Ancak esasını kavrayabildiğiniz sorunu çözebilirsiniz. Esasını kavrayamadığınız ya da görmezden geldiğiniz sorunu çözemezsiniz. Belirtilerle uğraşır, şikâyet edip durursunuz. Elbette tepki de gösterebilirsiniz fakat gösterdiğiniz tepki karşılaştığınız sorunun esasıyla ilgili, büyüklüğüyle orantılı olmaz.
Boğaziçi Üniversitesi’nde patlak veren sorunun esası nedir?
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, CNN Türk’e verdiği mülakatta, sorunun Cumhurbaşkanı’na ait bir yetkinin sorgulanmasından çıktığını, Rektör atamasının Cumhurbaşkanı’na ait bir yetkinin tartışmaya açılması “noktasına getirildiği”ni söyledi.
Reis’in sahip olduğu bir yetkinin sorunun esasını oluşturduğunu anlıyoruz. Bizzat çıkardığı yasalardan aldığı yetkiyi kullanıyor. İsterse, “Apdest alıp bir gece vakti işi bitiririz” diyen Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı’nı Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü yapabilir. İsterse, Alaattin Çakıcı’yı üniversitenin idarî işler müdürlüğüne atayabilir. Böyle bir yetkisi var.
Demek ki sorunun esası Cumhurbaşkanı’nın sahip olduğu yetkidir.
Bu esasın elbette siyasî bir boyutu var: anaokulundan üniversiteye kadar bütün eğitim sisteminin Saray rejimine güç verecek, kadro sağlayacak şekilde dönüştürülmesi.
İdeolojik boyutu var: eğitim sisteminin laiklik karşıtı kadroların yönetimi altında tek kitaplı hâle getirilmesi, Aydınlanma düşüncesinin eğitim sisteminin bütün basamaklarından çıkarılması, tedrisatın İslamî esaslara göre tevhit edilmesi.
Ekonomik boyutu var: eğitim sisteminin ticarileştirilmesi, yüksek öğretim kurumlarının yeni burjuvazinin çıkarlarıyla örtüştürülmesi; Boğaziçi özelinde, şahane manzaralı kampüsün tamamen ya da kısmen iş merkezine, otel / kongre külliyesine dönüştürülmesi.
Türkiye’de hayatın her alanında, kamu yönetiminin bütün basamaklarında, Saray’daki dar bir kadro tarafından kotarılan bir “proje mühendisliği” yürürlüktedir.
Demek ki sorun, rejim sorunudur. İstibdadı gerektiren, ancak istibdatla ayakta kalabilecek bir rejim kurulmuştur. Mevcut siyasî partiler, 12 Eylül’den kalma Siyasî Partiler Kanunu sayesinde iç rejimlerinde kördüğüm olmuş, ilişkilerinde geçişken hâle gelmiş, cemaatler ve tarikatlarla kuşatılmış ya da onlarla iç içe geçmişlerdir. Zaten hepsi operasyondan geçirilmiş, dışarıdan ya da içeriden “dizayn” edilmiş partilerdir. Türkiye’de tek bir sahici siyasî parti yoktur.
Siyasî partiler “demokrasinin vazgeçilmez unsurları” olmaktan çıkmışlar, Saray rejiminin oyun sahasına dönüşen parlamentoda sürekli şikâyet eden, hiçbir konuda netice alamayan, esasa ilişkin hiçbir etki yaratamayan çaresiz unsurlara dönüşmüşlerdir.
Tarihte hürriyet mücadelesine yol açmayan tek bir istibdat rejimi yoktur.
Demek ki tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan Türk milleti, insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini, bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak için hürriyet mücadelesi verecektir (1961 Anayasası’nın diliyle!).
Bu mücadelenin şimdiki evresinde önemli olan, en küçük direniş mevzisinde bile esas sorunu, yani rejim sorununu gözden kaçırmamak ve Türkiye’nin tarihsel, bilimsel ve kültürel birikimiyle birleşmektir. Mevziyi genişletmeden, tek başına direnerek sonuç alınamaz: hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.
“Benim özerkliğime dokunma, manzaralı binalarıma elleme, geleneğimi ve keyfimi bozma da ne yaparsan yap” tavrıyla yapılan direniş kesinlikle yenilgiye mahkûmdur. Ayrıca kitle çizgisini anlamak, disiplinli olmak gerekir. LGBT bayrağıyla çarşı içinde gösteri yaparsanız canından bezmiş esnaftan dayak yersiniz mesela… Başınıza fes giyip tevhit bayrağı açmayacaksanız, Türk bayrağının altında toplanacaksınız, vatanınızın bayrağıdır!
Burada üzücü ve çok acı olan, doğru ve meşru eylem geleneğinin kuşaklar arasında aktarılamamış olmasıdır. Genç arkadaşlarımızın gelenek zincirinin kayıp halkalarını bularak yerlerine koymalarını dilerim.
