Hani hepimizin bildiği bir örnek vardır. Köpek adamı ısırırsa haber değeri yoktur; ama adam köpeği ısırsa bu haber olur.
Nihat abinin yıllar öncesini anlattığı bir programı vardı. Hani hastanede herkesin eline ne geçerse çaldığı. Hatta adamın biri hastanede çöpe atılanları toplayıp kendine bir ev bile yapmıştı. Dün Kızılay Başkanının açıklamalarını dinlerken aklıma o hikaye geldi. Devlet o gün bugün sahipsiz. Kim, neresinden ne tutarsa koparıp götürüyor. Bu adamlar da 8 milyon doları hiç etmişler. Vergiden kaçırmışlar. Uzun yıllardır değişen hiçbir şey yok dedim kendi kendime.
Artık açık ve net ortaya çıktı ki Türkiye’nin iflasının bir haberi değeri yoktur. Aksine Türkiye iflas etmezse bu haber olabilir. Çünkü ilginç olan, hayatın doğal akışına uymayan Türkiye’nin iflası değil; iflas etmemesi olacaktır.
Çocukluğumuzda Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden gelen akrabalar anlatır biz de dinlerdik. Almanya’da herkes sabah 5’de kalkıyor.
Fransa’da kırmızı ışıkta kimse geçmez.
Hollanda’da kimseyi rüşvete ikna edemezsiniz gibi hikayeleri duymayanımız kalmamıştır.
Ne kadar çalışkan, ne kadar dürüst, ne kadar kanunlara bağlı insanlar değil mi? Elbette öyle değil. Çünkü mesele sistem meselesi.
Adamların kurduğu sistem de insan denen aciz varlık rüşvet almak istese de alamıyor, kırmızı ışıkta beklemek istemese de beklemek zorunda kalıyor. Vergiden kaçınmak istese de bunu yapmaya kalkışamıyor. Çünkü bunu yapmak cesaret ister.
Aslolan şu ki insan, her yerde insan. Kimse kimseden daha zeki, daha çalışkan, daha dürüst değil. Mesele sistemde bitiyor. Adam devlete vergisinin ödenmesi gereken 8 milyon doları iç edip, Almanya’da televizyona çıkıp bunu anlatabilir mi? Peki Amerika’da?
Biz bu adamlarla sözüm ona mücadele ediyoruz ve erkeksiniz teker teker gelin ulan diyoruz. Sanırım bizimle dalga geçiyorlardır. İş yumruklaşmaya varırsa elbette hepsine yeteriz; ama adam karşına çıkmıyor ki. Uzaktan tokat atıp duruyor.
Bir kere üretemiyoruz. Birileri “İşçiler sokağa insin. Bu kış devrim yapıyoruz” dese vallahi sokağa inecek işçi kalmamış durumda. Herkes işsiz. Herkes canının derdinde.
Şimdi soruyorum size:
Bu kadar açığı olan, canlı yayınlarda vergiden nasıl kaçıldığının anlatılabildiği, bu kadar çok işsizi olan, bu kadar çok problemi olan bir rakibimiz/düşmanımız var mı?
Ve bütün bu rezaletler sonucu başımıza açtığımız belalardan hala hiç utanmadan Allah’a sığınıyoruz. Halbu ki Allah’ın emirleri çok açık: “Sizin için çalıştığınızdan başkası yoktur” diyor örneğin. Boğazınıza kadar yolsuzluğa batıp, tembellik içinde debelenip sonra benden yardım beklemeyin diyor. Anlayan kim? “Boş kaldığınız zaman hemen başka bir işe başlayın” diyor. Anlayan kim?
Uzun yıllar İsveç’in İstanbul elçiliğinde üst görevlerde bulunmuş ve Osmanlı’yı 7 ciltlik dev bir eserde incelemiş olan D’Ohson, 1790 Osmanlıyı anlatırken şöyle diyordu: “Reis dedikleri kaptanlarının bazısı pusula kullanmayı bilmez, harita kullanmaz. Her yıl Karadeniz’de birçok tekne kaybolur gider. O zaman ‘kaderin cilvesi’ derler.” 1790’dan bu yana değişen hiçbir şey mi olmaz?
Sizinle istediğiniz şeyin üzerine iddiaya girebilirim. Devleti çarpabildiğiniz kadar çarpın. Halkın parasını yiyebildiğiniz kadar yiyin. Bu ülkede 2 yıldan fazla hapiste kalmanız imkansızdır. İyi bir avukatla da onu da yatmazsınız.
Sonuç olarak bu kadar sahipsiz, bu kadar horlanmış, bu kadar yalnız bir ülkenin iflasının mı haber değeri vardır? Yoksa iflas etmemesinin mi?
