Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Bayrağının üstünde ay yıldızdan da büyük; ey asırlar hâkimi, tarihin hâkimi Türk!
Orduların atıyla üç kıtayı çiğnedi; zafer türkülerini yedi kat gök dinledi.
Asırlardır bu ordu Türk yurdunu koruyor; milletinin emrinde zaferlere yürüyor.
Her varlığın içinde, her sevginin üstünde; vatan için yaşıyor, vatan için ölüyor.
İstiklâldir, destandır kazandığın zaferler; serhatlar şehnameni, dağlar türkünü söyler.
Sancağınla yeni bir şafak ördün atana; adımların mıhladı istiklâli vatana.
Asırlardır bu ordu Türk yurdunu koruyor; milletinin emrinde zaferlere yürüyor.
Her varlığın içinde, her sevginin üstünde; vatan için yaşıyor, vatan için ölüyor.
(Birinci Ordu Marşı Söz: Cemal Tural — Müzik: Halit Recep Arman)
Bugün günlerden 30 Ağustos.
Türk ordusunun milletin gönlündeki yerini bir marşın birkaç mısrası bundan daha güzel nasıl anlatabilir, bilmiyorum.
“Asırlardır bu ordu Türk yurdunu koruyor; milletinin emrinde zaferlere yürüyor.”
Bu sözler bir marşın nakaratı olmanın ötesinde Türk milletinin ordusuna duyduğu güvenin, ordunun da milletine karşı taşıdığı sorumluluğun ifadesidir.
ASIRLARDIR BU ORDU
Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilen MÖ 209, Mete Han’ın tahta çıktığı ve onlu sisteme dayalı askerî teşkilatlanmayı kurumsallaştırdığı yıldır.
Aradan asırlar geçti. Devletlerin isimleri, sınırları ve başkentleri değişti. Fakat Türk milletinin askerlik geleneği yaşamaya devam etti. Asya bozkırlarından Avrupa içlerine uzanan Hun süvarilerinde, Roma önlerinde Attila’nın ordularında, Malazgirt’te Alparslan’ın askerlerinde, İstanbul surlarını aşan Fatih’in ordusunda, Mohaç’ta zafere koşan Kanuni’nin serdengeçtilerinde aynı ruh vardı.
Sonra o ruh, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yeniden çıktı meydana.
Elbette bu uzun tarih yalnız zaferlerden ibaret değildi. Yenilgiler yaşandı, topraklar kaybedildi, ordular dağıldı. Devletin başkenti işgal edildi. Silahlara el konuldu, birlikler terhis edildi. Türk milletine kendi vatanında boyun eğdirilmek istendi.
Fakat hesaba katmadıkları bir şey vardı: Türk milletinin ordu kurma iradesi.
Dağılan bir imparatorluğun enkazı arasından, milletin bağrından yeni bir ordu çıkarıldı. Elde kalan silahlar toplandı. Anadolu’nun yoksul insanı kağnısıyla cepheye cephane taşıdı. Kimi öküzünü verdi, kimi çarığını, kimi son lokmasını… Vakti geldiğinde evladını da…
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde o ordu, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den taarruza geçti. Dört gün süren çetin muharebelerin ardından düşmanın asıl kuvveti 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kuşatılarak mağlup edildi.
Zafer kesindi ama görev henüz bitmemişti. 1 Eylül’de Başkomutan’ın emri cephede yankılandı:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Fahrettin Altay Paşa’nın 5’inci Süvari Kolordusu başta olmak üzere Türk birlikleri, bozgun hâlinde çekilen işgal ordusuna soluk aldırmadı. Düşman kaçarken kasabaları ve köyleri yakıyor, geride talan edilmiş şehirler ve acılı insanlar bırakıyordu.
Türk ordusu hiç durmadan yürüdü. Dağları, ovaları, nehirleri aştı. Günlerce doğru dürüst dinlenmeden düşmanı takip etti. Nihayet 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı; işgal ordusunun kalıntıları denize döküldü.
30 Ağustos, işte bu yüzden yalnızca kazanılmış bir meydan muharebesinin yıl dönümü değildir. Bir milleti esir, bir vatanı sahipsiz bırakmak isteyenlere verilmiş tokat gibi bir cevaptır.
BİR MARŞIN HİKÂYESİ
Asırlar boyu aktarılan bu sarsılmaz disiplin ve gelenek zincirinin bir halkası olmak üzere adım attığım Harbiye’de birinci sınıf öğrencisiyken, cuma akşamları yapılan alay içtimalarında Birinci Ordu Marşı’nı ilk kez duymuştum. Üst devremiz olan 1991 devresi tadat alanına bu marşı söyleyerek gelirdi. Ritmi ve sözleri daha ilk anda beni derinden etkilemişti. 1991 devresinin marşı tok bir sesle söylerken sergilediği asalet ise ayrı bir efsaneydi.
