Yavuz Alogan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Bakış açıları

Bakış açıları

featured

Yavuz Alogan yazdı…

Bakış açınızı değiştirmeniz baktığınız nesnenin niteliğini değiştirmez. Nesnenin yerini ya da ona baktığınız yeri değiştirerek bakış açınızı değiştirebilirsiniz. Nesnenin yerini değiştirirseniz insanların ona bakış açısını değiştirmiş olursunuz. İnsanların yerini değiştirirseniz nesne olduğu yerde kalır, insanların bakış açısı değişir. Ancak bütün bunlar nesnenin niteliğini değiştirmez.

Elbette ışık da önemli. Nesneyi karanlık bir yere çekerseniz, insanların bakış açısı değişmez fakat nesne gözden kaybedilmiş olur.

Fakat nesne çiğ bir ışık altında olanca çıplaklığıyla bir kez görülmüşse, nesnenin ya da insanların yerini de değiştirseniz, ışığın kaynağını yok ederek ortamı karanlığa da boğsanız fark etmez. İnsanlar onu kısa süreliğine de olsa görmüşlerdir. Bakış açıları farklı da olsa nesne insanların belleğine kazınmıştır. Niteliği fark edilmiştir.

AKP’nin ele geçirip yirmi yıldır kullandığı Devlet’in gerçek niteliği Sedat Peker’in sayıklamayı andıran açıklamaları sayesinde fark edilmiştir. Nesne, geri dönüşü olmayan bir süreç boyunca, olanca varlığıyla, retrospektif olarak (geriye/geçmişe doğru) anlaşılmış, işleyiş mekanizması görülmüştür. Her ne yapılırsa yapılsın nesnenin gözün retinasında bıraktığı iz, insan belleğinde edindiği yer artık değiştirilemez.

Hangi açıdan bakarsanız bakın tekerlekleri kırılmış, yağmacı bir yandaş burjuvazi tarafından içi yağmalanmış, koruyucu tamponları, şeffaf camları sökülmüş, aküsü çalınmış, döşemeleri parça parça koparılmış bir Devlet arabası görürsünüz. Arabanın üstüne çıkıp nutuk atanların sözleri artık inandırıcı değildir.

Elbette yeniden saflaşmalar, geçici ittifaklar, çatışmalar, tasfiyeler, belki kanlı boğuşmalar olacaktır. Siyasî toplumun her bir unsuru kendi bakış açısına göre vaziyet alacak, geniş halk kitlesi ise muazzam paralara hükmeden silahlı güçlerin Devlet katında sürdürdükleri çatışmayı izlemeye, taraf tutmaya zorlanacaktır.

Halk nesnenin niteliğini anlamış, onun nasıl bir şey olduğunu ve ne yaptığını görmüştür. Ayrıntıları göremez, çeşitli unsurların birbiriyle olan bağlantısını, üst ya da alt akıl gibi şeyleri elbette bilemez. Kimin ipinin kimin elinde ya da kimin elinin kimin cebinde olduğunu, kimin doğru ya da yalan söylediğini, doğrunun içinde ne kadar yalan, yalanın içinde ne kadar doğru olduğunu anlayamaz. Biz de anlayamayız. Fakat nesnenin niteliğini anlamış olmamız yeterlidir. Gerisi spekülasyondur. İnsanlar bilgi birikimine, duygu durumuna, siyasî ve sosyal müktesebatına göre vaziyet alacak; kimi kuyruğunu, kimi hortumunu, kimi kulağını tuttuğu fili tanımlamaya çalışacaktır. Fakat filin, yani nesnenin olanca cüssesiyle orada durduğu ve zarar vermekte olduğu, üretilen bütün değerleri hortumladığı konusunda hiç kimse şüphe duymayacaktır.

Bundan sonrası için iki ihtimal var.

Saray nesneyi başka yere koyarak insanların bakış açısını değiştirir ya da nesneyi aydınlatan ışığı kesebilir; taşeron niteliğindeki mafya örgütlerini geri çekip bir kısmını tasfiye eder, birkaç günah keçisi yaratıp cezalandırır, siyasî partilerin içinden yükselecek sesleri şantaj ve tehditle baskı altına alıp susturur ve kendi rejimini yeniden kurarak iktidarını güçlendirir, böylece nihai hedefine giden yoldaki engelleri kaldırmış olur.

