Sovyetler Birliği savaşta yenilmedi. Tarihte belki de ilk kez bir imparatorluk kendi yönetici bürokrasisinin bilinçli kararıyla dağıldı.
1922’de Rusya ve Transkafkasya (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) Federasyonlarının imzaladığı bir anlaşmayla kurulan SSCB, 1991’de Minsk yakınlarındaki Belovej ormanında Rusya Federasyonu, Belarus ve Ukrayna Cumhuriyeti’nin imzaladığı bir anlaşmayla sona erdi.
İKİ ÇÖZÜMLEME, BİR GERÇEK
Devlet’in içe doğru çökerek dağılmasına yol açan sebepler hakkında sayısız çözümleme yapıldı.
Batılı yorumcular merkezî planlamanın başarısızlığından, sistemde reform çabalarının ülkeyi kapitalizm ve serbest piyasa yönünde zorlamasından, ABD’yle girilen silahlanma rekabetinin (ve uzay yarışının) kaynakları tüketmesinden, Afganistan’ın işgalini izleyen savaşa (1979-1989) vekâleten müdahale eden ABD’nin zaferinden ve bunun ülke yönetiminde yarattığı moral bozukluğundan, Doğu Avrupa halklarının merkezî Sovyet devleti tarafından sömürüldükleri ve baskı altında tutuldukları gerekçesiyle Macaristan’dan (1956), Çekoslovakya (1968) ve Polonya’ya (1981) kadar isyan etmelerinden, hatta insan tabiatının sosyalizme uygun olmadığından söz ettiler.
Sosyalist yorumcular ise SSCB’nin gayet sağlam göründüğü geçmiş dönemlerden başlayarak, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalist devrim olmadıkça az gelişmiş tek bir ülkede sosyalizmin nihai olarak kurulamayacağından, devlet bürokrasinin işçi sınıfından koparak yozlaşmış bir tabaka ya da “nomenklatura” denilen ayrı bir sömürücü sınıf oluşturduğundan, üretim ilişkileri açısından sistemin sosyalist değil devlet kapitalizmi olduğundan, merkezî planlama sistemine piyasa ilişkilerini kısmen katma çabalarının (Liberman Reformları, 1960’lar) kapitalizme giden yolu açtığından, Stalin’den sonra partiye hâkim olan Huruşov’un izlediği “revizyonist çizgi”den ya da Brejnev döneminin üretim ilişkilerini durgunlaştıran ve ideolojiyi donduran “uzun kış uykusu”ndan ve nihayet Sovyet yöneticilerinin devrimden sonra sınıf mücadelesini sürdürme zorunluluğunu kavrayamadıklarından (Mao Zedung) söz ettiler.
Tarihe 45 derecelik tercihli bir dar açıyla değil de 360 derece bakma çabası bütün bu çöküş gerekçe ve sebeplerinin her birinde bir doğruluk payı olduğunu saptayacaktır.
Fakat kesin bir gerçek var: Sistemin bütün zaaflarının son tahlilde ülkenin yönetim biçiminden kaynaklandığı inkâr edilemez. Bolşevik Partisi devâsa devlet bürokrasisinde atama, ödüllendirme, tasfiye ve cezalandırma (anında infaz ve sürgün) dışında bir yenilenme biçimi, emekçi sınıfların katılımını sağlayan bir sosyalist demokrasi geliştirememiştir. Kendi iç kuralları olan parti bürokrasisi ve ona hükmeden bir merkez komitesi (hatta ona da hükmeden bir Yüksek Sovyet Prezidyumu) farklı dinlerden ve etnisitelerden oluşan, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış muazzam bir halk kitlesini, partinin özgün deneyimlerinden oluşan bir tür “reel sosyalizm” ideolojisini benimseyen ya da benimsiyormuş gibi görünen bir teknokratlar ordusuyla yönetmeye çalışmıştır. Nihayet Mikail Gorbaçev “perestroyka” (yeniden yapılanma) ve Glastnost (açıklık/şeffaflık) adı altında reformlara başlayınca, sistemin önce sıvası dökülmüş, ardından duvarları çökmüştür.
JEOPOLİTİK FELAKET
Vladimir Putin, haklı olarak bu sonucu “Yirminci yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi” olarak tanımladı.
