Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…
SİBİRYA’DAN TARİHİN SIFIR NOKTASINA SEYAHAT
Rusya Bilimler Akademisi, İrkutsk Devlet Üniversitesi’nden meslektaşım arkeolog Ekaterina Anatolievna Lipnina geçtiğimiz günlerde bir dizi konferans için Türkiye’ye geldi. Hocamız ile birlikte ilk konferansımızı Koç Üniversitesi KUDENFOR adına, kurucu başkan Amiral Cem Gürdeniz’in nazik daveti üzerine Koç Üniversitesi Rahmi Koç Müzesi’nde yaptık. İçinde arkeologlar da bulunan seçkin bir dinleyici kitlesine hitap ettik.

İstanbul’daki iki konferanstan ilki olan Koç Müzesi toplantımızda Ekaterina Lipnina hocamız Güney Sibirya’ Mal’ta arkeolojik kompleksi hakkında bilgiler verdi. Mal’ta, Rusya Federasyonu’nun Sibirya bölgesinde, Baykal gölü ile Angara nehri arasında bir Paleolitik yerleşmedir. 25,000 yıllık bir tarihe sahiptir. Türk-Altay Kuramı’na göre Baykal bölgesi Üst Paleolitik halkları ‘Arkaik Yenisey-Lena Kültürü’ olarak tanımlanıyor. Gene Kuram’a göre bölge, hipotetik olarak Türkçenin en arkaik biçimini konuşan halkların yurdudur. Baba tarafından “R”, anne tarafından “U” haplo-grubunu temsil eden 25,000 yaşındaki ünlü Mal’ta çocuğunun mezarı bu komplekste bulundu. Literatürde Mal’ta, Buret’ ile birlikte anılır. Buret’ arkeolojik kompleksi ile Mal’ta’yı Angara’nın büyülü, sakin, rüya gibi bir koyu ayırır. Mal’ta ile Buret’ Baykal’ın Kuzey kıyısında karşılıklı birbirileriyle bakışıp dururlar.

Mal’ta yer adının Türkçe-Mongolca mal- (besi hayvanı) kökünden geldiğini başta belirtelim. Mal’ta Üst Paleolitik kültürü kompleksi Belaya nehrinin sol yüksek kıyısında (vadi tarafında) yer alır. Üst Paleolitik Çağ kazıları 1928-29’da M.M. Gerasimov ve arkadaşları tarafından başlatıldı. Aralıklarla 1958’e kadar yürütüldü. İkinci dönem kazılar bu tarihten sonra G.İ. Medvedev tarafından yönetildi. Baykal bölgesi Üst Paleolitik çalışmalarının son yıllardaki patronu Ekaterina Anatolievna Lipnina’dır. Hocamız Baykal bölgesi Üst Paleolitik Çağ araştırmalarını aralıksız sürdürürken 2020-2024 arasında bir oto-yol projesi çerçevesinde Mal’ta arkeolojik kompleksinde bugüne kadar yapılmış en kapsamlı kazıları gerçekleştirdi.

