Muhalif medya kanalları günlerdir manda yoğurdu, Medine hurması ve yulaf ezmesi anlatıyor. Bazı kanallar haber programlarına Sayın Başkan’ın sözleriyle başlıyor. “… içine şöyle biraz Medine hurması doğruyorum, yulaf ezmesi ekleyerek yatmadan önce…”
Bence haksızlık yapıyorlar. Muhalif medyanın balık hafızalı olduğunu ve bir kurum olarak Saray’ın tabiatını anlamadığını düşünüyorum.
Saray, adı üstünde saraydır; dolayısıyla ihtişamlı, kudretli, şatafatlı, yaldızlı olmak, altın çanakta manda yoğurdu yemek durumundadır. Saray’da oturan lider bütün yetkileri, bütün iktisadi varlıkları elinde toplamıştır; dış politikada yaptığı muhteşem manevralarla bütün dünya liderlerini ayağına getirerek hepsine nasihat etmekte, süper güç çatışmalarında arabuluculuk yapmakta, hatta mazlum milletlerin güvenliği için garantör olmaya hazırlanmaktadır.
Verasetle intikal etmiş bir hanedan sarayından, soylu bir kral ya da imparatordan söz etmiyoruz. Sayın Reis, bir XIV. ya da XVI. Louis ya da II. Nikolay ya da VIII. Edward değil. Bileğinin hakkıyla gelip Saray’a oturmuş bir Reis. Halkın arasından, Kasımpaşa’dan geliyor, duvar yazısına çıkarak, afiş yapıştırarak başladığı siyasî kariyeri boyunca sürekli mücadele ederek Saray mertebesine yükselmiş birisi. Üstelik mütevazı…. Cumhurbaşkanı sıfatıyla çıkıp çocuk bezinde KDV’yi düşürdüğünü ilan etti. Daha ne olsun?
İdealist ve rövanşist bir siyasî İslamcı olduğunu, “iki sarhoş”un siyasî-sosyal-kültürel mirasıyla hesaplaştığını, ideolojisinin hegemonik niteliğini, demokrasiyi bir tramvay gibi kullandığını, Türklerin bir millet değil 36 etnik grupla birlikte anâsır-ı İslâm’ın (İslâm unsurları) bir parçası olduğunu, bu ülkede milletin değil ümmetin egemen olması gerektiğini açık açık söyledi; göz göre göre eğitimi imam hatipleştirdi, başta yargı olmak üzere bütün kurumları tarikatlara cemaatlere teslim etti, yozlaşmış medyayı parayla satın aldı, Silahlı Kuvvetleri dağıtıp kendi emir-komutası altında yeniden tertipledi.
Şimdi Cumhuriyet Aydınlanması’nın tabutuna son çivileri çakmakla meşgul. Öyle bir ideolojik kudret sergiledi ki başta laiklik olmak üzere Devrim Kanunları’nı kuvvetle ve münhasıran savunan tek bir siyasî parti kalmadı. Daha geçen gün “Medrese Kanunu”na Meclis’te hep birlikte el kaldırdılar, şapka çıkardılar.
Ülkenin müesses Devlet nizamı üç kadim tehlikeden biri olarak gördüğü komünizmi ülkenin bütün entelektüel cumhuriyetçi kadrolarıyla birlikte imha etti, önder kadroları sokaklarda, mezralarda kurşunladı, her birini falakaya yatırıp elektrik verdi, bombayla havaya uçurdu, astı; fakat ikinci büyük tehlike olarak gördüğü bölücülükle uzlaştı, onu parlamentoda “demokratik-tik” bir güç olarak koruyup kolladı; ve nihayet, üçüncü büyük tehlike olarak gördüğü laiklik karşıtı hareketlere teslim oldu.
AKP bütün bunların üzerine oturdu, yolu kendisi açmadı, kendisi için hazırlanmış yoldan yürüdü. Saray, insanları asmadan, kurşuna dizmeden, ağır baskı uygulamadan (yukarıda Allah var!), girdiği her genel seçimi kazanarak, her anayasa referandumunda Saray’ı milletin zihninde biraz daha derine çakarak karşıdevrimini adım adım geliştirdi. Köşkü savunamayanlar Saray’a rıza gösterdiler. Şimdi buradayız. Siyasî İslam’a teslimiyet evresindeyiz.
Ortada manda yoğurdu yiyen bir Saray varsa, sorumlusu siyasî toplumdur, asker-sivil Kemalist ulusalcı kesimdir; örgütlenmeyi, meydanlara çıkmayı, mücadele etmeyi beceremeyen, tarikatlarla-cemaatlerle helalleşen, etnik bölücülüğü siyasetin anahtarı hâline getiren, Cumhuriyet Aydınlanması’nı sivil toplum gibi gördüğü gericiliğin karanlığında boğulmaya terk eden, Atatürk’ü bir fotoğrafa indirgeyen, elçiliklerle iş tutan, işbirlikçi muhalefettir.
Kimse halka kabahat bulmasın. Nüfusun aydınlanmış kesimi elinden geleni yaptı. 2007’de Cumhuriyet Mitingleri’nde, 2013’te Haziran Hareketi’nde milyonlarca insan kalpaklı genç Mustafa Kemal posterleri ve Türk bayraklarıyla meydanlara çıkıp Devrim Kanunları’na sadakatle bağlı olduğunu gösterdi. Millî Anayasa hareketi başladığında bütün il ve ilçelerde hareketlenme oldu. İnsanlar mücadeleye hazırdılar. Fakat konformizm, tembel bilgiçliği, cahil ukalalığı ve aşırı derecede örgütlenme kabiliyetsizliği ve gönülsüzlüğü, biraz da maddi menfaatlerin gericiliğin siyasî emelleriyle tevhit edilmesi ya da düpedüz korkaklık yüzünden, stratejik düşünen bir merkez inşa edilemedi. Referandumun üzerine bir bardak su içenleri, “yarın yine güneş doğacak, oldu da bitti maşallah” diyenleri kim unutabilir?
