavır, akademik bir çalışma değil, toplumsal belleği kirleten bir “algı operasyonu”dur.

Bir başka bilinçli çarpıtma alanı ise “İskilipli Atıf Hoca” meselesidir. Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler adlı eserinde, Atıf Hoca’nın sadece “şapka giymediği için” idam edildiği efsanesini kurgulamış ve devleti zalim bir katil gibi göstermeye çalışmıştır.[17] Ancak Ankara İstiklal Mahkemesi zabıtları ve tarihi belgeler incelendiğinde, Atıf Hoca’nın sadece şapka karşıtı bir risale yazması nedeniyle değil; Teali-i İslam Cemiyeti vasıtasıyla Milli Mücadele’ye karşı isyanı teşvik eden, Kuva-yi Milliye’yi “katli vacip eşkıyalar” ilan eden ve İngiliz uçaklarıyla Anadolu’ya atılan işgalci bildirilerinin altında imzası bulunması nedeniyle “vatana hıyanet” suçundan yargılanıp idam edildiği görülmektedir.[18] Mısıroğlu, bu hukuki ve siyasi gerçekleri kasten gizleyerek halkın temiz dini duygularını sömürmüş ve Cumhuriyet kurumlarına karşı bir nefret cephesi oluşturmuştur.

Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna yönelik revizyonist tarih söylemleri incelendiğinde, eleştirilerin sıklıkla şahsiyatçılık boyutuna ulaştığı görülmektedir. Kadir Mısıroğlu tarafından üretilen ve Atatürk’ün soyuna odaklanan iddialar, Osmanlı nüfus ve tapu kayıtları gibi birincil tarihsel belgelerle tamamen çelişmektedir.[19]

Onun Atatürk nefreti, sadece politik bir karşıtlık değil, aynı zamanda şahsi ve onur kırıcı bir iftira kampanyasıdır. Atatürk’ün soyuna yönelik çirkin iddiaları, hiçbir genealojik veya arşivsel veriye dayanmayan, sadece karalama amacı güden söylemlerdir. Popüler tarih anlatılarında Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik geliştirilen eleştiriler, rasyonel bir siyasi karşıtlığın sınırlarını aşarak şahsi bir yıpratma kampanyasına dönüşmüştür. Özellikle Kadir Mısıroğlu’nun söylemlerinde ağırlık kazanan Atatürk’ün soy ağacı ve ailesine yönelik ithamlar, herhangi bir arşivsel veri ya da genealojik kaynak barındırmamaktadır. Belgesel ve nesnel hiçbir temeli olmayan bu nevi söylemler, akademik historiografide bilimsel bir tez olarak kabul görmemekte; aksine, şahsi onuru hedef alan ve ideolojik tabanı konsolide etmeye yarayan sistemli bir iftira kampanyası olarak değerlendirilmektedir[20] Mısıroğlu, Türk milletinin gazi liderini bir “Yahudi dönmesi” veya “Mason uşağı” olarak sunarak, milletin kendi kurtarıcısına duyduğu saygıyı erozyona uğratmaya çalışmıştır. Bu çaba, onun “iyi bilinen” popüler kimliğinin ardındaki “kötü” ve kışkırtıcı karakterin en belirgin yansımasıdır.

Bilimsel ve metodolojik dayanaktan yoksun olan bu iddialar, tarihsel bir hakikati ortaya çıkarmaktan ziyade, ideolojik bir kutuplaşma üzerinden kurucu liderin toplumsal saygınlığını zedelemeyi amaçlayan birer karalama faaliyeti niteliğindedir.[21]

Sonuç olarak Kadir Mısıroğlu; tarihsel belgeleri politik çıkarları doğrultusunda çarpıtan, yalanı bir anlatım yöntemi haline getiren, toplumsal huzuru ve birliği Millî Mücadele kahramanlarına iftira atarak bozan bir figürdür. O, tarih biliminin namusunu savunmak yerine, onu kendi siyasal İslamcı ajandasının bir aparatı haline getirmiştir. Tarih bilimi, onu bir alim veya araştırmacı olarak değil, hakikatleri nefretine kurban eden, kitleleri yanlış bilgilerle zehirleyen ve “iyi bilinmesine rağmen toplumsal barışa ve hafızaya kalıcı zararlar veren” marjinal bir figür olarak kaydedecektir. Onun mirası, bilgi değil, dezenformasyon ve düşmanlıktır.  PKK yasası ve ihanet açılımında, Püsküllü Tarihçiliğin katkısı  da yadsınamaz.