BAYKAL BÖLGESİ YERLEŞMELERİNİN ÖNEMİ
Baykal bölgesi Paleolitik Çağ araştırmaları şu bakımdan önemlidir: Dünya prehistoryasının kalbi orada atar. En erken bulgular konteksti ile birlikte oradadır. Avrupa’da belki biraz daha erken tarihlere ait bulgular elde ediliyor olabilir. Ne ki o tür bulgular tesadüfi örneklerdir. Kontekstinden çoktan kopmuş, nicelikleri gereği kolayca sürüklenebilir, taşınabilir, uzun mesafe yer değiştirebilir ve üstelik tekil örneklerdir. Baykal bölgesinde yüz yıldır birbiriyle bağlantılı ekipler tarafından sürdürülen sistematik arkeolojik araştırmalar dikkate değer bir stratigrafi ortaya koymuştur. Diğer taraftan son yıllarda yapılan genetik analizler bütünleyici bilgiler üretmiştir. Güney Sibirya Paleolitik kültür grubu, antik-DNA analizlerine göre, Baykal bölgesinde ve Kuzeybatıdaki Krasnoyarsk’ta bulunan Üst Paleolitik’e tarihlenen genomların oluşturduğu “Ancient North Eurasians” genetik kümesi ile temsil edilir. Kuzey Kutup kuşağındaki Yana-RHS yerleşiminden gelen yaklaşık 32,000 yıllık 2 genom ise “North Siberians” genetik kümesini oluşturur. Bu iki genetik kümenin ataları 38,000 yıl önce Angara-Baykal bölgesinde yaşamış bir ata topluluktan türemiş olmalıdır. Ayrıntılar ve daha fazlası öğrencim Barış Berkant’ın doktora tezindedir.
Ekaterina Lipnina hocamız konferans boyunca Mal’ta kültürü hakkında her yerde bulamayacağımız bilgileri paylaştı. Eski Sovyet erken dönem kazı teknikleri, yayınlanmamış buluntular, Üst Paleolitik çağ araştırmalarının dünü ve bugünü hakkında ilginç bilgiler verdi. Ben de konuşmanın bölümler halinde çevirisini yapmaya çalıştım. Bu muhteşem bilgi yağmuru üzerine ben de Güney Sibirya bölgesinden taş aletlerin teknolojilerine dair bir sunum yaptım. Sorular-yanıtlar. Yorumlar. Tartışmalar. Güzel bir Cuma günü öğleden sonrasını her yerde bulamayacağımız bir bilgi şöleni havasında yaşadık. Cem Gürdeniz amiralimize, her şey için bir kez de buradan içten teşekkürlerimizi sunmak istiyorum.

İstanbul’da ikinci sunumumuzu, Ön Türk Akademisi’nin Kadıköy Belediyesi, Kozyatağı Kültür Merkezi’nde organize ettiği toplantıda gerçekleştirdik. Akademi başkanı Vedat Köle dostumuza bir kez de buradan teşekkür edelim. Ekaterina Lipnina hocamız bu toplantıda bir öncekini tekrar etmek yerine bu kez Üst Paleolitik taş aletlerin Sibirya’daki bölgesel yayılımı, teknolojilerin kökeni ve çevre kültürlerle olan ilişkileri konusunu içeren ayrı bir bildiri sundu. Genel konu içinde baskı mikro-dilgi (pressure debitage) teknolojisinin yayılımını Zagroslar’a kadar taşıyıp, “…Semih size bundan sonraki aşamayı anlatacak…”, deyip sözü bana bıraktı. Birlikte sunumlar yapıyoruz diye Ekaterina Lipnina hocamızın her konuda bana katılmasını beklemediğimi hemen ilave edeyim. Ekaterina Anatolievna Lipnina’nın, aslında herhangi bir konuda yalnızca benim değil hiç kimseyle aynı fikirde olduğu yoktur. Mikro-dilgi teknolojisi ve uygulamalı çalışmalarının Batı’daki ilk patronları sayılan Fransız arkeologların da hipotezlerine tam olarak katılmadığını burada söylemeliyim. Ki, Marie-Louise İnizan ve Monique Lechevallier vd oluşan amazon takımı, 1990’lı yıllarda Sibirya’ya Ekaterina Anatolievna Lipnina’nın baskı mikro-dilgi malzemelerini görmek, bilgilenmek-görgülenmek için sıraya giren elemanlardır.

