Bundan 11 yıl önce, Eylül 2008’de ABD Hazine Bakanı ve eski Wall Street bankeri Henry Paulson, Wall Street yatırım bankası Lehman Bros’un batmasına izin vererek, küresel finans/dolar sisteminde tıpayı çekmişti.
Kağıda karşı kağıt sisteminin yarattığı büyük balonun sonunda patlamasıyla ve krizin başlamasıyla birlikte Paulson, FED’in sonsuz para basma kabiliyetini kullanarak kendi eski bankası Goldman Sachs da dahil, 12 dev bankayı, “Quantitative Easing” (QE) denilen ‘Miktarsal Kolaylaştırma’ yöntemiyle kurtarmıştı. Amerikan Merkez Bankası FED, aynı zamanda AB merkez bankalarına dolar kredi musluklarını açmış, böylelikle daha büyük bir çöküşü önlemişti.
O dönemde 6 AB Bankasının toplam dolar cinsi borçları, ülkelerinin GSMH’sı toplamından büyüktü.
11 yıldan beri küresel finans sisteminde dolaşan dolarlar inanılmaz yüksek bir seviyeye ulaştı. Washington merkezli Uluslararası Finans Enstitüsü (UFI), 30 gelişmekte olan piyasadaki (ülkedeki) kişi, kamu ve şirket borçlarının toplamını, 2018’de GSMH’larının yüzde 211’i (2 katı) olarak tespit etti.
Bu oran 2008’in sonunda yüzde 143 idi.
UFI tarafından açıklanan 2019 kamu ve şirket borçları ise 250 trilyon dolar ile tarihi rekor miktara ulaştı.
Tüm ülkelerin küresel GSMH toplamı ise kabaca 80 trilyon dolar. Toplam kamu ve özel borçların GSMH’lara oranı 3 katına çıkmış demektir.
UFİ’nin bir başka önemli tespiti de, Latin Amerika, Türkiye ve Asya’nın içinde bulunduğu borç tuzağının henüz yok edici noktaya gelmediği ama oraya doğru gittiği yönündeydi.
Çin haricindeki tüm gelişmekte olan ülkelerin dolar cinsinden borçları 2007’de 15 trilyon dolar iken, 2017’de 27 trilyon dolara yükseldi.
Çin’in borcu ise aynı dönemde, 6 trilyon dolardan 36 trilyon dolara çıktı.
Türk şirketleri halen 300 milyar dolardan fazla borçlu, bu rakam Türkiye’nin GSMH’sının yarısından fazla. Gelişmekte olan ülkeler pek çok nedenden dolayı doları tercih ediyordu. Gelişmekte olan ülkeler büyüdüğü sürece, ihracattan gelen dolarlar yükseliyor ve borç da sürdürülebilir bir noktada tutulabiliyordu. Şimdiyse bu değişmeye başladı.
KRİZDE FED’İN ROLÜ
Bu değişimin sebebi dünyanın en güçlü merkez bankası, ABD Merkezi Bankası FED.
Başkanı Jerome Powell ise Carlyle Group’un eski ortaklarından.
ABD ekonomisinin normale döndüğü iddiasıyla, dolar faizlerini normal seviyelere çekme hareketi, dünya ekonomisindeki dolar likiditesini devasa boyutta bir değişime uğrattı.
Powell ve FED yaptıklarının gayet farkındalar. Dolar vidasını sıkıştırıp, gelişmekte olan dünyada büyük bir ekonomik krizi başlattılar. Öncelikle de kilit Avrasya ülkeleri olan Türkiye, Rusya ve Çin’de bu başladı.
Rusya, Çin, İran ve diğer ülkelerin Amerikan dolarından kurtulma çabalarına karşın, dolar hala dünyadaki merkez bankaları rezervlerinin yüzde 63’ünü teşkil ediyor. Küresel ticaretin yüzde 88’i de halen dolarla yapılıyor.
Petrol, altın ve diğer emtia ticareti de dolar üzerinden yürüyor. 2011’deki Yunanistan krizinden beri, Avro ciddi bir rakip olmaktan çıktı. Bugün küresel ticarette Avro’nun payı yüzde 20.
2008 krizinden beri dolar ve FED’in önemi inanılmaz noktaya geldi. Bu, 2008’den bu yana ilk kez dolar yokluğu çekilmesiyle anlaşılmaya başlandı. Gelişmekte olan piyasaların 2019’da vadesi gelen dolar cinsi borçları 1,3 trilyona çıktı.