Bütün veriler ve onları çevreleyen koşullar dikkate alındığında, Saray bunu ancak Atlantik sistemiyle bütünleşmesi, kendisini tıpkı BOP eşbaşkanlığı zamanındaki gibi onun iktisadî ve askerî uzantısı olarak yeniden tanımlaması şartıyla yapabilir. Bu durumda Türkiye ABD-İsrail’in dümen suyunda yol alan, demokrasisi göstermelik tipik bir Ortadoğu Sünni diktatörlüğü olarak yoluna devam edecektir. Siyasî iktidarın tam da bu yolda hızlanmaya çalıştığı açıkça görülmektedir.

Bu ihtimalin gerçekleşmesi Saray’da kimin oturacağından bağımsızdır. Küresel sistem derinlemesine nüfuz ettiği Türkiye’de rahatlıkla at değiştirebilir. Mevcut atı vurabilir, kapatabilir, çayıra salabilir. Seçimle ya da aile içi veya dışı darbeyle iktidara gelen bir başkası Saray’a yerleşebilir.

Sivil toplumun yok edilmesi, siyasî toplumun dışarıdan düzenlenmesi, sendikaların ve meslek kuruluşlarının etkisizleştirilmesi, halk ile yasama organı arasındaki organik bağların koparılması ve bütün erklerin sivriltilmiş bir Başkan’a bağlanması, emperyalizmin komplo ve operasyonlarla bu sivri ucu yönlendirmesini ya da gerektiğinde değiştirmesini kolaylaştırmıştır. Tekerlek ya da şişe olduğu gibi kalır, sibop ya da mantar gerektiğinde değiştirilir. Parlamento üstü başkanlık rejimi bu türden operasyonlara uygun bir mekanizma yaratmıştır.

İkinci ihtimal, toplumun en ilerici kesimlerinin bir Kurucu İrade oluşturması, ortaçağ kurumlarını, mafya örgütlerini tasfiye ederek onları mülksüzleştirmesi, en kilit sektörlerden başlayarak özelleştirilmiş olan bütün teşekkülleri kamulaştırması, planlı ekonomiye geçerek yeni bir iktisat programı başlatması ve nihayet bir Kurucu Meclis toplayarak yeni bir anayasa yapması; böylece, kâğıt üstünde kalmayan, adını hak eden gerçekten laik, demokratik bir sosyal hukuk devletinin uzun vadede kurulmasıdır.

Kurucu iradenin gökten zembille inmeyeceği açıktır. Yurtsever cesur savcılar, hukukçular, öğretim üyeleri, sendikacılar, parti üyeleri, emekli askerler ve diplomatlar mutlaka öne çıkacaktır. Önderlik kitle hareketini öncelemeli, onun içinde olmalı ve hareketin örgütlenmesini, hedeflerinin belirlenmesini sağlamalıdır. Bunun önşartı sokağın dokunulmaz bir alan olarak ele geçirilmesi, bütün taleplerin oradan yükselmesidir. Toplanma ve gösteri hakkı kullanılmayı beklemektedir.

Kitlelerin anayasal demokratik haklarını kullanarak seslerini yükseltmedikleri, taleplerini ve görüşlerini toplu açıklamalarla ortaya koymadıkları koşullarda mevcut rejimin değişmesi, parlamentonun güçlendirilmesi, yargının bağımsızlaşması kesinlikle imkânsızdır. Olağanüstü dönemler olağanüstü kadroları ve uygulamaları gerektirir. Yenilenme talebini kendi bağrından çıkaramayan toplum kaderine razı, Saray Devleti ise dış güçlerin oyuncağı olur.

Bu iki ihtimalin arasına, her birini önceleyen süresi belirsiz bir kargaşa olasılığını yerleştirmek gerekir. Gâvurca “limbo” (ne yana devireceği belli olmayan bir tümsekte durma hâli) ya da “interregnum” (eski olanın yıkıldığı ama yeni olanın ufukta görünmediği ara dönem) beklenmelidir. Bu dönemi, olup bitenleri aval aval seyrederek ya da sosyal medyada eğlenerek değil, toplumun en ilerici kesimlerinin devrimci bir ruhla mayalanması için çaba göstererek aşmak gerekir.