SİBİRYA-GÖBEKLİTEPE İLİŞKİLERİ VE TÜRK AKADEMİSYENLERİN BAKIŞI
Ekaterina Anatolievna Lipnina hocamız ta Sibirya’dan kalkıp Türkiye’ye tüm kişisel masraflarını kendisi karşılayarak geldi. NŞA’da böyle bir şey olmaz. Bu bir ilktir. Tekrarlanmazsa muhtemelen sondur. Bu konferanslardan yüz-yüze kimler yararlandı? Bizim ortak izleyicilerimiz. Avrasya bozkır kültürleri arkeolojisine gönül verenler. Özel “Türk-Altay Kuramı” takipçileri. Arkeologlar, tarihçiler. Aydınlar. Üst düzey yöneticiler. Peki, her birine ayrı ayrı davetiye gönderdiğimiz İstanbul prehistoryacıları arkadaşlardan birileri? Katya hoca ha-bire soruyor, akademiyadan kim geldi, kimler gelecek? Çünkü sunumunu ona göre hazırladı. Ben de hiç şüphesiz öyle. O arkadaşlardan ses çıkmadı. Biz izleyicimizden her zaman memnunuz. En baba arkeoloji sunumlarına 15-20 kişi zahmet edip giderken, bizim toplantılarımız 150-200 kişiyle daima izleyici rekorları kırar. Şikâyet etmiyoruz. Sunumlar sonunda Ekaterina Lipnina hoca bana soruyor, konuyla birinci derecede ilgilenen hocalar neden gelmediler? Katya hocaya bunu anlatamadım.
Moskova’da ya da Sankt Peterburg’da bu türde ve bu konseptte bir toplantı olsa biz koşarak gideriz. Kaçırmayız. Merak ederiz. Konunun en üst düzey yetkilisinden güncel bir konuyu ilk ağızdan işitmek önemlidir. Her şey bir yana, tanımak için, tanışmak için gideriz. Peki, neden gelmediler? Katya hocaya bunu anlatamadım. Ama şöyle söyledim: Anlaşılan o ki her şeyi çok iyi biliyorlar. Tabi ki bil-mi-yor-lar. Konferanslarımızın öznesi ‘baskı mikro-dilgi’ (pressure debitage) terminolojisini bile dün bir-bugün iki, biliyorlarsa biliyorlar. Evet, elbette biliyorlar. Taş alet topluluğu içinden ayırmışlar. Bir kenara koymuşlar. Adına da “işlenmemiş” malzeme filan gibi bir şeyler demişler. Ne olduğunu nereden geldiğini, hangi koşullarda orada bulunduğunu zaten bilecek durumda değiller. Yani bilgi çok yeni! Bu bir. İkincisi, kaç yıl oldu bilmiyorum. Kış çalışmaları için birkaç hafta bulunmak üzere Moskova’dayım ve konuyla ilgili makalemizi tamamlıyorum. Aklıma geldi bir ileti attım taş alet uzmanı hocaya, sizin kazılarda baskı malzeme var mıydı diye. Sağ olsun adam döndü hiç değilse. Biliyorum ki var. Ama onay istiyorum. Sözlü görüşmedir, diye makaleye ilave edeceğim. Yok dedi.
Durum bu. Adam tanısa var diyecek de. Bilmiyor. Tanımıyor. Aslında hiçbirimiz bilmiyoruz. Tanımıyoruz. Bildiğimiz tek şey gözle gördüğümüzdür. Elle dokunup hissettiğimizdir. Ölçüp biçtiğimizdir. Hepsi bu. Ama bilmek için çılgın gibi koşturuyoruz. Saldırıyoruz. Özlü bir sözümüz var “…hem kel hem fodul…” diye. Gene Semih agresifleşti diyecekler. Ama her şey ortada değil mi Allah aşkına? Yorumu okuyucuya bırakıyorum. Ve en kısa zamanda, Boncuklu Tarla kazıcısı genç Ergül Kodaş hocanın tüm ilgili arkadaşlar için bir ‘prehistorik arkeoloji kursu’ açmasını şiddetle öneriyorum. Çünkü konuyu o topraklarda sınırları zorlayarak yapan tek kişi odur. En azından benim için bu böyledir. Hiç tanımadığımız o adamın ayağına kadar gidişimiz de ondandır. Onun bilgisine duyduğumuz saygıdandır.

GÖBEKLİTEPE ZİYARETİ VE İZLENİMLERİMİZ
Ekaterina Lipnina hocamız ile konferanslardan sonra Göbeklitepe ziyaretine odaklandık. Güneydoğu seyahati izlencemizde ilk durağımızın aslında Boncuklu Tarla olmasını istedik. Boncuklu Tarla Göbeklitepe kültürü bölgesinin en ilginç buluntu yerlerinden biridir. Ve birkaç yıldır yakından ilgileniyoruz. Hem erken malzemesi ve çevre-kültürlerle olan ilişkileri, hem malzemenin düzenli ve bilinçli yayınları bizi o yöne çekiyor. Mardin Müzesindeyiz. Müdür ve çalışan arkeolog arkadaşlar ile öğle üzeri keyifli zaman geçiriyoruz. Nefis çaylar. Ve Katya hocanın tutkunu olduğu Türk kahvesi ikramının arkası kesilmiyor. Meslektaşlarımıza candan teşekkürlerimizi bir kez de buradan gönderelim.