Buradaki “felaket” NATO’nun genişlemesidir. Varşova Paktı dağılırken Ronald Reagan ve Helmut Kohl sadece iki Almanya’nın birleşmesini istediklerini, NATO sınırlarının asla değişmeyeceğini söylediler, bu konuda Gorbaçev’i ikna ettiler. O sırada Margaret Thatcher iki Almanya’nın birleşmesine karşıydı (“II. Dünya Savaşı’nda müttefiklerin kazandığı zaferin rövanşı olur”). Geleceği, hatta bir adım ötesini bile görme yeteneği olmayan Gorbaçev yıllar sonra NATO sınırlarının değişmeyeceği konusunda kendisine “sözlü” (!) güvence verdiklerini, bu güvenceyi uluslararası bir antlaşmaya bağlamadığı için çok pişman olduğunu söyleyecektir.
Çin bu tuzaklara düşmedi. Glasnost’u olmayan bir Perestroyka uyguladı. Tien An-men katliamıyla (1989) birlikte her türlü dış kaynaklı siyasî muhalefeti baskı altına aldı. Ardından kapılarını yabancı şirketlere açtı, kendi işçi sınıfını ucuz işgücü olarak yeniden tertipledi fakat piyasayı devletin denetimi altında tuttu. Böylece, Komünist Parti yönetiminde bir tür kontrollü karma ekonomiye, yarı-devlet kapitalizmine (Çin’e özgü sosyalizm!) geçti. Bu dönem, ideolojik ifadesini, Deng Şiao-ping’in “Facai zhifu shi guangrong de” (Zenginleşmek çok şerefli bir şeydir) sloganında buldu.
Neyse, konuyu dağıtmayalım… NATO, Rusya’yı kımıldayamaz hâle getirecek şekilde genişledi. Rusya Kiev’i, en eski Slav kentini kaybetti. Polonya 1999’da, Estonya-Letonya-Litvanya ve Bulgaristan 2004’te, Romanya 2007’de NATO’ya geçti. Rusya en geniş ileriden savunma alanını bütün hatlarıyla kaybetmiş oldu. Ancak Kırım’ı ilhak edebildi, Sivastopol Deniz Üssü’nü son anda kısmen kurtarabildi. NATO Doğu Avrupa’daki eski Nazi askerî üslerini canlandırarak buraları füzelerle, zırhlı birliklerle donattı.
KUŞATILMIŞ RUSYA
Haritaya baktığımızda ne görüyoruz? Batı’da Rusya Ukrayna’yı kaybetmiş, Donbass Savaşı’nın (2014) ardından Donetsk Havzası’na kadar gerilemiş. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden 30 yıl sonra Amerikan nükleer denizaltıları Barents Denizi’nde dolaşıyor (“Barents Denizi’ne girmek bir nevi bizim Marmara’mıza girmek gibi Ruslar için,” Amiral Cem Gürdeniz). Romanya-Bulgaristan ve kısmen de Türkiye’yi kullanan NATO, Karadeniz’den Rusya’yı kuşatmaya çalışıyor. Buzların hızla erimekte olduğu Arktik bölge (kuzey kutup dairesi) yeni bir askerî rekabet alanına dönüşüyor.
Güneydoğu istikametinde, zamanında komünist kardeşliğin bile durduramadığı kadim Çin rekabeti var. Burada Tibet-Sincan-Moğolistan-Mançurya kuşağı, Çin’in Kazakistan ve Sibirya yönünde potansiyel “kuzey atılımı” için bir “köprübaşı” oluşturuyor (A. Dugin, Küre 2005, s. 191).
Bu duruma “stratejik kuşatma” dersek herhalde yanlış olmaz. Putin rejimi, kuşatmaya karşı Ortodoks haçını andıran bir ittifaklar sistemi kurmaya çalıştı. Haçın yatay kolu batıda Berlin’den doğuda Tokyo’ya, dikey kolu Sibirya’dan güneydeki Türkiye, Suriye, Irak, İran gibi “bölgesel devletler”e uzanıyor. Burada ağırlık merkezinin güneyde, Akdeniz ve Ortadoğu’da olduğunu anlıyoruz.
Rusya, “bölgesel devletler” dediği bu ülkeleri (bizim ülkemizi de!) kendi emperyal alanına dâhil etmek, onları kendi jeopolitiğinin birer uzantısına dönüştürmek istiyor. Bu devletlerin şeriatla, diktatörlükle, en vahşi rejimlerle bile yönetilmesi Rusya’nın zerre kadar umurunda olmaz. Bu umursamazlık, Ukrayna, Kırım, Libya, zaman zaman Suriye konularında ters düşse bile Putin yönetiminin AKP iktidarını kararlı bir tutumla koruyup kollamasını açıklıyor. Fakat Türkiye’deki Rus lobisinin tavrını tam olarak açıklayamıyor ya da iyice kuşkulu hâle getiriyor.
