Murat Bölükbaşı yazdı…
Katıldığın basın toplantısında ‘’Korkudan bir şey yapamıyoruz artık. Bir şey yapmaya çekiniyoruz. Bunu yapsam buradan mı girecekler, bunu yapsam buradan mı girecekler… Antrenmanda, basın video çektiği zaman artık böyle put gibi duruyorum. Açıkçası duruyorum yani; yanlış bir şey mi yaparız! Bunu alırlar, trollerler falan. Korkmaya başladık açıkçası, ama onun dışındaki eleştirilere açığız’’ dedin.
Bak güzel kardeşim! 43 yılını futbola adamış ve ekmeğini futboldan kazanmış bir ağabeyin olarak korkunun ne olduğunu sana anlatayım. Futbol bana 21 yaşında, hayatın en başında fındık oda, bakla sofa, sobalı 2+1 bir eve sahip olma lütfunda bulundu. 23 yaşında evimi dayadım döşedim. Düğünümü yaptım. Ailemden hiçbir destek almadan, yeri geldiğinde onlara da destek olarak daha çocuk denilecek yaşta bu olanaklara sahip oldum. Formasını terlettiğim takım Balıkesirspor’du. Sezonun başlamasından birkaç hafta sonra kasık fıtığı teşhisiyle ameliyat olmak zorunda kaldım.
Nekahet ve toparlama sürecinden sonra evimizde oynayacağımız İzmirspor müsabakasında teknik direktörümüz Eskişehirspor’un efsane kadrosunun değişmez oyuncusu Nihat Atacan, formayı tekrar bana teslim etti. Rakip takımın stoperi 1.90’ın üstünde bir fiziğe sahip olan Şakir’di. İlk yarı boyunca sahada hiçbir varlık gösteremedim. Ben, topa yükseldiğimi zannederken, Şakir hiç zorlanmadan bütün yüksek topları benden alıyordu. Oyunda kaldığım her dakika benim adıma bir işkenceye dönmüştü. Haklı olarak hoca devrede beni oyundan aldı. Duşumu aldım. Müsabakanın sonlarına doğru sessizce stadı terk ettim.
Evim Subay Mahallesinde, stadyumun birkaç yüz metre uzağında Turizm Yüksek Okulu’nun hemen köşesindeydi. Spor çantamı sırtıma attım. Ağır adımlarla kaldırım taşlarını sayar gibi, başım önde, derin düşünceler içinde eve doğru yürüdüm. Eşim, oğlumuz Muratcan’a hamile kalmıştı. Birden içimi büyük bir korku kapladı. Çok kötü bir oyun çıkarmıştım. 11 kilo fazlam vardı ve bunu üstümden atamamıştım. Kapı zilini çaldım. Eşim kapıyı açtı. Yüzümdeki ifade onu rahatsız etmiş olacak ki, ‘’Ne oldu. Bir şey mi oldu?’’ diye telaşla sordu.
Üstümü başımı çıkarmadan gel otur karşıma konuşalım dedim. ‘’Bugün kötü değil, çok çok kötü oynadım. Bu böyle olmaz, bir şeyler yapmalıyım! Bu şekilde değil size bakmak, doğacak çocuğumuzun süt parasını bile kazanamam. Bana yardımcı olacaksın ve bu işi birlikte çözeceğiz’’ dedim. Geçen sezon şampiyon olduğumuz kadroda Ümit Turmuş hocanın yardımcılığını yapan, ayrıca beden eğitimi öğretmeni de olan Yılmaz Küçükavşar hocamı telefonla aradım. Telefonu açar açmaz, ‘’Hocam ocağına düştüm. Etimde senin kemiğimde! Ne istiyorsan yapmaya hazırım; ne olur bana yardım et’’ dedim. Beni kırmadı. Sabah takım antrenmanı varsa akşam; akşam takım antrenmanı varsa sabah birlikte çalıştık. 11 kiloyu erittim, formumu yükselttim.
Sezonun kalan son iki ayında tekrar formamı geri aldım. 9 gol atarak sezonu bitirdim. Ertesi sezon Ankara Petrol Ofisi Takımına transfer oldum. 18 gol skoruyla takımımın bugünkü seviye olan Süper Lig’e çıkmasında katkı sağladım. Beşiktaş, Fenerbahçe, Kayseri, Gençlerbirliği, Denizli, Ankaragücü gibi Süper lig takımlarının radarına girdim. Raşit Çetiner hocamın Ankara’ya gelip Mahmut Özgener başkanımla birlikte benimle görüşmesi sonucunda 94-95 sezonunda Altaylı oldum. Adeta bir arenada gladyatör gibi yaşayarak ve savaşarak sporculuk hayatımın sonuna kadar bir daha hiçbir şeyden ve durumdan korkmadan yaşadım. 18 aylık bir meydan okumanın başındaki, ‘’doğacak çocuğuma süt alamama korkusu,’’ 18 ay sonunda Altay Kulübü’nün bana, eşim ve çocuğumla yaşamam için tuttu Vasıf Çınar Caddesindeki 280 metrekarelik lüks dairede son bulmuştu.