Bu arada Boncuklu Tarla konusu açılıyor. Biraz uzak olduğunu öğreniyoruz. Olsun. Görmek istiyoruz. Ergül hoca ile tanışmak istiyoruz. Arkadaşlar Ergül hocayı arıyorlar. Adımı veriyorlar. O da yeni başladığı Uluköy mağara kazılarından dönüyormuş. Ayrılmasın hocalar, hemen geliyorum, diyor. 30 dakka içinde Boncuklu’nun kazıcısı Doç.Dr. Ergül Kodaş hocamız Müzede oluyor. Adamla tanışıyoruz. Biz zaten yayınlardan tanıyoruz kendisini. O da bizi, diye düşünüyorum. Yaptığı yayınların hepsini zaten taramışız. O nedenle oradayız. Tanımak, tanışmak için. Ama o bizden önce davranıyor. Sağ olsun. Bu geleneksel dostça davranışını Katya hocayla hoş karşılıyoruz, bir kenara koyuyoruz. Lisansta Hacettepe’den Metin Özbek’in, master ve doktorada da yukarıda adlarını verdiğim bizim Fransız elemanların öğrencisi oluyor. Daha ne olsun. Adam bilgi dolu. Malzemeyi biliyor. Kuzey Irak’ı tanıyor. Mezopotamya’yı biliyor.
Geldiği yer, çalıştığı adamlar nedeniyle de öyle olmalı zaten. On yılda yirmi kadar kazı yapmış o bölgede. Yayınları anlaşılır. Ne yaptığı, nasıl yaptığı, her şey net ve açık. Daha önce onun baskı malzeme ile ilgili makalesini okumuştuk. Şimdi yenisi geliyor hocam, diyor. Harika haber. Bu konuda zaten taş tepeler denilen çevrelerde de bence tek adam. Ergül muhteşem. Adam aldı bizi, bırakın arabanızı, ben sizi götürürüm, diyerek yeni başladığı Kızıltepe Uluköy Paleolitik mağara kurtarma kazılarına götürüverdi. Yeni başlamışlar. Açılan açmaları, çıkan malzemenin bir kısmını gördük. Ekaterina Lipnina hoca ile uzun uzun Fransızca konuştular. Cin gibi. Bilgi dolu. Olduğu gibi. Kara-kuru adama bakarak, onun yapamayacağı hiçbir şey yok, diye düşünüyoruz. Umarım genç Ergül o bölgede daha uzun yıllar çalışır. Bilgi üretir. Örnek olur. Umarım bu adamı kaçırtmazlar. İşte notumu da düştüm!

Bu arada müze ziyaretleri dışında, Göbeklitepe alanını da sırf Katya hoca istiyor diye gidip gördük. Daha şehirden çıkmadan yolu bulmak için araba içinden dört yönden levha aradık durduk. Yanlış yöne saptık. Tekrar döndük. Baktık. Sonunda birine sorarak doğru sapağı bulabildik. Ve nihayet ulaştık. Arabaları park ettik. Bir yanda yönlendirme ofisi, diğer yanda ören yerine çıkan yol. Ve yukarı çıkan servis otobüsleri. Buraya kadar her şey anlattığım gibi. Kötünün iyisi. De hani tarihin sıfır noktasıydı? Hadi be! Yok öyle bir şey. Sıfır noktası özel bir yer olur. Burası resmen dağ başı. Beş tane dikilitaşı örten bir kurgan. Hepsi o. İnsanların kazıklandığı bir kapan adeta. Özel şirkete devredilince bir turist biletinin fiyatı oluyor size bin (1,000) TL. 25 dolar nedir ya? Ne satıyorsunuz arkadaş 25 dolara? Günlerce gezseniz bitiremeyeceğiniz Hermitaj’a girişin en yüksek tutarı 250-TL karşılığı rubledir. Kuruş fazla değil. Louvre’u hiç görüşmeyelim: Göbekli biletinin tutarına bir de Seine nehri şehir gezisi dâhil edersiniz. Tabi Katya hocaya çaktırmadık öfkemizi. İdare ettik.
Sibirya’dan Doğu Anadolu’ya seyahatimiz Göbeklitepe gezisiyle sona erdi. Ve biz tekrar Diyarbakır’ın yolunu tuttuk. Diyarbakır’da ta baştan beri bizi karşılayan, ağırlayan dostlarımızla surları gezdik. İnsan içine karıştık. Şehrin nefis kokusunu beynimize-belleklerimize kazıdık. O akşam saatlerinde kalkacak uçağımıza yetişebilmek için koştur koştur havaalanına gittik. Dostlara ve şehre veda ettik. Bir sonraki gelişimize kadar elbette.

