İnsan hayatında olduğu gibi millet hayatında da ölçülerin ve normların büyük önemi vardır. Bunlara pusulayı da eklemek gerekir. Sosyal hayatta yerleşmiş bütün normları sorgulayıp eylemlerinizin ölçüsünü kaçırır, pusulayı da şaşırırsanız, sele kapılmış kütük gibi sürüklenip gidersiniz. Bir kez sürüklenmeye başladığınızda kayalara çarpıp parçalanırsınız ya da sizi sudan çıkaran müstevli tarafından kereste olarak kullanılırsınız.
Kendi yaptığınız anayasayı bile ihlâl ederek laikliği yok ettiniz. Ayasofya’yı ibadete açarak önemli bir normu ortadan kaldırdınız, camide devlet töreni yapıp Atatürk’e lanet okuyarak hem kendi halkınızı tehdit ettiniz, hem de bütün dünyaya siyasî İslam’ın Türkiye’ye hükmettiğini ilân ettiniz. Böylece yasalarla belirlenmiş, bir ilke olarak benimsenmiş, yerleşmiş bir kuralı, laikliği yok ettiniz. Çok güzel!
Fakat orada duramadınız. Hilafet taleplerinin yükselmesini, Ayasofya’nın içinde, eski tâbirle bir grup sergerdenin (elebaşı) Tevhid Bayrağı açarak nüfusun yarıdan fazlasına “tebliğ”de bulunmasını önlemediniz. Burada ölçüyü kaçırdınız. Üstelik pusulanız da yok. Hangi istikamette gittiğinizi bilmiyorsunuz. Topluma aşılamaya çalıştığınız dinî hayat tarzının (benim bilimsel ve fiyakalı olsun diye “ideolojik hegemonya” dediğim şey!) ucu açık. Öylesine açık ki IŞİD’e, El-Kâide’ye kadar gidebilir. Demek ki hem normu kaldırdınız, hem ölçüyü kaçırdınız, hem de pusulayı şaşırdınız.
Aynı durum şu meşhur İstanbul Sözleşmesi için de geçerli. Sözleşmeyi imzalamışsınız (2011’de), Sözleşme’yi temel alan bir de yasa çıkarmışsınız (6284 sayılı). Gerçi memlekete hâkim olan ideolojik iklimden ötürü Sözleşme ve yasa, aile içi şiddet, kadın ve çocuk cinayetleri, taciz tecavüz gibi vahim sorunlara çözüm olmamış. Fakat bu sözleşme ve yasa, sosyal hayatta en azından bir gözlem/denetim imkânı, bir ölçme değerlendirme kriteri sağlamış. Şimdi bunu kaldırmak istiyorsunuz? Neden? Tarikat ve cemaat tabanınızı seçim öncesinde güçlendirmek, onların ucu hilafete kadar giden gerici taleplerine yatkın görünmek için!
Eleştirebilirsiniz elbette. Sözleşme’nin kusurları, bizim sosyal yapımıza uymayan tarafları pekâlâ olabilir. Bunlar uygulamada düzeltilir, yeni yasalarla takviye edilir. Fakat öyle bir saptırıyor ve saldırıyorsunuz ki ne ölçü kalıyor ne de pusula… Sanki bu sözleşme yüzünden aile yapımız çökecek, kadınlar fahişe olacaklar, hatta bununla yetinmeyip lezbiyen olmak isteyecekler (başka dertleri yokmuş gibi!); emperyalizm biz erkeklere “eşcinselliği dayatacak” (eyvah eyvah!); milletçe tarihimizden ve geleneklerimizden gelen bütün değerlerimizi terk ederek ahlakımızı, izzetimizi ve iffetimizi kaybedecek, cinsel bir orgy (cümbüş) içinde perişan olacağız!
Bu kadar güçlü bir İstanbul Sözleşmesi olabilir mi? Yani bir Sözleşme bize bunu yapabiliyorsa eğer, biz zaten ölmüşüz demektir. Faşizmin kriterlerinden biri de topluma ahlak dayatmaktır. Toplumumuzun kendi ahlakı, normları, ölçüleri var zaten. Yeter ki siyaset yapacağım, seçim kazanacağım, Cumhur ittifakına yaranacağım, Saray koridorlarında Reis’in danışmanlarıyla fotoğraf çektirmek için debeleneceğim diye milletin ahlakıyla, normlarıyla, ölçüleriyle oynamayın! Milletimizin ahlak bekçiliği tarikatlara, cemaatlere, iktidarsız küçük parti muhterislerine mi kaldı? Topluma ahlak vaazı verecek yerde kendi içinizdeki çokeşliliğe, sodomiye, çocuk tecavüzlerine, sapıklıklara bir el atsanız daha iyi olmaz mı? Toplumun çoğunluğu sizinle kıyaslanamayacak kadar ölçülü ve dengeli.