Kimsenin düzeltmeye talip olmadığı aksine yarışın “Onlar yemesin biz yiyelim” çizgisi üzerinden gittiği bir sistem maalesef çökmeye mahkumdur.
Evet; “Fiş almasak kaça olur abi?” sistemi çökecek. Ancak kimse ümitsizliğe kapılmasın. Yenisini kuracak olanlar hazır ve nazır bekliyorlar.
1
Çok güzel bir yazı tebrikler.
İlave etmek istediğim bir tek husus var, o da;
İnsanın böylesine hayatın öznesi olduğu, doğayı bile kontrol ettiği bir dünyada, düzenin kokuşmuşluğunun sebebi de insandır. Yani vatandaş… “Yok tayyibin karşısına İmamoğlunu çıkarır, Gül’le Babacan’ı tokuşturur, yüzde bilmemkaç kürt oyunu da buna eklersek..” hesapları ile, aynı düzenin sadece oyuncularını değiştirerek başarılı olunamayacağı gibi, vatandaşların “onlar yemesin biz yiyelim” zihniyetlerini değiştirmeden, düzeni kökten değiştirerek de başarılı olamayız.
“Vatandaş/yurttaş” sözcüğü çok önemlidir, çok derin ve değerli anlamlar ifade eder.
Özetle; Bir ülkede yaşayan ve o ülkenin rejimini, kanunlarını ve kurallarını özümsemiş, kendisini o ülkede yaşayan her bir insanla -ne bir eksik, ne bir fazla- EŞİT gören ve bütün diğer vatandaşlara SADECE VE HERŞEYİN ÜZERİNDE VATANDAŞLIK BAĞIYLA bağlı olan insan demektir.
Öyle kendisini bir ırk, etnik köken, din, mezhep, hemşehrilik üzerinden ifade eden hiç bir birey kategorik olarak vatandaş olamaz. Vatandaşın olmadığı yerde milletten söz edilemez. İnsanlarının “vatandaş” olmadığı hiç bir düzenin de ayakta kalması mümkün değildir. İşte böyle bizim gibi, bireylerin vatandaşlık dışında kendilerini bağlı hissettikleri her bir aidiyet üzerinden bin parçaya bölünürsünüz.
Atatürk ümmetten birbirlerine vatandaşlık bağıyla bağlı bir Türk Milleti yaratmaya çalıştı. Ancak maalesef onun ölümüyle birlikte bu kavram özellikle din ve mezhepler üzerinden tahrip edildi. Geldiğimiz noktada kaç parçaya bölündüğümüz de herkesin malumu.
Bu durumun bana düşündürdükleri şunlardır;
Demek ki insan toplulukları, “bir kurtarıcının önderliğinde” ve hiç de hak etmeden elde ettikleri özgürlüklere ve kazanımlara sahip çıkmada pek hevesli davranmıyor. Bizim Cumhuriyetimizin kuruluşu ne yazık ki, bir “Fransız İhtilali” değildi. Ateşi iliklerine kadar hissedip, birlikte savaşarak, ortak değerler üzerine kurdukları cumhuriyetin coşkusunu yaşayan vatandaşlar yaratamadı.
Sonuç olarak; Eğer “çöken sistemin yerine yenisini kuracak olanlar” bizlersek, çöküş ve kuruluş arasında bir büyük hesaplaşmayla, kurulacak yeni düzenin “vatandaşlarını” yeni baştan yaratmamız gerektiğini bilelim. Bu aşamada, bu ülkede yaşayan her bir bireyin şapkasını önüne koyup, bundan sonra birlikte yaşamak isteyip istemediğine veya kiminle ve nasıl bir düzende birlikte yaşamak istediğine karar vermesi gerekiyor.
Ve eğer biz kuracaksak bu kez, yıkılmış olan düzenin enkazı altından kurtaracağımız her bir bireyin, sonradan caymayacak şekilde “bizim önderliğimizde ve bizim kurallarımıza göre” yaşamak istediğinden emin olalım.
2000 yılı ocağına ne kadar benziyor.O zaman da borsa rekor kırıyor dolar düşük faiz düşük şahlanıyordu ekonomi.Fakat o zaman halk borçlu değildi.Şimdi eyvah eyvah arjantinin o zamanki hali gibiyiz.Arjantinde bush un kankisi başkan El turco vardı.Daha sonra belgeselini yapmışlardı YAĞMA ANILARI diye
İnsan her yerde aynı yerinde tespit .Sistemi kurduktan sonra insan seve seve uyuyor o sisteme .Kaçışın yok ,tolerans yok.