GÖBEKLİTEPE Mİ, GÖBEKLİ TEPE Mİ?
Önemsizmiş gibi görünen bir not: Antik yerleşmelerin adları ilk gün anıldığı/yazıldığı gibi anılır yazılır, gider. Örneğin Alaca Höyük böyledir. Onu bitişik yazamazsınız. Yazarsanız hocanızdan fırça yersiniz. Çatalhöyük bitişik yazılır. Ve bu böyle gider. Göbeklitepe kazıcıları ören yerini Göbekli Tepe diye andılar, yazdılar. Ve bu böyle gidecek diye düşündüler, düşündük. Göbeklitepe’ye dair bilimsel makaleler ki onları ancak mercekle ararsanız bulabilirsiniz -Ergül’ün son beş yılda yaptığı yayınların bile sayısı Göbeklitepe’nin zoraki yazılarından fazladır, niteliklidir, içerik doludur-, o yazılarda kural olarak ören yerinin adı ayrı yazılır. Urfa’ya girişten itibaren az sayıdaki ören yeri levhalarında ad bitişiktir. Hatta ana yoldan o noktaya sapan yol boyunca levhalardaki yazılış bitişiktir. Bir tek levha hariç. O da muhtemelen kazılar sürerken kazıların sahibi Almanların yazdırdığı bir levha olmalı. Dikkatimden kaçamaz. Peki, kural neden burada tutmadı? Çünkü o ören yeri tanımı artık halka mal oldu da ondan. Halk onu bitişik kullandı. Bunu değiştirmek mümkün mü? Elbette hayır. O nedenle, bu detaylara o kadar dikkat eden bir arkeolog olarak ben bile onu bitişik yazıyorum.
Emeğinize sağlık güzel bir yazı olmuş ancak hızlı hızlı okuduk, kısa geldi ancak dinamik.Tramvay seyahati uzunluğunda.
Çok teşekkürler.
Bir Rus araştırmacıyı ülkemizde konferans vermek üzere getirmeniz ve onu kendi bilimcilerimiz ile buluşturmanız çok değerli bir girişim.
Kutlarım.
1000 yıllık mal sözcüğümüzü de moğolcaya bağladınız ya, diyecek bir şey bulamıyorum.
mal, Türkçe-Mongolcaymış falan. Bir ingiliz profesörden asla sözcüğün kökeni almanca olsa bile şöyle bir yazı bulamazsınız: fish, İngilizce-Almanca!
fish’i doğrudan ingilizce olarak yazar hatta kökenine değinmez bile!
Çok bilen arkadaş, İngilizce ile almanca aynı dil ailesi içinde kardeş dillerdir. Türkçe ile Mongolca arasında ise kayınbilader düzleminde bile bir akrabalık ilişkisi yoktur. Mongolca ayrı Türkçe ayrıdır. Merak edersen Türklerin Prehistoryası diye bir kitap var. Bak oraya.
“Mongolca ayrı Türkçe ayrı” vb. diyorsunuz, birdir diyen mi oldu! okura çok bilen arkadaş diye hitap edilmez. aksi takdirde aynı hitap biçiminde yanıt alırsınız ki ben bunu yapmayacağım. Ayrıca sen demişsiniz, siz demek isterken yazım yanlışı yapmışsınız sanırım! Asıl konu ise Kitap önermekle olmuyor o iş, ne hikmetse konu türklere gelince herşey başkasından türk kültürüne geçmiş öylemi! Yazdığım yorumdaki örnek yalnızca almanca-ingilizce ilişkisi değil, örnek Türk kültürü hakkında yazan birinin Türklerle ilgili biligilerde çarpıtmaya gidebilecek yazım üslubu kullanmasına dairdir. Tekrar edeceğim bu yazım üslubunu bir ingiliz prof’ta asla göremezsiniz ama sizin yazınızda görüyoruz. Dediğim gibi ne hikmetse konu türklere gelince herşey başkasından türk kültürüne geçmiş gibi yazılıyor. Sizin buradaki yazınızda da bu açıkça görülüyor!