Yavuz Alogan yazdı…
Ne ekerseniz onu biçersiniz. Hiçbir şey ekmediğiniz, neredeyse bilinçli olarak çoraklaştırdığınız tarlanın ortasında dikilip durursanız, günün birinde mutlaka sizi biçerler.
Saray Devleti ekonomiyi ve idarî yapıyı Turgut Özal’ın ve Kemal Derviş’in bile hayal edemeyeceği, belki de istemeyeceği ölçüde dışa bağımlı hâle getirerek dönüştürdü. 15 Temmuz hain darbe girişimi emperyalizmin AKP iktidarına verdiği görevin tamamladığını ve tasfiye vaktinin geldiğini gösteren bir işaretti. Halkın ve vatansever askerlerin direnişiyle bertaraf edildi. Fakat bu işarete rağmen siyasî iktidar kendisine dışarıdan dayatılan yeni görevleri yerine getirmeye devam etti.
Son görevi Türk milletinin kimliğini değiştirmek, üniter ulus-devleti ortadan kaldırmak, ülkeyi etnik temelde idarî olarak bölmektir. Talan edilmiş tarlanın orta yerinde iktidarını sürdürme umuduyla, salt bir yürütme gücü olarak duruyor, emperyalizmden imparatorluk beratı alma umuduyla bekliyor.
Geldiğimiz yerde Abdullah Öcalan’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Suriye-Türkiye komiseri Tom Barrack’ın Türkiye’nin geleceğiyle ilgili niyet ve görüşleri örtüştü. Aynı şeyi istiyorlar.
Sayın Reis, “Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Sünnisi ve Alevisi ile Anadolu’nun gönül harcını muhabbetle yoğuran kurucu (kurucu!) irade”den (İletişim Bakanlığı int. sitesi, 26. 08 25) söz ederken, Öcalan “Millet, Arap, Türk ve Kürt’ü kapsar (…) ben Osmanlı kültürel varlığını miras olarak alıyorum” dedi (akt. E. Atay, E. Çelebi, T.C. Bize Devlet Kursun, Pankuş 2025, s. 158) ve Tom Barrack “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir,” diyerek programı özetledi. Hep birlikte bunu yapmaya çalışıyorlar.
Peki buraya nasıl gelindi?
Siyasî iktidar şantaj altında emperyalizmin her dediğini yaparak iktidarını güçlendirebileceğine, hatta dış destekle hanedan esasına dayalı bölgesel bir imparatorluk kurabileceğine inanıyor olabilir mi? Mesela bir Erdoğan Hanedanı… Birincisinden sonra II. Erdoğan, ardından Bilal Bey’in oğlu III. Erdoğan… Hayaller Osmanlı Padişahlığı, gerçekler Filipinler Cumhuriyeti.
Dalga geçmiyorum. Osmanlı’yı canlandırmanın teorisi yapıldı bu ülkede. AKP yıllarca bu teoriyi hayata geçirmeye çalıştı. Saray Devleti, Soğuk Savaş sonrası dünyada kısa bir süre için önünde muazzam bir emperyal imkân görmüştü. Ahmet Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” adlı kitabında bu imkânı bir dış politika stratejisi olarak yapılandırdı.
Davutoğlu’na göre Türkiye, Balkanlar’ın, Orta Doğu’nun ve Kafkasya’nın epicenter’ı, yani dışmerkeziydi; genelde Avrasya’nın merkezi, Akdeniz’den Pasifik’e kadar uzanan Rimland’in, yani nüfus, doğal servet ve endüstri kuşağının tam ortasındaydı. AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte Cumhuriyet, tarihi boyunca ilk kez Osmanlı İmparatorluğu’nun jeopolitik mirasına sahip olma fırsatı yakalamıştı ve bir “Müslüman süper güç” olarak İslâm dünyasını birleştirme potansiyeline nihayet sahip olmuştu. Teori siyasî İslâm’ın Osmanlı özlemlerini dile getiriyordu.
Fakat teori pratiğe intikal ettiğinde mecburen sadeleşti. BOP projesi kapsamında emperyalizmin bölgesel taşeronu olarak nüfuz alanı edinme çabasına dönüştü. Bunun için her şeyi yaptılar, yabancı askerlerden ordu kurdular, işgal benzeri eylemlerde bulunarak sınır ötesinde idarî yapılar, yerleşim siteleri kurmaya çalıştılar. Ancak önemli bir sorun çıktı. Emperyalizmin taşeronu olma yönünde attıkları her adım ABD’nin örtük girişimleriyle engelleniyordu. İsrail ve PKK/YPG varken ayrıca bir taşerona ihtiyaç yoktu. Üstelik AKP’yi tanımlayan İhvan-ı Müslümin akımı iktidara geldiği yerlerde devrildi, zayıflatıldı, nihayet “terör örgütü” ilan edildi.