BÜYÜK YALAN: AVRASYA CENNETİ
Avrasya diye yeni bir dünyanın kurulduğunu, orada bize ayrılan onurlu bir yer olduğunu, Atlantik sisteminden tamamen koparak doğuya açılan kapıdan girdiğimizde çok mutlu, zengin, özgür ve bağımsız olacağımızı iddia eden, Rus jeopolitiğinin Türkiye’deki uzantısı hâline gelen Rus lobisi, uzun vadede en az Atlantik lobisi kadar güvenlik sorunu yaratacaktır. Bu angajman (bağlanma), söz konusu lobinin başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet değerlerinden hızla uzaklaşarak Saray’ın yalakası hâline gelmesini de açıklamaktadır. Rusya’nın emperyal sistemini savunursanız, o sistemin ayakta tutmaya çalıştığı AKP’nin de yedek lastiği, propaganda aleti olursunuz.
Bereket bu Büyük Yalan’a AKP-MHP dâhil siyasî toplumun hiçbir kesimi inanmadı. Türkiye gibi nüfusunun yarıya yakını batı kültür kuşağı içinde yetişen, sosyal haklar bilinci edinmiş bir ülkeyi, laiklikten vazgeçerek geleneksel kültür diye şeriatı benimseyen, Osmanlı mirasını yücelten bir Ortadoğu despotluğu olarak Rus emperyal hayallerinin peşine takmaya kimsenin gücü kesinlikle yetmeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti (başında kim olursa olsun) ve Türk halkı, 1970’lerden kalma bu iki kampa ayrılmış dünya tasavvuruna zerre kadar itibar etmeyecektir. Ancak Türkiye’nin maddi menfaat mukabilinde yabancı ülkelerin çıkarlarına hizmet eden lobileri kovuşturacak uzmanlaşmış mahkemelere ihtiyacı vardır.
‘ZAMANIN DİPLOMATİK OYUNU’
Son yıllarda dünya jeopolitiğini I. Dünya Savaşı öncesine benzetmek moda oldu. Çok kutuplu dünyada vekâleten süren üçüncü paylaşım savaşlarının dağılımına, bütün ülkelerin aşırı derecede silahlanma telaşına bakıldığında bu benzetmede gerçeklik payı olduğu inkâr edilemez.
Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı içindeki konumunu ve Anadolu coğrafyasının Rus jeopolitiği için ne kadar önemli olduğunu anlamak isteyen herkesin Altay Cengizer’in Adil Hafızanın Işığında Osmanlı’nın Son Savaşı’nı dikkatle okuması gerekir. Kitabın 775 sayfasını okuyamıyorsanız, sadece “21 Şubat 1914 Tarihli Çarlık Konferansı ve ‘Büyük Hengâme Fikri’” başlıklı XI. Bölüm’ünü okuyun (age., Ötüken 2017, s.287).
Kitabı burada anlatması uzun sürer. Sadece şunu belirtelim ki 1914’te II. Nikolay ve Sazanov’un çevresinde toplanan, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra bir kısmı ülkeden kaçan asker ve sivil strateji uzmanlarının ve coğrafyacıların Rus jeopolitiğine ilişkin fikirleri ve stratejik analizleri, günümüzde Putin ve çevresindeki danışmanların (Dugin dâhil) ilham kaynağı olmuştur.
Kitabın bir yerinde Cengizer, dönemin siyasî atmosferini canlandırmak için “Her şeyin sezilip hiçbir şeyin tam bilinemediği zamanın diplomatik oyunu” ifadesini kullanıyor. Bence dış politika yorumcularının bu cümleyi bir kâğıda yazıp çalışma odalarının duvarına çerçeveli olarak asmaları, klavyenin başına her oturduklarında ona bir göz atmaları gerekir.