Görevde ve emekli öğretim üyeleriyle, özgürlük isteyen bütün öğrencilerle birlikte hareket etmek şarttır. Laik ve bilimsel eğitim isteyen, üniversite özerkliğini savunan öğretim üyeleri kapsamlı ve programatik (program niteliği olan) bir bildirge hazırlayarak topluma açıklamalı, bildirgenin bir kopyasını da Saray’a dilekçe olarak göndermeli, mevcut Anayasa’nın 74. Maddesi’nde tanımlanan dilekçe hakkını kullanmalıdır.
Böylece Saray’ın eğitimle ilgili yaklaşımının bir alternatifi olduğunu göstermiş ve her türlü provokasyonu önlemiş olursunuz. Burada önemli olan, topluca imzalanmış, aydınlatıcı bir metin etrafında birleşmektir. Yoksa herkes tek başına makale yazarak, sosyal medyada mücadele ederek (!) görüşlerini anlatıyor zaten. Önemli olan bu kişileri ortak görüşlerde, asgari müşterekte birleştirerek bir güç hâline getirmektir.
Bu yaklaşımı bütün sorunlu alanlara uygulamak mümkündür. “Monşer” kategorisine giren bütün emekli diplomatlar ve dış politika yorumcuları alternatif bir dış politika yaklaşımını imzalı bir bildirgeyle açıklamalı, metnin bir kopyasını dilekçe olarak Saray’a göndermelidir.
Aynı şeyi Anayasa ve yargı kurumları konusunda hukukçular; ekonomik kriz konusunda iktisatçılar; pandemi konusunda hekimler; Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Kanal İstanbul konusunda emekli amiraller; Türk Ordusu’nun emir komuta birliği ve askerî kurumların iadesi konusunda emekli askerler yapmalıdır.
Burada önemli olan, her bir kesimin topluca hareket etmesi, her bir bildirgenin kendi alanında alternatif bir kurucu düşünce oluşturması, imzalı bildirge/dilekçelerle bu düşünceyi siyasî topluma ve bütün halka açıklamasıdır. Oy kaygısı taşıyan, “mecburen” gerçek dışı vaatlerde bulunan, AKP’nin popülizmiyle yarışan siyasî partiler bunu yapamazlar. Somut koşulların analizine dayanan, siyasî kaygıları olmayan alternatif değerlendirmelere ihtiyaç var.
Peki bunun ne faydası olacak?
Her şeyden önce, sistemin içinde var olmayan denetim/fren mekanizmasını sistemin dışından sağlayacak, hatta dayatacaktır. Nüfusun yarıdan fazlasına umut olacaktır. Devlet katından ve AKP’nin tabanından bilinçli ve kasıtlı bir tutumla kışkırtıldığı açıkça görülen, son tahlilde Sarayın hegemonyasına yarayacak kontrolsüz sosyal patlama olasılığını önleyecektir. Saray’ın projelerini benimsemeyen herkesin “terörist” olmadığını gösterecektir. Ve en önemlisi, Türkiye’nin tek alternatifli olmadığını kanıtlayarak geleceğe bir kapı açacaktır. Bütün dünya halkları gibi bizim halkımız da son tahlilde sosyal hukuk devleti aramaktadır ve bizim Cumhuriyetimizin temel ilkesi laikliktir.
Yakın geçmişte büyük umutlarla ve kitleselleşme potansiyeliyle ortaya çıkan Millî Merkez oluşumunun bölünerek boşa çıkarılmasından, Millî Anayasa Hareketi gibi “sahte bayrak” operasyonlarıyla yok edilmesinden ders alınmalı ve benzer hareketler siyasî partilerden özenle uzak tutulmalıdır.
Saray’ın yeni anayasayla ne yapmaya çalıştığı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Bunu tartışmak bile aymazlıktır, utanç verici bir gaflet ve dalâlettir. “Dur bakalım n’olacak” ya da “Tartışalım, belki iyi olacak” diye konuşmak düpedüz hıyanettir.
Önümüzdeki bir iki yıl içinde milletimiz layık olduğu rejimi bulacaktır. Layık olduğumuz rejim mücadeleyle belirlenecektir. [email protected]
Reisin arkasındayız.Allah ömrümden alsin ona versin.aynen dediğiniz gibi yapiyo.iyi de yapıyor.turk milleti bu yetkiyi ona laf olsun diye vermedi.elbette gereği gibi kullanacak.siz de aglayin
Baştan aşağı doğrudur.
Noktasi virgune kadar katiliyorum ,tam gereksinim duydugumuz gorusler…
Evet Türkiyenin ayar verilmiş akil adamlar çözümüne değil, birikim sahibi yerli ve milli bilirkişilerin ortak aklının çözümüne ihtiyacı vardır.
İyi niyetle bile yaklaşsak çok partili sistemin en büyük handikapı, parti ve çevresindeki dar bir çevrenin karar verici olup, kalan fikirlerin dışlanmasıdır. Seçimi kaznan parti dönemsel kral-padişah olmaktadır. Gerçekte olan ise seçim kazanmak isteyen partinin her tür desteğe açık olması ve varlığını ve çıkarlarını yabancılarla tevhid edebilmesi sözkonusudur.