ABD, Saray’ın zaafını keşfetti. Saray’ı gördüler. Devlet erkânının ışıkları sönük mahzun Çankaya köşkünden ve ıssız bir tarihi arkeoloji alanı gibi görünen Bakanlıklar mahallesinden taşındığı bin odalı Saray’ın altın varaklı mobilyalarının, halkın tepesine tünemiş gösterişinin hangi saplantılı kompleksi, derin özlemi yansıttığını belki de bizden daha iyi anladılar, değerlendiler.
Bu özleme oynadılar. Türkiye-Suriye sömürge valisi Tom Barrack Osmanlı sistemini överek, Abdullah Öcalan ise bölgedeki azınlıkları, Türkmenleri ve Kürtleri kapsayan bir sistem sayesinde “Türkiye bölgeyi kontrol altına alacak” (agy., s. 14) diyerek Saray’ı aldattı, özlemlerini ve hayallerini kullanarak onu Türkiye’nin parçalanmasına razı etmeye çalıştı.
Saray, PKK’nin kurucu önderine siyaset yolunu açarsa, “terörist” diye mahkûm ettiklerinin serbest kalarak örgütlenmelerini sağlarsa ve TBMM’de yeterli milletvekili sayısını temin ederek Anayasa’nın 10., 66. ve 88. Maddelerini değiştirmeyi, itiraz eden bütün ulusalcı kesimleri susturmayı başarırsa kendisine verilen son görevi de tamamlamış olacak.
Fakat görevlerini yapmış, tarlasını çoraklaştırmış kişiye kimse imparatorluk kurdurmaz. Tarlayı başkaları sürer, güzel yerlerini Gazze için düşündükleri gibi Riviera yaparlar. Kimse satın aldığı tarlada korkutma amaçlı bostan korkuluğu istemez, önce biçerler, sonra kaldırıp bir kenara koyarlar, sıradaki işbirlikçiyi başa geçirirler. CHP’nin yeni programı ve MYK’sinin ideolojik bileşimi bu partinin her türlü göreve hazır olduğunu göstermektedir.
12 Ağustos 2015’te, PKK’nin o zamanın siyasî kisvesi DBP, KCK’nin talimatıyla güneydoğudaki pek çok ilçede özyönetim ilan etmiş, belediye başkanları basın açıklaması yaparak bunu halka duyurmuş, hemen ardından Hendek Savaşları başlamış, Mart 2016’ya kadar şiddetlenerek sürmüş, yüzlerce şehit verilmişti.
Şimdiki durumun tek farkı, özyönetimin ya da demokratik özerkliğin TBMM’nin belirlediği bir komisyon ile savaş ağası Öcalan arasında, hukuki/anayasal boyutları da olan geniş bir kapsamda müzakere ediliyor olmasıdır.
Hem sınır ötesi silahlı gücü hem de uluslararası desteği olan PKK/DEM’in aşırı bir özgüven kazandığı, Cumhur İttifakı’nın ise muhatap olduğu şımarıklık ve giderek zıvanadan çıkan söylemler ve talepler karşısında afalladığı, zorlandığı, giderek çıkmaza sürüklendiği görülmektedir. Yaptıkları işin gerekçesini kendi parti tabanlarına bile açıklayamadılar, kimseyi ikna edemediler. Halkın böylesine acayip (acayip!) bir kimlik ve bölünme siyasetini kardeşlik diye yutturmaya çalışan siyasî partilere oy vermeyeceğini içine girdikleri sürecin şu ileri aşamasında ancak idrak edebildiler.
Bu sürece ilerideki tıkanma ve dağılma aşamalarında provokasyonların eşlik edeceğini, hendeklerin bu kez büyük şehirlerde kazılabileceğini, emperyalizmin Türkiye’yi kesin sonuçlu iç ve dış çatışmalara sürükleyerek netice almak isteyeceğini söylemek kehanet olmaz.
Bu nedenle acilen ele alınması, çözümlenmesi gereken en önemli sorun iç güvenliktir. Cumhur İttifakı’nın, değil Türkiye kendisi için bile bir iç cephe kuramayacağı anlaşılmıştır. [email protected]
Süper anlayana..en büyük sorun iç güvenlik…
kap, mhp, fetö ve pkk aynı şeydir. Onlar osmanlıyı göz bağı olarak kullanıp ülkeyi yıkmayı amaçlıyor. Taşeron olmayı bile amaçlamıyorlar yani.
Yavuz Hocam teşekkür ediyorum. İyilikler diliyorum. Sevgi ve selamlarımla