Bazıları Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’in genç Sovyetler Birliği’yle kurduğu ittifakın bugün de kurulması gerektiğini düşünüyor. O devirde Kremlin’de Çarlık rejiminin emperyalist ülkelerle yaptığı bütün gizli antlaşmaları dünyaya açıklayan Lenin oturuyordu. Şimdi aynı yerde Romanov sülalesinin vekilharcı, Çarlık rejiminin kayıp halkası, “Lenin’in uydurduğu devlet yapısı Rus devlet geleneğinin altını oydu” diyen, Rus komünizminin 72 yıl bir arada tutabildiği imparatorluğu bu kez Ortodoks Hıristiyan ideolojisiyle yeniden kurabileceğini zanneden Putin oturuyor. Rus devlet geleneğinin ne olduğunu unuttunuz mu? Kaldı ki Mustafa Kemal, baskılara rağmen, Rus jeopolitiğinin uzantısı olmaktan özellikle kaçındı, III. Enternasyonal’e girmedi mesela, Osmanlı mirasını bir devrimle yıkarak Türkiye’yi batı kültür kuşağı içinde Fransız Devrimi’nin insanlığa kazandırdığı kurumlarla donattı.
Peki şimdi Amerikancı ya da Atlantikçi mi olduk? Olmadık. ABD ile Rusya arasındaki fark, birincisinin niyetini açıkça ortaya koyması, diğerinin ise niyetini asla açık etmemesidir. Ne diyor ABD? Yirmi iki devletin haritasını değiştireceğim, PKK benim kara gücümdür, muhalefeti destekleyerek Reis’i devireceğim, olmazsa ülkeyi karıştırıp darbe yaptıracağım. Bu açık sözlülük size en azından karşı-strateji oluşturma imkânı veriyor. Bu imkânı öteki tarafta, Avrasya cennet bahçesinde bulamazsınız. Adam olun, askerî ve diplomatik manevralarla, bağlı olduğunuz ittifak sistemlerinin içinde ülkenizin bütünlüğünü savunun, tezlerinizi düveli muazzama’ya kabul ettirin!
Peki Rusya’ya ve Çin’e düşman mıyız? Elbette değiliz. Ortak alanlar açarak her iki güçle ekonomik, askerî, stratejik, taktik, teknolojik vs işbirliği yapmak zorunludur. Fakat aynı şekilde Fransa, Mısır, Almanya, İsrail’le de pek çok alanda anlaşmak ve antlaşmak gerekir. Bugünün dünyasında bütün ülkeler birbiriyle sınırlı alanlarda rekabet ediyor ve işbirliği yapıyor. İletişim devrimi herkesin her şeyi her an öğrenebilmesini sağlıyor. Çok kutuplu dünyanın anlamı bu zaten. Birinden çıkıp diğerine girebileceğimiz iki odalı, iki kutuplu bir dünya varmış, birinin kollarından sıyrılıp ötekinin kollarına atılınca çok mutlu olacakmışız gibi davranarak insanları aldatmanın, yalan söyleyerek güç toplamaya çalışmanın etkisi olmaz, bedeli olur. Avrasya cenneti ve Atlantik cehennemi (ya da bunun tersi) diye bir şey yok.
Özellikle emperyal iddiası olan büyük güçlerle mesafeli olmak, yabancı güçlerin şantajı altında beka sorunu yaratan siyasî iktidarlardan kurtulup yeni bir kurucu iradeyle dünyaya 45 derecelik dar açıyla değil 360 derece çepeçevre bakmak gerekir. Aksi hâlde 21. yüzyılı tek parça hâlinde tamamlamak bizim için imkânsız olur.
Sayın Metin Çin lobisini unutmuşsunuz…
Lobicilik yapıp para alıyor diyorsunuz yani.. İspat etmeyen ne olsun…
Mehmet Perinçek in görüşü olsa bile ki değil, kendisinin dini inancı nedir bilmiyoruz. Böyle bir saçmalığı kimsenin kabullenmediği o yazı dizilerinde ortaya çıktı, biz de sesimiz ulaştığınca itiraz ettik. Siz daha iyisi Chp ise oraya gidin oyunuzu verin, sonra da ağlamayın ülke niye bu halde diye.
Umarım Türk Diplomasisini yönlendirenler bu müthiş değerlendirmeyi okurlar.
Özellikle, TC. Washington Büyükelçisi ( Göreve başlar başlamaz) iyi okuyup anlamalı.