Hani sokak ağzında,büzük korkusundan kabız konuşana,az delikanlı ol lan dürüst konuş derler.Helal!Sizin namuslu yazılarınız ibretlik uyarılar.Bisikletli delikanlı olarak okuyoruz sizi.Ama artık madem VeryansinTv’nin size haftada iki-üç yazı göndermeniz istediğini söylüyorsunuz;sizin aracılığınızla biz de VeryansinTv’den Kemal Üçüncü,Arslan Bulut,Kayahan Uygur,Onur Caymaz gibi namuslu Türk zihinleri de okumak istediğimizi iletelim okuyucu-anlayıcı olarak.
”Önümüzdeki bir iki yıl içinde milletimiz layık olduğu rejimi bulacaktır. Layık olduğumuz rejim mücadeleyle belirlenecektir” demişsiniz. Bunu kiminle yapacaksınız sayın Alogan? HDPKK ile mi !!!
Ona bu yetkiyi Türk Milleti vermedi aldığı oy oranı ortada siz kendizi bu ülkenin sahibi sanıyorsunuz kendi mezhebinizi inancınızı bu topluma dayatmaya çalışıyorsunuz ama bunu hiçbirzaman kabul etmeyecez bu ülkede terörde sizin suçunuz krizde sizin suçunuz iç savaşta sizin suçunuz
Anlayamayan için;Yavuz Hoca,kabız konuşan değil delikanlı tabiri haiz doğruyu konuşan bir aydın bisikletli delikanlı.
Şaka mı bu
Muhteşem bir yazı sayın Alogan, ama bu saydıklarınızın böylesi bir dilekçe verebileceklerine inanıyor musunuz!?
Ben asla inanmıyorum, çok korkuyorlar.. Rahatları bozulur, ben ev kadınıyım, bizler bile anlıyoruz da bu aydın diye nitelenenler anlamıyorlar!.
Sayın Alogan, bunlar onbeş yıl öncesinin “çıkış reçeteleri”. Bu gün, ortaya koyduğunuz çıkış önerilerini uygulayabilmek için sırtınızı yaslayabileceğiniz, kendinizi kederde ve kıvançta birlikte hissettiğiniz yüz kişi sayabilir misiniz? Doğrusu ben sayamam. Dile kolay, lâik Cumhuriyetin, alıştığı aydınlığından koparılıp tam ondokuz yıl boyunca yobaz karanlığın cinnet halini yaşamaya mecbur bırakılmış Türk toplumunun bizlerin de içinde bulunduğu yarısı, bütün bu süreç içerisinde buna karşı hiç bir şey yapamamış olmanın ezikliği içerisinde binlerce parçaya bölünmüştür. Hiç bir ülke, ondokuz yıl boyunca “tarihin görmediği kadar büyük” bir ihânete mâruz kaldıktan sonra ayakta kalamaz. Ve dünyanın “millet olan” hiç bir milletinin, ne demokrasi öyle gerektirdiği için, ne ahlâksız düzenden pay kapma fırsatçılığıyla, ne de baskılara karşı koyamadığı için, böylesine büyük bir ihânetin temsilcilerini, ondokuz yıl boyunca başında tutmaya hakkı yoktur. Bunu yaptıysanız bedelini ödersiniz. Artık kurtarma imkânının kalmadığı bir durumda mantık, yıkılışı hızlandırmayı gerektirir. Yaşadığımız son ondokuz yılın, benim gibi altmışına merdiven dayamış ve hayatının her döneminde düzenden yana olmuş birini getirdiği nokta ANARŞİZM’dir. Bence bu ülkenin namuslu insanlarından geriye kimler kaldıysa, onların enerjilerini, artık enkaz haline dönmüş sevgili Cumhuriyetimizi ayağa kaldırmak gibi beyhude bir çabaya yönlendirmek yerine, kaçınılmaz olarak önümüzde duran; yıkılışa ve çok şiddetli bir hesaplaşmadan sağlam çıkmaya odaklayarak, bunun sonucunda yeniden ve bir daha asla yobaz karanlığa yaşam hakkı tanımayacak prensipler üzerinde Atatürk Cumhuriyetini kurmaya yönlendirmeliyiz.
Burak ozdemir.suc varsa savcılık orada.git sikayet et.
Dilekçe yazalım ha.Vatan elden giderken biz saraya sesimizi duyurmaya çalışalım yani.Bu işin sonu bellidir.Ya İstiklal Ya ölüm.İşgal nettir.İhanet nettir.Vatanı satmışlar ne bildirisi yayınlıyorsunuz.Oturun bi konuşalım derlerse ne yapacaksınız oturup konuşacakmısınız.
tayyip’in agzina sakiz yaptigi 2023, seriat devletinin ilan edilecegi yil olacaktir kanisindayim. O yuzden anayasa degisecek, cunku halihazirdaki anayasa din devletine izin vermiyor. Bu arada merak ediyorum, acaba sayin “Vatansever Doktor” Dogu Perincek Ataturk’un kurdugu Turkiye Cumhuriyetinin temellerini yerle bir edecek anayasaya her zamanki gulen yuzuyle ekranlardan “Altin gibi bir Anayasa” diyecek mi? Demez ise sasiririm.
sizin ele geçirdiğiniz yargıdamı