Harbiye’de başlayan bu bağ, yıllar sonra Eğirdir’de çok daha güçlü bir anlam kazandı.
Sonradan FETÖ’nün kumpasları olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkan Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların Türk ordusunun üzerine ağır bir gölge gibi çöktüğü yıllardı. Yıllarca vatanın en zorlu bölgelerinde görev yapmış komutanlar, subaylar, astsubaylar zan altında bırakılıyor; Türk ordusuna türlü yaftalar yapıştırılmaya çalışılıyordu.
İçimizde büyük bir kırgınlık vardı. Öfke de…
Tam o dönemde Eğirdir’de Gösteri ve Tatbikat Komando Tabur Komutanı olarak atandım. Tabur komutanlığını devraldıktan sonra rütbeli personelimle yaptığım toplantılardan birinde Birinci Ordu Marşı’nı birliğimize öğretmek istediğimi söyledim.
Çünkü o marşta bizim söylemek istediğimiz her şey vardı:
“Asırlardır bu ordu Türk yurdunu koruyor; milletinin emrinde zaferlere yürüyor.”
Harp Okulu’ndan yeni mezun olmuş, sınıf okulunu dereceyle bitirmiş ve Eğirdir’deki taburumuzu özellikle tercih etmiş genç bir teğmendi Ali. Marşı iyi bildiğini ve birliğe öğretebileceğini söyledi. Görevi ona verdim.
Bölük komutanlarımın gözetiminde çalışmalara başladılar. Eğitimlerden, atışlardan ve tatbikatlardan artakalan zamanlarda, bazen akşam saatlerinde bölük bölük toplandılar. Önce sözler ezberlendi, sonra ritim oturtuldu. Aynı mısralar tekrar tekrar söylendi. Bir süre sonra yüzlerce komandonun sesi tek bir sese dönüştü.
O çalışma yalnızca bir marş ezberi değildi. Genç askerlere hangi ordunun mensubu olduklarını, taşıdıkları üniformanın hangi tarihî mirası temsil ettiğini ve kimin emrinde bulunduklarını hatırlatıyordu.
Türk ordusuna yöneltilen iftiralara cevabımız bağırıp çağırmak değildi. Görevimizi daha iyi yapmak, disiplinimizi korumak ve üniformanın şerefini daha yükseklerde taşımaktı.
TÖREN BİTMEMİŞTİ
Gösteri ve Tatbikat Komando Taburu, Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığının aynı zamanda tören birliğiydi. Eğirdir’de icra edilen millî gün törenlerine birliğimin başında katılıyordum.
Kaymakamlık önündeki ilçe meydanında önce tören bölüğümüz yerini alırdı. Dağcılık takımımız Eğirdir Kalesi’ne kurduğumuz tesislerden iniş ve tırmanış gösterileri yapar; kış ve şiddetli soğuklarda muharebe takımımız özel teçhizatıyla meydanda bulunurdu. Tüfekli ve tüfeksiz hareketler yapan gösteri takımımızın sergilediği disiplin ve uyum da halkın büyük ilgisini çekerdi.
Törenin sonunda resmî geçit başlardı. Bütün unsurlar protokolü selamlayarak meydandan geçerdi. En son unsur da geçişini tamamladıktan sonra protokolün önüne gelir, selam dururdum:
“Tören bitmiştir, Sayın Kaymakamım.”
Kaymakamımızın, Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanımızın ve belediye başkanımızın tebrik, teşekkür ve takdirlerini alırdık. Bu takdir tören komutanının yanı sıra disiplinini, eğitimini ve heyecanını meydana taşıyan bütün birliğimize aitti.
Birliklerimiz tören alanından ayrıldıktan sonra dağılmazdı. Tören bölüğü, gösteri takımları ve törene katılan diğer unsurlar uygun adımda ilerlemeye devam eder; Eğirdir sokaklarından Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığına doğru yürüyüşe geçerdi.
İşte o anda yüzlerce komandonun gür ve tok sesi kasabanın içinde yankılanırdı:
“Asırlardır bu ordu Türk yurdunu koruyor; milletinin emrinde zaferlere yürüyor.”
İnsanlar evlerinden ve iş yerlerinden dışarı çıkar, yol kenarlarında toplanırdı. Kimi alkışlardı, kimi ellerindeki Türk bayraklarını sallardı. Çocuklar askerlerle birlikte yürümeye çalışır, yaşlıların gözleri dolardı.