Piyasaya surulmus isporta mali fikir bunlarin hepsi..Algilara cok iyi adapte olmussun.Sozcu mudavimi oldugun her cumlenden belli..Palavra atiyorsun..Kimse rus mandasi olalim demedi ki bunu nereden ufurdun?..Her diplomasi yoluyla anlastigi ulkenin mandasi mi olmus TC.?..Senin sifirdan milli guvenlik dersine ihtiyacin var..Sorsalar prof zannediyorsun kendini..!
AKP – MHP yi dahi etkileme gücünden yoksun bu Rusya lobisi, üstelik de anti laik ! Laiklik karşıtı olmaktan nasıl bir siyasi çıkarı var ? Rusya ile Astana sürecinde birlikte olup Suriye de , Irak da , Libya da, son olarak Azerbaycan da dengeler oluşturan zaten hükumetin siyasi tercihleri. hedefleri. Bu gerçek karşısında Lobi kamu oyunu ve hükumeti nasıl etki altına almış olacak ? Belki, hükumetin bu politikalarında kararlı duruşun sürmesi, ABD-AB karşısında dengelenme politikasına destek olabilir. Rusya ın etki ajanlığı diyorsan, lobi demek hafif kalır. Kimse kimi, adını zikrederek yazmak dürüstçe olur.
Avrasyacılıktan ziyade, Perinçek’in Avrasyayı cennet bahçesi gibi lanse etmesi sorun. Perinçek bazen çok yanlış ifadelerde bulunuyor. Mesela 140journos’taki röportajında gitti “Rusya’nın İmparatorluk siyasetini destekleyeceğiz” dedi. Halbuki, orada bahsettiği Rusya’nın Yeltsin dönemindeki gibi olmayıp, Atlantikçilik karşısında aktif bir siyaset izlemesi ve Türkiye’nin de bu durumu lehine kullanabilmesini kastetti. Ama o kullandığı ifade facia. Zaten ekşi sözlük,twitter her yerde resmen teneke bağladılar.
bu ülkenin banisi halaskarı dış politikayı oluştuturuken kendimizin başını çekmediği hiçbir ittifakta yer almayıp tarafsızlık politikasını esas almış bu uğurda ingilizlerle yaptığı anlaşmaya kızıp ismet paşayı bile harcamıştır bunun faydasını 2.savaşta gördük taraf olduğumuz 1.savaş ve soğuk savaştan sonra ne hale geldiğimiz malum soğuk savaşta galip çıkan tarafta olmamıza rağmen mağlup muamelesi görüp topraklarımız elimizden alınıyor ve operasyonlar düzenleniyor demekki bizim için doğru politika gazinin tam bağımsızlık ve tarafsızlık politikasıymış hayatın bize dayattığı ve öğrettiği budur
Yazar emperyalizm nedir anlayamamış. Kimse avrasya ülkelerinin kuklası olalım demiyor. Aksine Ülke hala abd emperyalizminin mali, psikolojik ve sosyal baskı ve yönetimi altında ve açıkça parçalanmya gidiyor. Rusya ve diğer ülkeler ( başta iran) bu tehdit altında.
Ne kadar cok eksi aliyorsan o kadar cok dogru soylenmis kabul edilecek seviyelere ulastik..Balon baligi gibi trol istilasinda veryansintv..Benden soylemesi.
Metin isimli yorumcuya aferin diyen yorumcuyu hemen yayinlamislar..Iki yorum yazdim, benimkiler yayinlanmadi…50 tane de arti basmislar..Veryansinda gorulmus sey degil bu…Bu da demek ki metinin arkasinda hem veryansintv hem ychp hem ychp trolleri hem iyip hem AB ulkeleri hem de abd var..Eksisozlukten takviye kuvvetler de yolda…! Yuru be metin, kim tutar seni..!
Yüzde yüz haklısınız sayın Metin bey. Perinçek bu şekilde davranarak çok insanı kendisine ve partisine soğuttu.
Atlantik ötesinden bir ödülü hakediyorsun sayın Alogan. Çelişkilerle dolu bir yazı. Hem Rusya ‘nın parçalanmanın yanında müttefiklerini natoya kaptırdığını, atlantik tarafından kuşatıldığını yazıyorsun, hemde emperyal olduğunu. Rusya kuşatma ve saldırılara nasıl göğüs gerecek, müttefik aramayacakmı, müttefiklerini “demokrat” olanlardan diye seçme şansı varmı? Abd’nin şeriatçı müttefiklerini ve İsrail açılımlarını sorguluyormusun?