FED, 2018’in Mart ayından itibaren faizleri yükseltip, “Quantitative Tightening” (QT) yani ‘Miktarsal Kısma’ yöntemiyle Hazine borcunu azaltma yoluna gitti.
MİKTARSAL KOLAYLAŞTIRMADAN MİKTARSAL KISMAYA
2008’den sonra FED, bankalardan aldığı tahvil miktarını 900 milyar dolardan 4 buçuk trilyona çıkartmıştı. FED, krizden 10 yıl sonra tahvil alımlarını üçte bir oranında azaltmaya başladı.
2008’deki QE sonrası büyük bankalar dolara boğulmuş, faiz oranları sıfır noktasına çekilmişti.
Hal böyle olunca dolar da, riskli çöp tahvillere, kaya gazı sektörüne, konut piyasasına ve en önemlisi de yüksek riskli Türkiye, Brezilya, Arjantin, Endonezya ve Hindistan piyasalarına gitmişti.
Dolarlar yükselen Çin pazarını da doldurup taşırmış, Rusya’ya akmış, yabancı yatırımcılar buralara üşüşmüştü.
FED 2018’de bunun tam tersini yapmaya girişti.
QE’nin tersi QT döneminde, FED bankacılık sistemindeki tahvilleri azaltıyor. 2014’te zaten alımı durdurmuştu. Şimdi artık azaltmaya gidiyor. Bu da dolar cinsi tahvil faizlerini yükseltiyor. Bu yaza kadar bu yükseliş tedriciydi. Trump’ın başlattığı ticaret savaşları ve yaptırımlarla hızlanmaya başladı.
Bu durum, Çin, Latin Amerika, Türkiye, Rusya ve İran’da büyük bir belirsizliğe yol açtı.
Yüksek FED faizleri dolarları mıknatıs gibi ABD’ye geri çekiyor, FED’in baskısı altındaki Japonya ve Avrupa Merkez Bankaları da artık tahvil almayacaklarını ilan etti.
Ancak bu süreç, yeni bir küresel krizin patlayacağı korkusuyla yeniden tersine döndürüldü.
FED’İN TEKRARDAN FAİZ İNDİRİMİ
Trump’ın 2019’un Temmuz’undaki faiz indirimi, 2008’deki ABD merkezli finansal krizden sonra uygulanan “quantitative tightening”, yani parayı kısmanın sonu anlamına geliyor.
Trump’ın dayatmasıyla faizleri indiren FED, Rockefeller ailesine ait Citybank ve Chase Manhattan başta olmak üzere JP Morgan, Goldman Sachs gibi dev finans kurumlarına ait.

ABD finans yönetimi (Wall Street), 2008 – 2018 arasındaki parasal bolluğu, geçen sene sıkılaştırmaya çevirdiğinde tüm dünyada bir panik havası başlamıştı. Batı ile bütünleşmiş tüm ekonomiler, dolarların ABD’ye geri dönmeye başlamasıyla krize girdi. Türkiye, Brezilya, Arjantin ve Avrupa ülkeleri bunu daha çok hissetti.
FED ve Trump’un temmuz faiz indirimi, aslında bir nevi iflas açıklaması oldu. 10 yıllık kriz önlemi yetmemiş, normale dönüş, kriz sinyali ile iptal edilmişti. Parasal sıkılaştırmayla büyük bir yıkım başlayacaktı çünkü. Dev batık ABD şirketleri 2008’den beri devlet destekleriyle yüzdürülüyor. Ve bunun maliyeti de halka ve küresel ekonomiye çıkıyor. 2019 Temmuz’unda yapılan faiz indirimi, faturanın yeniden fakirlere çıkması ve patlamaya hazır finans balonunun daha da şişmesi demek. Bağımsız ekonomistler FED’in kronik hale gelen faiz indiriminin, orta vadede doların sonunu getireceğini söylüyor.
Bugün dünyadaki merkez bankaları 2008’den daha da çok FED’in çaldığı müziğe göre dans ediyor.
1970’lerde Rockefeller kontenjanından ABD Başstratejisti olan Henry Kissinger’in de dediği gibi “Parayı yöneten, dünyayı da yönetir”.
Ancak söz konusu paranın karşılığı olan sağlam bir değer olması şartıyla.