Aynı şey “millî olma” konusunda da geçerli. Bugünün dünyasında ne kadar millî olabilirsiniz? Nereye kadar millî olabilirsiniz? Ekonominiz, kültürünüz, gündelik hayatta kullandığınız araçlar, eğitim kurumlarınız, sağlık sisteminiz, hatta hükümetiniz ne kadar millî? İktisadi devlet teşekküllerinden memleketin toprağına suyuna kadar tecavüz etmediğiniz, peşkeş çekmediğiniz tek bir “millî” kurum ya da varlık kaldı mı? Cumhuriyet’in Aydınlanma devriminin yerine Arap kültürüyle melezleşmiş çakma Osmanlı gericiliğini geçirince “millî” mi oluyorsunuz? “Hukukun altın çağı”nı yaşadığı şu dönemde, 64. Asliye Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararına En’am Suresi’nin 108. Âyeti’ni yazarak “millî” bir tutum mu almış oluyor? Böyle millî olunuyorsa bu işin sonu yok. Milleti ümmete dönüştürüp kendinizi halife ilan edene kadar gidersiniz.
Saray’ın sözcüsü Kalın, “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı, artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır,” diyerek Büyük Kalkışma’ya bir hikâye unsuru ekledi. Sormak isteriz, şu son 20 yıl içinde anlattığınız kendi hikâyeniz miydi? İktisat politikalarınızda, eğitimde, sağlıkta kendi hikâyenizi mi anlattınız? Cumhurbaşkanınız camide bizzat Kuran okuyunca, imamınız kılıç çekince, tarikat ve cemaatleriniz “Hilafet isterük!” diye sokağa dökülünce, kendi hikâyenizi mi anlatmış oluyorsunuz? Türkiye’nin yüz elli yıllık gerçek hikâyesini öğreneceğiniz bir zaman kesinlikle gelecektir. Türkiye sizin hikâyenizi kabul etmeyecektir.
Bizim kuşağın son yirmi yıl içinde sergilediği kafa karışıklığının ve korkaklığın bedelini; kendilerini Aydınlanmacı ve İlerici olarak tanımlayan siyasetçilerin ve Cumhuriyet’in aslî muhafızlarının Saray’ın yere tebeşirle çizdiği kurallara gösterdiği itaatin bedelini bütün ülke, özellikle ülke gençliği çok büyük kayıplara uğrayarak ödeyecek. En büyük aymazlık ve ihanet normal bir ülkede olağan bir süreç yaşıyormuşuz gibi davranmak, sistem partilerinin içinden bir kurtarıcının çıkacağını, ufak tefek reformlarla işlerin düzeleceğini sanmaktır. Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır, hayatın her alanında örgütlenmektir.
1994 yerel seçimlerinden sonra Necmettin Erbakan şöyle demişti: “Refah Partisi âdil düzen getirecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek.”
Gördük mü âdil düzenin ne olduğunu? Bu ülkeyi vatan yapan bütün normların nasıl kaldırıldığını, milletin nasıl ümmet olarak tanımlandığını, ölçülerin nasıl bozulduğunu, pusulanın bu ülkeyi kuran devrimci kadroların gösterdiği hedeften nasıl saptığını iyice gördük mü?
Şimdi soru şu: AKP’nin gidişi nasıl olacak? Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti nasıl kurulacak? AKP’nin kurduğu rejime intibak eden sistem partilerinin sürekli yavrulayarak itişip kakışmalarını, sünnet çocuğu gibi parlatılıp ortaya salınan lider bozuntularını (mevcut rejimin kurulmasına ve yerleşmesine hepsi katkıda bulundu!) bir yana bırakıp, bu soruya odaklanmak gerekir. Soru budur. Başka soru yoktur. [email protected]
kaleminize sağlık, dün, bugün ve yarın yaşanan ve muhtemel yaşanacaklara dair güzel bir yazı olmuş. Ancak, sayfada yazarın daha önceki yazılarına erişim imkanı sağlayan bir link konulursa iyi olur.