Metin isimli yorumcuya yapilan yorumlar nicin hicbir zaman yayinlanmiyor? 10 kereden fazla ayni seyi gordum bu sitede..Kendisi ozel gorevli mi bu sitede? Devamli ufuruyor uyduruyor carpitiyor iftira atiyor ama kimse cevap yazamiyor..Eksi artiyla mali goturuyor devamli…!
Yazar son derece hatalı. Türkiye için duygusal dostluklar değil, çıkar amaçlı ittifaklar söz konusudur. Bugün Türkiye’yi bölmek ve işgal etmek isteyen cephe Atlantik cephesidir. Saldırı Batıdan geliyor. Eğer buna karşı koymak niyetindeyseniz Avrasya güçleriyle işbirliği yaparsınız. Asyanın yükselişini de ıskalayan bir analiz olmuş. tarih bilmek bugünü okumaya yetmiyor anlaşılan.
Size tamamen katılıyorum Sayın Alogan..Yorum yapan arkadaşların anlayamadığı şey ”Gölge Dövüşü ile Görünür Düşman” arasındaki farkı bilerek yada bilmeyerek anlamadıklarından kaynaklanıyor. Putin sizi bir kuşluk vakti Boğazın ortasında nükleer denizaltısı ile tanıştırmaktan çekinmez, eğer onu yolun sonuna kadar zorlarsanız (ki güncellenmiş yeni askeri doktrin belgesinde de bunu konvansiyonel güçlere karşı da kullanabileceği açıkça yazıyor). ABD ve AB ise aynı düşmanlığı daha medeni yollardan yapmaya çalışır, Idlib şehitlerimiz bu yaklaşım farkının açık bir göstergesidir. Ki Putin’i de hala Türkiye ‘ye karşı belli bir eşikte tutan gücün Türkiye’nin Nato ve Batı bloğu içerisinde bir şekilde yer alıyor olması herkesin mantık süzgecinden geçebilecek bir önermedir.
Burada durum açıktır: hem hükümet kendi kişisel çıkar ajandası ve ideolojisini bırakarak gerçekten milli bir yol izleyecek, hem de her iki bloğa gerektiği şekil ve miktarda yaklaşma düsturundan taviz vermeyecektir.
Cok yerinde bir analiz. Yazida bahsi gecen Rus lobisi Perincek liderliginde Vatan Partisinde ete ve kemige burunmustur. Bu gercegi anlayan bir cok vatansever bu Rus sempatizani partiden elini ayagini cekmistir. Iki ornek verecegim. Dunku bir yazisinda Perincek Azerbaycan’da yapilan zafer kutlamasina atifta bulunarak, Karabag basarisinin Turkiye, Rusya, Iran ve Azerbaycan’in ortak basari oldugu propagandasini ileri surmus. Tam anlamiyla basit bir Rus agzi. Eger Kremline bagli, RT, Sputnik, SouthFront gibi Rus internet propaganda ve dezinformasyon kaynaklarini okursaniz, Karabag ile ilgili Turkiye’ye karsi hakaret ve kucumsemeye varan alabildigince yazi ve yorum gorebilirsiniz. Bumudur Avrasyaci Turk-Rus ortakligi? Perincek acikca ve goz gore gore baska bir ulkenin propaganda ve dezinformasyon gorevini mi usteleniyor? Ikincisi, bundan bir sure once Rusca bilen Perincek’in oglu Rus uzmani (!) Mehmet Perincek, acik acik Alexander Dugin’in tepki ceken Rus emperyal goruslerini destekledi. Bu goruse gore bu bolgedeki ulkeler ulusalci gorusleri birakip din eksenlerine geri donmeli ve Rusya buna oncelik etmeli (yani Rusya ayni Atlantikcilerin Buyuk Ortadogu Projesi ile yaptigi gibi din yolu ile ulusal kimliklerini birkenara birakip Rusya’nin uydusu olsun demek istiyor). Perincekgillerin neden dinci AKPye yakinlasmis olduklari sorusu bu noktada acikca cevabini bulmus oluyor. Sayin Alogan bu yazi icin gercek bir ulusalci Kemalist olarak tekrar tesekkur ederim, cunku uyuyan bazi gafillerin uyanma zamani coktan gelmistir. Perincek’in savundugu Rus mandaciligi Atlantik mandaciligi kadar tehlikelidir. Saygilarimla.
Ancak Türkiye’nin maddi menfaat mukabilinde yabancı ülkelerin çıkarlarına hizmet eden lobileri kovuşturacak uzmanlaşmış mahkemelere ihtiyacı vardır.