Bu saatten sonra hiç kimsenin yönetenlerin bakış açısıyla bakmak, demokrasi ve hukuk varmış gibi davranarak yere tebeşirle çizilen dairenin içinde oynamak gibi bir mecburiyeti yoktur. [email protected]

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 Yorum

  1. Bizimki gibi ülkelerde bütün mesele aslında basit, halkların durumlarını iyileştirmek için ortaya konacak plan ise tam tersine bir o kadar karmaşıktır. Halkın beklentisi-bir avuç insan dışında- daha müreffeh bir hayat ve gericiliğin fırsat buldukça yeni alanlara hamle yapan unsurların tasfiyesidir. Daha müreffeh bir hayata kavuşmak müthiş zorluklar içeriyor; daha fazla kazanmak için piyasanın hakim güçlerine daha fazla bağlanmak dışında başka bir seçeneğe neredeyse geçit ver(il)miyor. İşte bütün iş burada: dünya ekonomisine eklemlenirken en az zararla kurtarmak için hangi yoldan gidilecektir? Görece geri kalmış ülkeler piyasanın oyun kurucularına direnç gösterebilmeyi neredeyse istisnasız olarak daha katı yönetim ve araçlarla sürdürüyorlar. Günümüz dünyasında sömürüye karşı savaş bir biçimde totaliterleşmiş ( bazen din üzerinden, veya kastlar, oligarklar veya tarihi henüz belli olmayan sosyalist toplum için işe girişmiş yönetimler) bir hüviyete bürünmüştür. Bu totaliter ve ben yaptım olducu anlayışın sürdürülmesi için gerekli yakıt ”emperyalizme savaş” paradigmasından sağlanıyor ve ana argümanı batı aydınlanmacılığının dünyada adaleti sağlayamadığı ve rasyonel düşüncenin esasında güçlü olanın sömürme aleti olarak işlev gördüğü savı üzerine temellenmiş durumda ve buradan da yürüyor. Görece geri kalmış ülkelerde karşımıza çıkan manzara budur. Geri kalmış bir ülkede aydınlanma değerleri ve aklın yeniden umut haline gelmesi yakın tarihimizde yaşanan iki örnekten dolayı kötü bir kondüsyondan bir türlü kurtulamıyor. Serbest piyasanın insanın özünü yok etmeyi hedef alan üretim-tüketim tarzının alternatifi olan sosyalist sistem başarılı olamadı. İkincisi yağmacılara karşı bağımsız bir ulus yaratma ve modern bir devleti sağlama alma gayretleri yine serbest piyasanın çetin koşullarında onulmaz yaralar aldı. Bu şartlarda batının insan erdemini önceleyen mekanizmalarını edinmek ama aynı anda; hakka ve adalete sıra gelince materyalist bir tavra giren modern devletlerin yıkımına karşı mücadele vermek gittikçe zorlaşmış görünüyor. Ve günümüz dünyası bu kötü statüko bataklığına bilerek batmış durumdadır; emperyal egemenlerin sürekli azarladığı, mücadele verdiğini savunan otokratların içte ve dışta sürekli yeni şeytanlar ürettiği bir dünya bu. Ve geniş yığınların kurtuluş yolu olarak her seferinde, muhafazakar düşünceye (esasında aklın nizamiyenin girişinde bırakıldığı bütün yöntemler demek daha doğru) modernizmden daha fazla boş alan bıraktığı bir dünya. Ve bu şartları yerine göre manüple suretiyle yöneterek kendi hakimiyetini durmadan pekiştiren serbest piyasacı sistem. İş sanıldığı kadar basit değil, yeni analizlere ihtiyaç kesin ve bunun birinci şartı korkmadan özeleştiri yapmak ve fikri olan herkese özen göstermek.

  2. nietzsche yaşasa devlet öldü derdi.

