Yavuz Alogan yazdı…
Geçen yüzyılda marksistler bu kavramı sosyalizmin hedefi ya da amacı değil, doğal sonucu, ulaşacağı son evre olarak tartıştılar. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin, giderek kafa ve kol emeği arasındaki ayırımın ortadan kalktığı, insanlığın kültürel gelişimin zirvesine ulaştığı bir evrede toplum artık hukuka ihtiyaç duymayacak, Devlet olanca baskı aygıtları ve bürokrasisiyle birlikte gereksizleşecek, zamanla sönümlenecekti. Büyük çatışma ve mücadelelerin, ağır meşakkatin ardından insanlık kutsal kitaplardaki cennete benzer bir mertebeye erişecekti.
Bugünden baktığımızda kusursuz bir ütopya gibi duruyor.
Geçmişte servet birikiminin ilk aşamalarında sınıflar nasıl kaçınılmaz biçiminde ortaya çıktılarsa, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin geliştiği ileri bir aşamada yine kaçınılmaz biçimde ortadan kalkacaklar ve o vakit devlet, gelişmenin önünde bir engele dönüşecek, Friedrich Engels’in ünlü ifadesiyle, “üreticilerin özgür ve eşit birlikteliğini temel alarak üretimi yeni baştan örgütleyen toplum, bütün devlet mekanizmasını, o zaman ait olacağı yere, tunç baltanın ve çıkrığın yanına koyacak.”
Sonraki yüzyılda bu iyimser ve zarif teorik hipotezin doğrulanabileceğine dair herhangi bir belirti görülmedi.
Fakat Devlet farklı biçimde sönümlenmeye başladı. Hâkim sınıfın baskı aygıtı olan, o sınıf tarafından kullanılan fakat onunla özdeş olmayan, ondan ayrı olarak yapılanan denetleyici bir örgüt olmaktan çıkan Devlet, topluma karşı sorumluluklarını terk etmeye, bu sorumlulukları halkı sömüren şirketlere devretmeye, zenginler ve firma yöneticileri tarafından istilâ edilerek bir şirket gibi yönetilmeye başladı.
En büyük hisseye sahip kişi olarak devletin başkanı bakanlar kurulunu şirketin mütevelli heyeti gibi yönetiyor, hissedarlar parlamento denilen yapıda kanun yapıyor, birkaç yılda bir muazzam bir reklâm ve beyin yıkama kampanyasına sahne olan karnaval benzeri seçimler aracılığıyla güven tazeleniyor ve aynı toplumsal sınıftan farklı kişilerle sistem yoluna devam ediyor. İktidar ile iktidara gelmeye en yakın muhalefet arasındaki farklar siliniyor; toplumun alt kesimlerini, gerçek halkı temsil eden, siyasete çoğulcu bir görsellik vermenin ötesinde güç toplamaları itinayla engellenen siyasî partiler kenarlara itilerek etkisiz varlıklarını sürdürüyorlar, her seçimde hezimete uğruyorlar. Dönüşüm geçiren Devlet, yasalar ve kararnamelerle halkı yağmalıyor ve serveti kendi adamlarına dağıtıyor.
“Demokrasi” dedikleri yönetim sisteminin günümüzde indirgendiği düzey budur.
Devlet, kendi bürokrasisiyle ayrı/denetleyici bir özne olmaktan çıkarak hâkim sınıfla özdeşleşmiş, siyaset ve medya ticarîleşmiş, toplum birbirini görmekte ve anlamakta zorlanan bir gösteri topluluğu olarak küçük parçalara bölünmüş, mevzi direniş odaklarının birleşmesi engellenmiştir.
Bu yapı ve onun atmosferi en gelişmiş kapitalist ülkelerde yoğunlaştı, oradan orta büyüklükte ya da zayıf ülkelere kadar yeryüzünün her köşesine sirayet etti.
Günümüzde hangi ülkenin yurttaşı cep telefonundan, televizyon dizilerinden, videolardan kafasını kaldırıp yukarıya baktığında, bir zamanlar kendisine ait zannettiği Devlet’i tanıyabilir? Bildiğimiz Devlet temel işlevlerini kaybederek sönümlenmeye, onu ele geçiren sınıf her türlü zihinsel üretim aracını kontrol etmeye başladı.
Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels şöyle demişlerdi: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur … Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir.” Günümüzdeki fark, hâkim sınıfın maddi üretim araçlarının yanı sıra Devlet’i de elinde bulunduruyor olmasıdır. Onu artık bir “aygıt” olarak kullanmıyor, kendisi Devlet olmuş.
Teknolojik ilerlemeyi arabasına koşmuş dört nala sürerek yıldızları fethetmeye, insanların genetiğiyle oynamaya, robotlardan oluşmuş ordular kurmaya, insansız ve ışıksız fabrikalarla insan emeğini üretim sürecinden dışlamaya, mekânsal olarak böldüğü proletaryayı bir özne olmaktan tamamen çıkarmaya hazırlanan bu Devlet, gelişmenin belirli bir evresinde hiç kuşkusuz yoksullaştırdığı/işsizleştirdiği, malına mülküne, toprağına ağacına kuşuna el koyduğu milyarlarca insanın öfkesiyle yüz yüze gelecek.