Güzel talep, gerekli bence de…
Amma, kast ettiği kimseler 3,5 milyon için her yerde vatandaştan yardım talep ediyorken (ki ben de destek attım dekontlarını isterse göndereyim sn Alogan a) bu arkadaşları lobicilik ile suçlaması eskiden kendisinin de lobicimiydi, içlerindeydi, biliyordu da neden ortaya koymadığı, bir kısım konularda Akp ile hemfikir olup desteklemesinin kendisine battığı için ayrıldığını bilen kişilerin, sorusuna muhtap olur. Mevcut partiler içinde daha iyisini bulmuş da onu mu destekliyor? Yoksa bozgunculuk virüsüne kapılmış da kafa mı karıştırıyor.
Sn. Alogan,
Türkiye’nin 1940 lardan bu yana İsrail’in de dahil olduğu Atlantik ittifakına giderek artan ölçüde bağlandığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu önceleri ekonomik alanla sınırlı iken sonraları ekonomik işbirlikçilerinin oluşturulmasına, siyasi alana, basına, devlet kademelerine, bakanlıklara ve bürokrasinin üst kademelerine ,ordunun yapısına ve üst yönetim kademelerine uzanmıştır. Sonra Fetö ve benzeri tarikat cemaat örgütlenmeleriyle iş ve güç birliğini derinleştirmiştir. Bugünlere gelinirken TESEV, Açık Toplum Vakfı, Diğer Soros Vakfıf ve Dernekleri, yine iş birliği içinde oldukları Alman Vakıfları ve bunların çevrelerinde yer alan Sodev, ve benzeri onlarca STÖ ile pek çok insan ve yapıyı etkileri altına alıp, iliklerimize kadar nüfuz etmişlerdir. Hali hazırda finanse etikleri yüzlerce hesap ile sosyal medyada da son derece etkili durumdadırlar. Bürokraside, medyada, sanat çevrelerinde, iş çevrelerinde (TESEV kurucularına bakınız), üniversitelerde öne çıkan, yıldızı parlatılan isimler ya Musevi asıllı, ya Sabetayist hiçbiri değilse Masondur . Ve bunların çoğu İsrail istihbarat servisinin “Sayanim “diye nitelendirdiği “güvenilir kişi” lerdir. Hem altayp hem de üstyapı tamamen kontrolleri altındadır. Daha da ötesi bugün muhalefet partisi adını verdiğiniz siyasi örgütlenmelerin en büyükleri kayıtsız şartsız Biden’cı Atlantikçidir. Hiç bir şey rastlantıya bırakılmamıştır. Altyapı da üst yapı da kontrol altındadır. Çünkü onlara göre sadece paranoid şizofrenler ayakta kalacaklardır. Şimdi bu durum Sarayın saltanatını kurup giderek sağlamlaştırdığı son on sene içinde belli ölçülerde değişmiş, cirit oynattıkları bazı alanlarda etkinlikleri gerilemiştir. Ancak bu yalnızca bir süreliğine mevzi bir çekilme olup, bu süreyi atak yapmak için ittifaklarını yaygınlaştırmak ve güçlendirmek için kullanmışlardır. Durum kısaca budur. Peki bu duruma kıyasla “emperyalist” Rusya ne durumdadır.? Ekonomik gelişiminin hangi noktada olduğu konusunda, endüstriyel gelişim açısından, sermaye ihracı yönünden elimizde hangi veriler mevcuttur? Bırakın Atlantik ittifakını, kapitalizmin olgunluk aşamasına ulaşıp Afrika’da pek çok ülkeye sermaye ihracı yapan Çin’e göre durumu nasıldır? Emperyal bir ülke olduğuna dair hangi nesnel bilgiler vardır? Yani yaklaşımınız özneldir Yavuz bey. Emeperyal hevesleri tıpkı Sarayınki gibi imkanlarıyla uyumlu değildir. Tüm bunları yazdıktan sonra ben yine de hem Putin’in ayakları yere basan, gerçekçi ve zeki bir lider olduğunu düşünüyorum. Hem Putin, hem Lavrov oldukça yetenekli politikacılar. Onlara yol çizmeleri konusunda yardımcı olan olağanüstü bürokrat kadrosuyla birlikte ve giderek daralan imkanlarına Atlantik ittifakına karşı olağanın üstünde başarılılar.