  3. sayın alogan biraz nostalji olsun diye aşk ıstıraptır 1953 atıf yılmaz filmini seyrediyorum. ben doğmadan 2 yıl önce çekilmiş. muzaffer tema ve dehşetli güzel bir ayten alpman.. size iki şey anımsatmama izin verin. bora ayanoğlu şarkısı: [güllerin] döküldü yaprakları mazi denen o bahçeye. ve mevlana: Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Yani artık demokratik devrim (MDD hareketi), Kemalizme dönüş, 27 mayıs tekrarı falan boş. kuzey kore liderinin dediği gibi sosyalizm ve emperyalist kapitalizm iki seçenek. üçüncü yol yok. insanlık geçmişe ait güzel şeyleri gelecekteki güzel şeylerle artık sadece dolaysız, hemen şimdi sosyalizm ile bağlayabilir. yoksa yok olacağız. kapitalist olmayan yol, nehru, nasır falan bitti. maalesef kemalizm de bitti. ittihat terakki, jön türkler artık sadece geçmişe ait. çıplak acil hemen şimdi sosyalizmden başka yolumuz yok. ne dersiniz belki de troçki zamanıdır. dünya devrimi zamanı.

  4. Önemli bulduğum bir ekleme: Mehmet Eymür’ün, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’e mektubu, Ek-16’da. Eymür mektubunda; Emniyet İstihbarat Daire Eski Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı’nın PKK’lı itirafçıları örgütlediğini ve faili meçhul cinayetlerde kullandığını iddia ediyor. Yeşil’in kaburgalarını kırıp kendisine teslim eden eski Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ı eleştiriyor ve şikayet ediyor. Bazı faili meçhul cinayetlerin bilinen faillerini anlatıyor.
    “PKK’lı itirafçıların başında olan kişi, faili meçhul cinayetlerde onları kullanan kişi Rapor’a göre Mehmet Eymür’ün kendisi. 2003’ten beri Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) amiri Mehmet Eymür’dür. Rapor, faili meçhullerde, “birkaç yüz kişiden ibaret olmalarına rağmen itirafçılar, yaptıkları itibarıyla bir numaradırlar” diyor. Yazar Musa Anter, Bnb. Cem Ersever, MİT’e çalışan iki İranlı Aksar Simitko ve Lazım Esmali vb. onlarca cinayet.
    MİT, ‘Yeşil yaptı’ diyor. Mehmet Eymür’den habersiz mi?

  5. 28 Mayıs 2021, 15:17

    Bir sonraki yazınızda bu beklentinizi gerçekleştirecek olan halkın da tahlilini yaparsanız sevinirim. Kim sokağa çıkacak? Nasıl örgütlenecek? Liderlik nasıl oluşacak? Vs…

  6. Tebrik ederim sayin Alogan. En cesur ve akilci yazarlardan birisiniz. “Saray bunu ancak Atlantik sistemiyle bütünleşmesi, kendisini tıpkı BOP eşbaşkanlığı zamanındaki gibi onun iktisadî ve askerî uzantısı olarak yeniden tanımlaması şartıyla yapabilir” cumleniz gercegi ortaya koyuyor. Iktidar bay Biden geldiginden beri ABDnin dumen suyuna gitmektedir ve hatta Veryansin’da cikan bir habere gore AKPnin SETA Genel Koordinatörü neredeyse acikca ABDnin Turkiye’yi Rusya’ya karsi kullanmasini onermis. Bu durumda acaba sayin “vatansever” Doktor Dogu Perincek AKPnin her dedigine “devrim” dedigi gibi bunuda devrim olarak adlandirir mi? Cunku bugun kendisine sorarsaniz, ABD karsiti Avrasyaci, Ruscu, Cinci vesaire, vesaire. Gorecegiz, ama ruzgar gulleri hep ruzgarin estigi yone donerler, tabiatlari geregi. Saygilarimla.

  7. Ellerinizden öperim.

  8. 28 Mayıs 2021, 10:44

    Anlayisima gore, bilimsel bir yazi. Millet’in gelecegini eline alabilmesi noktasinda yeterli onder kadro eksikligi nedeniyle, ikinci durum yerine, ucuncu sikki (ne yazik ki) daha buyuk olasilik gibi gormekteyim. Umarik eksik bilgim nedeniyle boyle dusunmekteyimdir.

  9. Yazınız çok güzel , sizinde söylediğiniz gibi bizde hazır
    bekliyoruz.Türk millet bunuda başaracaktır inş.

  10. 28 Mayıs 2021, 06:56

    Atanın partisi, emekçiler , Ey Türk gençliği ! filan diyeceğim ama…… hayal kuruyorum galıba.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!