Korku beni bir puta çevirmedi. Korku beni keskin bir kılıca, hedefe kitlenmiş gergin bir yaydan çıkan ölümcül bir ok’a çevirdi. Bak kardeşim! Günde en az 90, en fazla 220 dakika antrenman yapıyorsun. En kaliteli şekilde besleniyor, en konforlu biçimde dinleniyorsun. İlk onbirde oynasan da, kulübede veya tribünde oturup çekirdek çitlesen de, anlaştığın ücreti çatır çatır alıyorsun. Bir maçı kaybetsen, ‘’çok üzgünüz, önümüzdeki maça bakacağız’’ deyip hayatına devam ediyorsun. En güzel arabalara biniyor, en pahalı kıyafetleri giyiyor, en lüks restoranlarda yemek yiyor, şöhretin tadını çıkarıyorsun. Haa! Bunları kıskanıyorum filan diye yazdığımı düşünürsen yanılırsın. Sizler kadar olmasa da, futbolculuk dönemimizde bizlerde bu konfora sahip olduk. İşin özüne gelirsek; Işıltıyı seviyorsun ama fotoğraf makinasının flaşından, kameranın ışığından korkuyor ve puta dönüyorsun öyle mi?
Gerçek korku aç kalma korkusudur kardeşim! Korku; ki üniversite bitirip aldığı eğitim düzeyinde iş bulamadığı için üç harfli marketlerde asgari ücretle 9-10 saat köle gibi çalışıp hiçbir özel yaşam konforu olmadan hayatından memnunmuş gibi yapmaktır kardeşim!
Korku; 79 yaşında bir insanın 30-40 yıl çalışıp emekli olduğu ve ona reva görülen emekli maaşı yetmediği için, yüksekten korksa da, aç kalma korkusuyla çalıştığı inşaatın zeminine çakıldığı ve yaşama veda ettiği o andır kardeşim!
Korku; Bir okul yönetiminin, oğlunu yönetmeliğe uygun pantolonu olmadığı için evine gönderdiği ve ‘’ Ben oğluma bunu niye yaşattım. Kendimi affedemiyorum. Oğluma okul kıyafeti alamıyorsam niye yaşıyorum ki’’ deyip, gelecek korkusuyla canına kıyan babanın içinde düştüğü bunalımın final sahnesidir kardeşim!
Korku; aldığı maaşı yettiremediğinden, oğlum okula giderken harçlık isterse veremem diye evden sabah karanlığında parmaklarının ucunda sessizce ayrılan. Mesaisi bitip işten çıkınca koşa koşa saatlik ikinci bir işe yetişen. Geciken kira için telefonda ev sahibi yazısı çıktığında kalbi küt küt atan. Mahallenin bakkalına görünmemek için yolun karşısından yürürken kafasında kasketi aşağı doğru, paltosunun yakasını yukarı doğru kaldırıp yüzünü saklayarak bir suçlu gibi koşar adımlarla uzaklaşan bir babaya bu ülkede yaşatılan insanlık dramının canlı bir survivor(hayatta kalma) hikayesidir kardeşim!
Korku; İdari Yargı Hakim Adaylığı yazılı sınavlarında üst üste Türkiye birinciliği elde etmesine rağmen üç kez mülakatta elenen genç bir insanın devlete, adalete, hukuka ve eşit yaşam hakkına dair inancını yitirmesidir kardeşim!
Korku; İnsanın, ‘’acaba ne zaman kapımı çalacaklar. Bir hiç yüzünden, hangi sebepsiz sebeplerden beni karakola götürecek, hapse tıkacaklar’’ diye, kendinin konuşma, duyma ve işitme organına hiç yokmuş muamelesi yapma gerçeğiyle karşı karşıya kalıp, özgürlük simülasyonu içinde boğulması demektir kardeşim!
Korku; Bu ülkede YAŞAMAK; nefes almakta, duymakta, görmekte, hissetmekte zorlandığın hayata tahammül etmek zorunda kalmaktır kardeşim!
Yukarıda betimlemeye çalıştığım insanlar bu ülkenin gerçeğidir. Ülkenin bütün yükünü sırtına alıp taşıyan bu çilekeş insanlar, Pazar günü sabahı sizlerle birlikte tek yürek olmak için ayaktaydı. Sevinmek haklarıydı. Aç da kalsalar, açıkta da kalsalar ‘’Vatan Sana Canım Feda’’ demekten vazgeçmeyen; al bayrağın zaferle dalgalandığını gördüğünde, sefaletini, yoksulluğunu, çaresizliğini bir anda umuda ve servete dönüştürebilen insanları sizler sükut-u hayale uğrattınız kardeşim!
Şimdi! Düştüğünüz yerden ayağa kalkabilir misiniz bilmiyorum! Ama, şu yazdıklarımı okuyup, anlayıp, içselleştirip bir varoluş, bir diriliş hikayesi yazmaya yetecek cesaretiniz ve yüreğiniz var mı? Açıkçası çok merak ediyorum.