Türkiye hiç bir ülke ile iş birliği ve ticaret imkanını reddetmemelidir, size katılıyorum. Ancak Rusya; Çin,, İran, Suriye ile vakit kaybetmeden ittifak Kurmalıdır. Bu ittifaka Venezueala ve Küba’yı da katmak için çaba göstermelidir.
Tamamen hedef gösterici suçlayıcı bir yazı. Yavuz bey çekinmeyip rus lobisinin vatan partisi olduğunu da yazın. Yarım kalmasın akıl dolu (!) analiziniz.
Gorbaçev’in çok çabuk ikna olduğunu, sonradan pişman olduğunu falan yazmışsınız, sizinle aynı görüşte değilim. Bu çok masumane bir yaklaşım olur. Sovyetler Birliğine yapılan bu ihanet büyük bir plan dahilinde gerçekleşmiş ve Gorbaçev de bunun sadece bir parçası olmuştur.
Yazdığınız gibi birtakım kendini Atatürkçü yada Kemalist olarak tanımlayan kişilerin hala kurtuluşu bir diğer büyük bir devletin yanında olmakta aramaları Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hiç anlamadıklarını gösteriyor. Kemalistlerin izlemesi gereken yol her devlete eşit ve dostane ilşki içinde olmaktır. Bu yol “Tam Bağmsız Türkiye” den geçer ve ne Abd ne Rusya nede Çin’dir şiarı.
Emeğinize ve kaleminize sağlık.
Saygılarla.
Lobicilikle savaşan mahkemeler görevde zaten Yavuz Alogan!! ABD ve AB’nin Beşinci Kol faaliyetini yürütenlere karşı aslanlar gibi mücadele ediyor zaten Türk yargısı…
Amerikanci, Batici olmadiysak, Mustafa Kemal’in onderliginde kurulan ulusal ekonomik duzen, nasil ortadan kalkmis oldu?1939 dan sonra baslayan Turk Devrimi ekonomi politigi ve kulturunden kopusu ve yikimini, Amerikanci, Batici iktidarlar yapmadi mi?
Yavuz Alogan’ı okuyunca “sanki Türkiye tam bağımsız bir ülkeymiş de, kendisine rota çiziyormuş, ancak bu rotayı ısrarla Avrasya’ya kırmaya çalışan adamlar varmış” gibi bir algı oluşuyor. Beyefendi! Türkiye Atlantik kapısında zincirlenip aydınlarına, vatanseverlerine, esaslı askerlerine Atlantik güçlerince kumpas üstüne kumpas kurulan bir ülkeydi daha düne kadar. Bugün bunun olmamasında Türk – Rus, Türk – İran, Türk – Çin yakınlaşmasının payı yok mu? Bu mu batıyor size?
Katılıyorum. illa Rusçu, Amerikancı, İngilizci, Abci ya da Arapçı mı olmak zorundayız. Neden bağımsız ve dengeli siyaset güdemiyoruz, fayda-zarar ilişkisine göre anlaşamıyoruz? Neden kendimizi haklı konularımızda doğru anlatamıyoruz?
Cok dogru bir analiz. Tebrikler.
Ben kendine solcu diye baktığım birinden bu kadar Atlantikci bir görüş yazacağını asla beklemezdim. Natonun pervasız genişlemesinden korkarak yada çekinerek Atlantik saldırısına göğüs germeye çalışan Rusyayı, çarık Rusyasının hayallerini gerçekleştirmeye çalışan bir emperyalist güç olarak gösterilmesi Atlantikcilik değil de nedir? Türkiye deki Laiklik karşıtı tüm örgütlenmelerin arkasında NATO ve ABD varken, ortadoğudaki el kaide ve deaş dahil, irili ufaklı örgütler cia tarafından kurdurulup desteklenirken batıyı Türkiyede laiklik için olumlamak ABD ve AB emperyalizminin sözcülüğünü yapmak değil de nedir? Peki Rusya yada Çin laiklik karşıtı bir tutum içindeler mi? Yavuz Alogan aşk olsun Erdoğan düşmanlığı sizi Vatan Partisi düşmanlığına en nihayetinde nerelere savurdu, eğer vicdanınız kaldı ise oraya müracaat edin. Mustafa Kemal Atatürk batı ile pakt kurmadı laik olmayan İran ve Afganistan a yöneldi. Sovyet yani Rus dostluğunu da miras bıraktı.