Kısa bir süre önce “Tören bitmiştir” diye tekmil vermiştim. Oysa tören bitmemişti.
Protokol meydanındaki resmî kısmı sona ermişti belki ama milletle ordunun töreni Eğirdir sokaklarında devam ediyordu. Bir yanda marşını söyleyen asker, diğer yanda onu alkışlayan millet…
Türk ordusuna yapıştırılmaya çalışılan yaftalara bundan daha güzel bir cevap olabilir miydi?
Eğirdir sokaklarında gördüğüm o manzara, Atatürk’ün Türk ordusuna duyduğu güvenin milletin gönlündeki karşılığıydı.
ATA’NIN ORDUYA MESAJI
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1938 tarihli orduya mesajına şu sözlerle başlıyordu:
“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!”
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve muzaffer başkomutanı tarafından Türk ordusuna bundan daha yüksek bir şeref payesi verilmesini tasavvur etmek güçtür.
Atatürk, Türk ordusunu yalnız zafer kazanan bir silahlı güç olarak tarif etmiyordu. Atatürk’ün tarif ettiği Türk ordusu, kazandığı zaferlerle beraber “medeniyet nurları” da taşıyordu. Vatanı düşman istilasından kurtarırken milletine bağımsızlık, düzen, güven ve gelecek getiriyordu.
Aynı mesajda Türk vatanının şan ve şerefini dâhilî ve haricî her türlü tehlikeye karşı koruma görevini hatırlatıyor; bu vazifeyi her an yerine getirmeye hazır olduğuna dair Türk ordusuna duyduğu inanç ve güveni ifade ediyordu.
Bu güven kolay kazanılmadı.
Sakarya’da, Dumlupınar’da, Çanakkale’de; daha sonraları Kore’de, Kıbrıs’ta, terörle mücadelenin sürdüğü dağlarda ve sınır ötesinde ödenen bedellerle kazanıldı. Şehitlerin kanıyla, gazilerin bedenlerinde taşıdığı yaralarla, anaların gözyaşıyla mühürlendi.
MİLLETİN ORDUSU
Bugün Türk ordusu eğitimli personeli, modern silah ve teçhizatı, siber kabiliyetleri, gelişen savunma sanayii imkânları ve uzun yıllara dayanan harekât tecrübesiyle vatanını korumaya her zaman olduğu gibi hazırdır. Fakat bir ordunun gücü yalnızca silahı ve teknolojisiyle ölçülmez.
O orduya milletin duyduğu güven, personelinin görev bilinci ve liyakati, emir-komuta sisteminin sağlamlığı ve kurumsal kimliğinin korunması da en az silahı kadar önemlidir.
Türk ordusunun devletin meşru sivil otoritesine bağlılığı tartışılmazdır. Ancak sivil otoriteye bağlılık, herhangi bir siyasi partiye aidiyet anlamına gelmez. Üniformaya hiçbir siyasi partinin, cemaatin, tarikatın veya kliğin rengi sinmemelidir. Bu ilke, en genç neferden en üst komuta makamına kadar istisnasız herkes için geçerlidir.
Geçmişte yaşadığımız FETÖ ihaneti, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğunu hepimize gösterdi. Bir cemaatin devletin silahlı gücü içinde yuvalanmasına göz yumulduğunda yalnız ordunun düzeni bozulmadı; devletin varlığı ve milletin istikbali hedef alındı.
Aynı hataya başka isimler, başka yapılar ve başka siyasi aidiyetler üzerinden yeniden düşülmemelidir.
Orduyu partiler üstü tutmak yalnız askerin görevi de değildir. Siyasetçi de asker üniformasını günlük siyasi mücadelesinin fonu hâline getirmemeli; Türk ordusunu toplumun bir kesimine aitmiş gibi gösterecek söz ve görüntülerden özenle kaçınmalıdır.
Çünkü bu ordu hepimizindir.
O üniformanın ardında parti rozeti değil, ay yıldızlı bayrak vardır.
Türk ordusu herhangi bir siyasi partinin, cemaatin, grubun veya dönemin değil; Türk milletinin ordusudur.
Asırlardır olduğu gibi Türk yurdunu ilelebet koruyacak, milletinin emrinde zaferlere yürüyecektir.
Başta Büyük Zafer’in Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun kahraman silah arkadaşları olmak üzere, bu vatan için canını ortaya koymuş bütün şehitlerimizi ve ebediyete intikal etmiş gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. Hayatta olan gazilerimize sağlık ve esenlik diliyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.