Peki, çözüm ne? Çözüm, bütün dünyada Devlet’i tek bir sınıfın elinden kurtararak onu bütün halkın devleti olarak yeniden inşa etmek, onun temel işlevlerini geri almaktır. Bu da ancak “yurttaşlık” kavramını savunmakla, etnik-dinsel-cinsel vs hakların yerine Yurttaş Hakları’nı, Toplum Sözleşmesi düşüncesini, ulus-devlet anlayışını getirmekle mümkün olabilir.
Bugüne kadar etkileri en uzun süren iki büyük devrim oldu: Fransız Devrimi (1789) ve Ekim Devrimi (1917). Tarihçi Eric Hobsbawm, 1991’den (reel sosyalist sistemlerin çöktüğü tarih) çok önce bugüne ışık tutan bir öngörüde bulunarak, Ekim Devrimi’yle başlayan sürecin, ölçeği ve yarattığı etkilerin sürekliliği bakımından Fransız Devrimi’ne kıyasla “cüce” kaldığını söylemiştir.
Günüzde gelişmiş ülkelerden en zayıf ülkelere kadar her yerde sokağa çıkan insanların özgürlük, eşitlik, kardeşlik (laiklik), anayasal güvence, sosyal refah talep etmeleri bu öngörüyü doğrulamaktır. İnsanlar bu taleplerin ancak halkın meclisi (Konvansiyon), Toplum Sözleşmesi ve halkın devletiyle gerçekleşebileceğini anlayacaklardır.
Günümüzde parlamentolara, siyasî partilere, medyaya, genel seçim gösterilerine olan güven azalmaktadır. İnsanlar giderek nasıl yönetildiklerini anlayacaklar, buna razı olmayacaklar ve ortak taleplerde birleşeceklerdir. Siyasî yelpazenin solunu, sağını, ortasını yeniden tanımlayacak olan da bu mücadeledir. Bu mücadele geçmiş fikirlerden çıkmayacak, yeni fikirler bu mücadeleden çıkacaktır.
İleriki evrelerde iyice zıvanadan çıkacağı anlaşılan mevcut dünya sisteminin bütün ülkelerin halklarında yurttaşlık temelinde genel ayaklanma fikrine yol açmaması neredeyse imkânsızdır. Bunu bildikleri için ulus-devlet ve yurttaşlık fikrini yok etmeye, etnik-dinsel-cinsel haklar kavramını icat ederek toplu mücadele imkânını köreltmeye çalıştılar. [email protected]
Dünyada en büyük devrim olarak Fransız ve Rus devrimi anlatılıyor.
Gerçek anlamda en büyük devrim Atatürk tarafından gerçekleştirilen bize ait ve dünyayı etkileyen Kemalist devrim neden tarihi devrim olarak alınmıyor ve anlatılımıyor? Anlamıyorum
Kapitalizm çok esnek ve pragmatik bir sistem. O anki çıkarlarına göre hızla kendini değiştirerek yeni şartlara uyum sağlamayı başarıyor. Oysa rakibi durumundakilerin yönetime geldikten(tabi gelebilirlerse) mesela 30-40 yıl sonra ne yapacakları konusunda bu günden kavgaya tutuşarak birbirlerine düştüklerini gördük yaşadık. Bu yüzden maalesef terazinin karşı kefesinde bir ağırlık (tabi kitlesel anlamda)oluşturulamıyor. Koşullar çoğu zaman uygun olmasına rağmen 70-80 yıldır ayni süreci yaşıyoruz ve bir türlü ders alamıyoruz. Saygılarımla
Umarım ki;
Binlerce yıldır sömürülen aç ve arkasiz kimsesiz halkların al bayraklari dalgalansin
dalgalansin dalgalansin….
Ve dilerim her meydanda darağaçlarında sallanan vatan hainleriyle dolu bir manzara bu melanet ve adi düzenle semirenlerin sonunun en güzel görüntüsünü oluşturacaktır!
Ne diyeyim; 4×4`lük YAZI !!!
Eklemeye kalksam 600 harflik SINIRLI yorum yetmez…
Ama bir solukta düsüncelerimi, hayat tecrübemi ve gördüklerimi okudum !
Bir yazi ancak bu kadar dobra yazilir.
Sayın Aloğan,size katılıyorum.
Geleceğin dünyası ulus devlet temelinde vucud bulacaktır, belki de herkes bir ortak dil oluşturup, esperanto gibi..ama devletin çerçevesini ulus Devlet boyutunda ulusturacaktir insan oğlu..diye düşünüyorum.
Çok değerli bir yazı. Teşekkür ederim 🙏
Çok enfes bir yazı. Teşekkürler. Kahvaltı niyetine okudum.