Sn. Alogan bu yazisinda da diger yazilarindaki gibi “Yangin Vaaaaar!!!” diye bagiriyior. Özellikle de normal bir ülkede cok olagan bir sürec yasiyormusuz gibi davrananlara, yazip cizenlere!
Memleket yangin yeri, ülke her seyiyle elimizden alindi ve korkunc bir ucubeye evriliyor. Bunlar, bizi biz yapan herseyi hizla ortadan kaldiriyorlar, bize bir vahabi Arap kültürsüzlügünü ve gerici ve bagnaz ortacag teokrasisini dayatiyorlar!
Hala, bilmeyerek hata yaptiklarini düsünerek bunlara “hatalarini” anlatmaya calisanlar, “dogru yolu göstermeye”calisanlar, bunlara ögütler vermeye cabalayanlar, bilerek veya bilmeden halki aldatiyorlar, kandiriyorlar! Bu ahmaklar ve/veya isbirlikciler sadece ve sadece bunlarin Türkiye Cumhuriyetini yikmalarinin üstünü örtüyor, hatta bu hainligi mesrulastiriyorlar!
Yazida belirtildigi gibi, bunun halkimiza(özellikle de gelecek kusaklara) cok agir bir bedeli olacak ve bu bedel her gecen gün büyüyor!
Kaygilarimla
sayın alogan’ın yine “aydınlık” bir yazısı. gerçek anlamda aydınlık ama. “Saray’ın yere tebeşirle çizdiği kurallara gösterdiği itaatin bedelini bütün ülke, özellikle ülke gençliği çok büyük kayıplara uğrayarak ödeyecek” uyarısından daha kuvvetli bir ihtar ve cesaretlendirme olabilir mi. fakat bükemediği eli öpenler ve kibri dağları aşmışlar üstlerine almayacaklar. zararı yok. sayın alogan’la aynı safta olmaktan gurur duyuyoruz.
Cevabı hazırdır bir model fabrika kurdum bunun için ama engellediler sabırla inatla bekliyorum ve kuracağız o fabrikayı
Bir yol gösterici, üzerinde birleşilen bir program ve harekat planı olmadan vatanseverlerin kendi kendilerine örgütlenmelerini beklemek gerçekçi değil bence.
Esas sorun şurada ki; Cumhuriyetin kurucu partisinin başında olan kişi,Cumhuriyetin Kurucusu hakkında söylenen meydan okumalara, kılıç kalkan sallamalara duyarsız kalmış ve bir şey olmamış gibi davranmıştır.Bu görevi sayın Akşener üstlenmiş ve Cumhuriyetimizi ve Ata’mızı olanca gücüyle savunmuştur, kendisine bir Cumhuriyet çocuğu olarak çok teşekkürler ediyor,hassasiyetinden dolayı kutluyorum.Bence Demokrasi temel kavramları itibarıyla çökmüş olmasına karşın;en önemli sorun olarak Ekonomik açıdan duvara dayanılmış olması, aklıma şöyle bir varsayım geliyor;mevcut hükümet ben yarın itibarıyla görevi devrediyorum,isteyen buyursun gelsin dese, mevcut partilerden hangisi işte bu benim Ekonomik kurtuluş , bu da ekonomik şaha kalkış programım..bu da sosyal ve hukuk programlarımız diyebilecek olan var mı?” Ben iktidara gelirsem daha çok bırç bulabilirim” demek bir meziyet değil?bir çaresizliktir.Önemli olan bu güzel ülkenin borca ihtiyaç duymayacak politikalar üretmesidir.Ülkeyi şaha kaldıracak ana program Cumhuriyetin Fabrika ayarlarıdır.
Sayın Alogan,
Teşekkürler.. Yine her zamanki gibi, lâfı dolandırmadan, “acaba nasıl söylesem de hiç söylememiş gibi yapsam” endişesi taşımayan yürekli bir yazı.
Aydınlarının(?) “en kabadayılarının(!)” eleştirilerini, iktidarın izin verdiği sınırlar dahilinde bir otosansürle, ve ancak “yalandan efelenerek” dile getirebildiği bir memlekette, sizin gibi yürekli birkaç insanın varlığıyla nefes alıyoruz.