Dolar giderek bu özelliğini yitiriyor.
ESKİ FED BAŞKANI PAUL VOLCKER’İN ‘BAŞARILARI’
1971’de doların altın karşılığından çıkmasının mimarlarından olan eski FED Başkanı Paul Volcker, 8 Aralık’ta 92 yaşında öldü.
Wall Street’e endeksli Amerikan basını ardından methiyeler düzdü.
Onun için “Efsane Başkan” filan dediler.
Oysa Kissinger gibi Rockefeller sülalesinin adamı olan Volcker, 1971’de ABD Başkanı Nixon döneminde Hazine Bakanlığı’ndaki üst düzey yöneticiliği sırasında, Nixon’u “doların altın karşılığı”ndan çıkmasına ikna etmesi ile ünlüydü.

Kissinger’in 1973’te Yom Kippur savaşını organize etmesiyle, kasıtlı başlatılan OPEC petrol ambargosu, doların altından çıkıp petrol karşılığını almasını ve sürekliliğin sağlanmasına yol açtı. Dünyada petrol fiyatları yüzde 400 yükseldi ve hepsi de dolarla alınıp satılıyordu.
Doların tahvile bağlanması ile Wall Street ve City’de oynanan finans oyunlarıyla, 1971 sonrası dünya ekonomisi krizlerden kurtulmadı.
Rockefeller ekibi görev başındaydı anlayacağınız.
Bu arada Volcker’in 1974’te FED New York Başkanlığı yaptığı sırada, Rockefeller’in ünlü Trilateral Komisyonu kurucusu olduğunu da belirtmek gerek. Bir diğer kurucu da yine Kissinger gibi ABD’nin kilit adamlarından Zbigniew Brzezinski idi. Üçüncü kurucu ise fıstık tüccarı Jimmy Carter idi. O da Rockefeller kontenjanından ABD Başkanı seçildi daha sonra.

2 metre sıfır bir santim boyundaki dev Paul Volcker’in ikinci büyük “başarısı” ise 1979’da Başkan Carter döneminde FED Başkanı iken tarihe geçti.
Volcker, Reagan ve Tatcher ile simgeleşen “Neoliberalizm” atağını başlatan kişi oldu.
1979’da FED Faizlerini birkaç hafta içinde yüzde 20 artırarak “Şok Tedavisi” uygulamıştı.
Bu da önce ABD ardından dünyaya yayılan büyük bir enflasyonist krizin başlangıcı olmuştu.
Dolar faizlerinin şok yükselişi, Meksika, Türkiye, Arjantin, Brezilya, Yugoslavya ve Polonya’da devasa ekonomik krizlere yol açtı.
Bu krizler de neticede, çaresiz (ya da darbeci) hükümetlerin neoliberalizme teslim olup, önce gövdelerini (özelleştirme) ardından da bağımsızlık ve bütünlüklerini satmalarına yol açtı.
Türkiye 12 Eylül darbesiyle, renkten renge giren uzun bir faşizm sarmalına kapıldı.
Yugoslavya bu krizle başlayan süreçte kanlı bir şekilde tarihten silindi.
Polonya ise türlü çeşit oyunlarla batının kucağına düştü.
Meksika bugün uyuşturucu kartellerinin devletle savaştığı bir yer haline geldi.
Arjantin ve Brezilya ise aralıksız CIA darbelerinin pençesinde fakirliğe mahkum oldu.
Volcker ise 1987’de FED’den ayrılarak, Rockefeller Vakfı’nın mütevelli heyetine girdi. Bilderberg’in de önde gelen üyesi oldu.
1971 – 1990 arasında onun politikaları sayesinde, dünyada dolaşan dolar miktarı tamı tamına yüzde 2500 arttı.
Bugün bu artış rakamı çok daha fazla ve dünya yeni bir küresel krize doğru dörtnala koşuyor.
Yine bugün, yeryüzündeki her adam, kadın ve çocuk başına düşen borç miktarı ise 32 bin 500 dolar.
Paul Volcker ise bu krizin mimarlarının başında geliyor.
KAYNAKLAR:
https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201912031040745422-kuresel-borc-rekora-kosuyor-kisi-basina-dusen-borc-miktari-32-bin-500-dolar/
İLETİŞİM: [email protected]
bilgilendik sağolun ekonomi toplumun zayıf olduğu noktası