________________________________________

29 Mehmet Ali  Öz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü Osmanlı Arşivi Belgelerine Göre, s. 82.

[1]Bk. Mustafa Armağan, “Son Osmanlı Göçtü: Yakın Tarihin Tabularına Meydan Okutan Adam”, Derin Tarih, (87), 32-65.

[2] Abdurrahman Dilipak, “Kadir Mısıroğlu Bir Çınardı,” Yeni Akit, 09.05.2019.

[3] E.M. Sarı, Siyasal Görüşleri Çerçevesinde Kadir Mısıroğlu’nun Popüler Tarih Yazarlığı ve Yayıncılığında Metodolojik Sorunlar, Tarihyazımı, 5(1), ss. 102-129.

[4] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği ile Hilafet, Sebil Yayınevi, İstanbul 1993, s. 182-195.

[5] Turgut Özakman, Vahidettin, M. Kemal ve Millî Mücadele: Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1997, s. 210-235.

[6] Detaylı gerçekler için bkz.  Turgut Özakman,Vahideddin, M. Kemal ve Milli Mücadele, Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar, Bilgi Yayınevi, 2023.

[7] Kadir Mısıroğlu, Lozan: Zafer mi, Hezimet mi?, Cilt 1, Sebil Yayınevi, İstanbul 2009, s. 48-60.

[8] Sinan Meydan, Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara Panzehir, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2015, s. 245-260.

[9] Mısıroğlu, Kadir, “CS204 – Üstad Kadir Mısıroğlu – Tasavvuf, Şeyhlik ve Rabıta”, YouTube, Yüklenme Tarihi: 20 Mayıs 2017, URL: youtube.com, [Erişim Tarihi: 25 Temmuz 2026].

[10] Murat Aydoğdu, “Lozan Konferansı Sürecinde Türkiye-Suriye Sınırında Gerginlik: Türkiye ve Fransa Arasında “Askerî Yığınak” Problemi”, VAKANÜVİS- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi/ International Journal of Historical Researches, Yıl/Vol. 10, Sayı/No. 2, Güz/Fall 2025, ss.1579-1619.

[11] Sevtap  Demirci, Belgelerle Lozan: Taktik, Stratejik, Diplomatik Mücadele (1922-1923), Çev. M. Moralı, Alfa Yayınları, 2011;  ss. 145-168. https://discovery.nationalarchives.gov.uk/details/r/C7685 (erişim T. 20.07.2026)

[12] Atatürk Araştırma Merkezi, 100. Yılında Lozan Barış Antlaşması [Sempozyum Bildirileri]. Atatürk Araştırma Merkezi Yayınlar,2023.

[13] “Kadir Mısıroğlu: Keşke Yunan Galip Gelseydi”, https://www.youtube.com/watch?v=FZmyGEZXrWk (Erişim T. 24.07.2026).

[14] Yunan Mezalimi: İzmir Raporları, Tetkik-i Mezalim Heyeti (Inter-Allied Commission) Raporu, 1919. (Yunan ordusunun cami yakma ve sivil katliam belgeleri) Ayrıca bkz. https://www.ttk.gov.tr/karekod/the-greek-of-occupation-of-izmir.pdf (Erişim T. 26.07.2026).

[15] Yunan Mezalimi: İzmir Raporları, Tetkik-i Mezalim Heyeti (Inter-Allied Commission) Raporu, 1919. (Yunan ordusunun cami yakma ve sivil katliam belgeleri) Ayrıca bkz. https://www.ttk.gov.tr/karekod/the-greek-of-occupation-of-izmir.pdf (Erişim T. 26.07.2026); Haşim Koç, “Müttefikler Arası Tahkikat Komisyonu (12 Ağustos-19 Ekim 1019) ve Hazırladığı Rapor”, OTAM, 58 /Güz 2025, 19-71.

[16] Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri !-III, Sebil Yayınevi, İstanbul 1992, s. 210-215. (Rüyaların tarihsel gerçeklik olarak sunulduğu bölümler).

[17] Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler, Sebil Yayınevi, İstanbul 2010, s. 88-105.

[18] “İkinci Dönem Ankara İstiklal Mahkemesi Belgeleri” fonu altında, davanın kendi orijinal Esas Numarası ve Defter/Kutu Numarası (Örn: 549, 550, 551 No’lu Esas Defterleri) (https://acikerisim.tbmm.gov.tr/items/6e544617-82f8-4c29-806e-6b801fd8341a).

[19] Mehmet Ali  Öz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Soy Kütüğü Osmanlı Arşivi Belgelerine Göre Kişisel Yayınlar, 2014, s. 114.

[20] Sinan Meydan, Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara Panzehir, İnkılâp Kitabevi 2015, s. 45, 52.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!