Ben özellikle, “Cumhuriyet’in aslî muhafızları” ifâdesiyle neyi kastettiğinizi merak ediyorum.
Acaba tahmin ettiğim gibi buradan, “rejimleri son tahlilde kim korur?” sorusuyla başlayan bir entellektüel tartışmanın kapısını aralayabilir miyiz?
Namuslu,iman sahibi (Yaradan’a kalben inanan ve Yaradan’ın emanet ettiği akla asla kara çalmayan) bir ruhun yazıya döktüğü satırlara ne denir?Aşkolsun,tebrik ederim.
Malesef sana kotu bir haberim var. Savundugun Aksener’de kureselcilerin bir kuklasi. Partisinin kurulus metnini okumadin galiba. Nato’ya baglilik yemini ediyor. Bumu Ataturkcu ve Cumhuriyeti kollayan kahraman? Meral Aksener. Lilcdaroglu, Babacan, Gul, Davutoglu bunlar hep ayni kadro. Hedef Turkiye’nin anahtarini Soros’a vermek. Ha aklima gelmisken, bu Aksener kureselci, neo-liberal Tansu Ciller’in yetistirmesidir. Daha fazla ispat gerekiyor mu? Geciniz palavralari.
Sayin Alogan. Boyle bir ortamda dobra dobra fikirlerinizi soylemeniz takdir edilecek bir tutum. Butun medya’nin, ulusalci gecinenlerin, “kucuk” parilerin dahi sesini kistigi ortamda “Kral Ciplak” diyebilmeniz oldukca onemli. Ancak donup dolasip geldigimiz soru, bunlarin yerini kimin dolduracagidir. Imamoglu (Soros kuklasi sahte ikinci Ataturk) mu? YCHP-HDP-PKK-FETO koalisyonu mu? Bu Turkiye’nin olumu demektir. Bu yuzden sitmaya razi olur hale geldik. Bir kac ulusalci ciliz ses disinda, Veryansin gibi kapasitesi cok sinirli internet medyasi disinda ortalikta ne var? Sorarsan herkes Ataturkcu, milliyetci, vatansever. En fazla Ataurkcu gecinenlerde, Bodrum’larda, Marmaris’lerde tatile cikip denize karsi raki, sarap icen bildiginiz belli kesim (Su anda CHPyi devsirmekle mesguller). Ulusalci cephe bir araya gelmedigi surece, saglam bir lider etrafinda birlesmedigi surece, sitmaya devam edecegiz ne yazik ki. Daha cok seriat gosterileri izleyecegiz bu gidisle ve sitmaya tutulmus gibi titreyecegiz her defasinda. Suc ulusalci, milliyetci camianin sucudur. Bakiniz burada bile uc ulusalci bir araya gelemiyoruz. Sucu once kendimizde arayalim.
Kurtarıcı bekleme zamanı değil,anti emperyalist,demokratik ilkeler ışığında partileşmek.Kendine güvenenler kazanır,ah vah çekenler kurtarıcı bekler,halbuki kurtarıcı kendimiziz.
1.Bugün direnen Toplumun Sosyolojik Yapısı
Ve Bireylerin Kendince doğru yaşam biçimlerini sürdürme istekleridir.
2.Çağdaşlık En Evrensel Norm ve en güçlü direnç noktasıdır.Teknoloji ile donanmış alt yapısı nedeni ile kaçınılmaz kuşatıcıdır..Ve bu yeni bir argümandır.
3.Bu nedenle direnişin güçleri ilk defa bu kadar masum,bu kadar soylu,bu kadar yayılmacı ve sonuç alıcıdır..
Yazara katkı vermeliyiz..
.
metin adlı yorumcu. rakımıza şarabımıza karışmayın arkadaş. yok bilmem tatilde imişiz, denize karşı içiyormuşuz. değil. köydeyiz. kendi zavallı evimizde etil alkolden yaptığımız uyduruk içkiyi içiyoruz. bir rahat verin artık. size haramsa bize değil.
Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram
İnsan Ol Cihanda Bu Dünya Fani
Ehline Helaldir, Na Ehle Haram
Biz İçeriz Bize Yoktur Vebali
Sevap Almak İçin İçeriz Şarap
İçmezsek Oluruz Düçar-ı Azap
Senin Aklın Ermez Bu Başka Hesap
Meyhanede Bulduk Biz Bu Kemali