İşte Saray bu toplam çapsızlığın ürünü olarak Atatürk’ün Orman Çiftliği’nde yükseldi.
Şimdi Saray bütün siyaset mühendislerini seferber etmiş, “kader seçimi”ni kazanmak için rahatça strateji ve taktik geliştiriyor. Seçim yasalarını çıkardı, seçim kurullarını düzenledi, il ilçe sınırlarıyla oynadı, kim bilir daha neler yapacak? Yirmi yıllık savaşın son ve kesin sonuçlu muharebesine hazırlanıyor.
Neymiş efendim, manda yoğurdu yiyormuş… Helal olsun ona manda yoğurdu yiyorsa! Çanağı tutan biziz…
Aslında Saray’a “soytarı” lazım. Soytarı deyip geçmeyin, tarihsel olarak saray müessesesinde çok önemli bir yeri vardır. Hünkârı eğlendirirken, onu uyarır, bilgilendirir. Şaklabanlık yaparken gerçekleri söyleyebilir, çünkü o bir soytarıdır, cezadan muaf olduğunu bilir, bu yüzden gayet rahattır.
Mesela Hünkâr mandadan söz ettiğinde, “Efendimiz, manda yoğurdu çok pahalı, zira manda popülasyonu son yıllarda yüzde seksen oranında azaldı,” diye fısıldayabilir. Hatta daha da ileri giderek, “Efendimiz, tebaanızı aç bıraktınız, manda yoğurdu yerseniz imrenirler, Fransız İhtilâl-i Kebiri’ne müsavi olaylar husule gelir,” bile diyebilir.
Bence Saray, dışarıdan kendisine akıl öğreten uydu siyasetçiler ya da saf akademisyenler arasından bir soytarı seçmelidir. Uygun bir soytarı adayının ismi şu anda dilimin ucuna geldi ama hayır, söylemeyeceğim.
Neyse, uzatmayalım.
Bu manda yoğurdu muhabbeti bence bizatihi mandalara ve manda besicilerine yaradı. Üretim kesinlikle artacaktır. Sayın Saray bundan sonra mesela nasıl keşkek yediğini anlatarak buğday üretimini, muhalefetin “geliyor gelmekte olan” söylevlerini muhalif kanallardan izlerken ay çekirdeği çitlediğini söyleyerek ayçiçeği üretimini artırabilir. Üretim devrimine böylece katkıda bulunabilir.
Aslında manda muhteşem bir hayvandır. 1950’li yılların sonunda, batan güneşin sarı kızıl ışıltısında parıldayan Meriç Nehri’nin bataklık çamurunun içinde debelenen dev mandaları hatırlıyorum. “Evladım, fazla yaklaşma çocuğum, mandalarla oynanmaz. İçlerinde ‘deli manda’ vardır, seni süser (boynuzlar).” Gözlerim hep deli mandayı arardı. Ansızın çamurların içinden kükreyerek doğrulup ileriye atılacak, muhteşem boynuzlarıyla önüne geleni süsecek deli mandayı… Bize mandanın delisi lazım.
Şu güneşli pazar gününde herkese manda yoğurdu yiyebileceği güzel günler diliyorum, içine Medine hurması ve biraz yulaf ezmesi ekleyip, güzelce karıştırırsınız… [email protected]
Tunç Soyer, kendisini Londra Belediye Başkanı sanmış olacak ki Hollanda Büyükelçisi’nin ve konsere sponsor olan …..Bank CEO’sunun misafir olduğu bir İzmir DSO konseri öncesinde konuşmasını İngilizce yaptı. Değerli hemşerilerim de hararetle alkışladılar. Protesto edecektim ancak alkışları görünce vazgeçtim. Nihat Sırdar’ın Müstahak Parti esprisi aklıma geldi. Sürekli bir kurtarıcı arayacağımıza Atatürk’ün “aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!” sözünü temel düstur haline getirmemiz lazım.
Çok usta bir kalemden çıkma muhteşem bir yazı. Bize deli manda lazım evet.
Elinize sağlık lezzetli bir yazı olmuş
Olaganustu guzel bir yazi olmus. Birsolukta okudum.
Çok hoş bir yazı teşekkürler
Sayin Alogan, icler acisi durumu her zaman ki gibi net, akici, ogretici sekilde yazmis. Anlayana sivri sinek saz ,anlamayana davul zurna az demis atalarimiz.
Kısa Türkiye tarihi…
Deli manda yakında siyaset kurumunu süsecek.
Saray, adı üstünde saraydır; dolayısıyla ihtişamlı, kudretli, şatafatlı, yaldızlı olmak, altın çanakta manda yoğurdu yemek durumundadır. Saray’da oturan lider bütün yetkileri, bütün iktisadi varlıkları elinde toplamıştır; dış politikada yaptığı muhteşem manevralarla bütün dünya liderlerini ayağına getirerek hepsine nasihat etmekte, süper güç çatışmalarında arabuluculuk yapmakta, hatta mazlum milletlerin güvenliği için garantör olmaya hazırlanmaktadır. BU KISIM MUHTEŞEM
O deli manda ile karşılaşmış ve boynuzlarına hedef olmuş biri olarak söylenenlere ilave olarak bilmek gerekir ki lider toplumun yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir lakin toplum liderin yaptığı her şeyin sorumlusudur. Atatürk’e ihanet etmiş bir toplum olarak bu işten kolayca sıyrılamayacağımızı bilmemiz gerekir