Yavuz Alogan yazdı…
Ondördüncü yüzyılda Kara Ölüm Avrupa’yı kasıp kavururken Flagellant diye bir grup türedi. Grubun ismi, Latince “Flagellare” (kırbaçlamak) sözcüğünden geliyordu.
Bu kaçıklar kalabalık gruplar hâlinde dolaşıyorlar, şehir ve köy meydanlarında kendilerini vahşice kırbaçlayarak halkı kendilerine katılmaya, işledikleri günahlardan ötürü nedamet getirmeye zorluyorlardı. Herkes günahkârdı, Tanrı insanları cezalandırmak için vebayı göndermiş, Yargı Günü yaklaşmıştı. Kurtuluş sadece acı çekenler ve ibadet edenler için mümkündü.
Katolik Kilisesi bu kolektif histeriyi örtülü bir tutumla, el altından destekledi. Papazlar bu kanlı gösterilerin Kilise’yi yücelteceğini, felaket karşısında insanın ruhbana daha fazla bağlanacağını sanıyorlardı.
Oysa tam tersi oldu. Tanrı’nın Kilise’yi esirgemediği anlaşıldı, zira veba piskoposu derebeyinden, papazı gariban köylüden ayırmıyor, tırpanıyla herkesi biçiyordu. İnsanlar sonunda gülmeye başladılar. Tanrı’nın adaletine olan güvensizlik nüfusun bir kısmını şaraba, dansa ve cümbüşe yöneltti. Eziyet ve çilecilik ters etki yaratarak hedonizme, yani acı ve elemden kaçarak insanî hazlarda teselli bulma eğilimine yol açtı. Tanrı’nın adaletiyle dalga geçenler türedi. Dönemin bazı mezar taşlarında Katolik haçı yerine sırıtarak dans eden iskelet figürü görülüyordu. Bu dönemde gerçeği gören, “hakikat duygusu” taşıyan insanların yarattığı gizli düşünce ortamı Aydınlanma filozoflarına zemin hazırlamıştır.
Birkaç yüzyıl sonra bu gezgin Flagellant kaçıklarının kalabalık insan topluluklarına saçtıkları kan ve bitin vebanın hızla yayılmasında önemli bir etken olduğu anlaşıldı.
Doğadan gelen felaketleri Tanrı’ya bağlayarak din kurumunu güçlendirme, insanı bu yolla terbiye etme tutumu neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir.
“Bu da nereden çıktı?” diyeceksiniz.
Diyanet’in “Zor Zamanlar” hutbesini okurken karışık kafam beni ansızın Ortaçağ’a götürdü, Flagellantlar olanca dehşetiyle gözümün önüne geldi. Ortaçağ’da yaşamadığımıza şükrettim.
Hutbede şöyle deniyor: “Nitekim Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”
Cemaatin içinde “hakikat duygusu” olan insanlar neden herkesin eksilmeyle, korku ve açlıkla sınanmadığını kesinlikle merak edeceklerdir, önce kendilerine, sonra birbirlerine soracaklardır. Herkesin bu sınava girmediği çok açık. Sınav tercihleri hangi kriterlere göre yapılıyor? Yoksa yine soruları çalan birileri mi var?
Hutbe devam ediyor: “İsyan ve taşkınlıkla değil, teslimiyet ve sekînetle hareket etmelidir. Korku, endişe ve karamsarlıktan uzak kalarak, Rabbinin mutlak iradesine sığınmalıdır.” Olur!.. Teslim oluyoruz. İnsan bu cümleyi on kere okusa kendisini cennet-i ala’nın kapısında hissedebilir. Zaten bir adım kaldı!…
Diyanet’in bu hutbesi eminim insanları düşünmeye yöneltecektir. Çok mu iyimserim bilmiyorum ama yaşadığımız şu koşullarda halkın içinden eşitlik isteyen devrimcilerin, yerli ve millî Aydınlanma filozoflarının çıkacağına, halkımızın Mustafa Kemal’in Devrim Kanunları’nı ve laiklik ilkesini yeniden keşfedeceğine inanıyorum.
“Lebalep” dolu AKP kongrelerinin vebayı, pardon Covit-19 virüsünü, geniş kitlelere yaydığını bilmeyen var mı? Sayın Reis’in bunu bilmemesi mümkün mü? Rize kongresinde bizzat kendisi “Bakın bir kongre yapıyoruz, salgının olduğu bir dönemde kongre yapıyoruz ve Rize’de salon lebalep dolu” demedi mi? Demek ki biliyor…
Ben Sayın Cumhurbaşkanının bu sözlerinde de bir tür “tevekkül” ve “teslimiyet” düşüncesi, bilime karşı örtülü bir iman savunusu buluyorum. Şöyle de diyebilirlerdi: “Biz ki Allah-ı Teala’ya hamdetmişiz, Covit-19 imtihanından geçsek ne lazım gelir?” Benim sözlerimle pek olmadı ama Sayın Genel Başkan buna benzer bir şeyler düşünmüş olmalılar.
Bilime yönelik bu ağır saldırı ve hakaret karşısında Bilim Kurulu’ndan toplu intihar, Japonlar gibi hara-kiri yöntemiyle onur intiharı bekleyemeyiz elbette. Aşırı olur. Fakat en azından toplumu aydınlatan bir bildirgeyle topluca istifa etmeleri gerekmez mi? Sağlık bakanı elbette istifa edemez, onun özel hastanesi var. İstifa ederse, açlıkla olmasa da en azından “eksilmeyle, korkuyla” sınanacağını gayet iyi bilir.
Sanırım ülkemiz şakülü kaymış laiklik terazisinde tartıya çıkmış, din ile bilim sınavından geçiyor.
“Din ile Bilim” dedim de aklıma Bertrand Russel’ın aynı adlı ünlü kitabı geldi. Kitabın bir yerinde Russel, 18. yüzyılda zengin İngilizlerin Kutsal Kitap’la ilişkisinden söz eder. Bu zenginler Kutsal Kitap’a ters düşen her öğretiyi kendi mallarına ve mülklerine yönelik bir saldırı, hatta giyotin tehdidi olarak algılıyorlarmış. (Bilgi Yayınevi, 1972, s. 51-52). Kurumsallaşmış dinin insan toplumları üzerindeki gerçek işlevini aydınlatan, bütün zamanlar için geçerli, evrensel değeri olan bir örnek…
Neyse, konuyu dağıtmadan toparlamak gerekirse, vaka sayısındaki dalgalanmalar dikkate alındığında durum pek iç açıcı görünmüyor. Geçenlerde güvendiğim bir hekim “Nüfus orantısıyla modelleme yapıldığında vaka ve ölüm sayılarını 5’le çarpmak gerekir” dedi.
Burada durup bir milyon doz aşı karşılığında aracı firmanın komisyon olarak 12 milyon dolar alıp almadığı, bu paranın ne kadarını kimlere rüşvet olarak dağıttığı konusuna girecek değilim. Bilemeyiz de zaten. Sağlık bakanımız bu işlerin “ticarî sır” olduğunu söyledi. Gerçeği ancak ileride, Cumhuriyet savcılarının yazacakları iddianamelerde okuyup öğreneceğiz. Şu sıralarda insan sağlığı paradan daha önemli.
Anket kuruluşlarının çok hızlı bir kamuoyu yoklaması yaparak nüfusun aşıdan kaçınma eğilimini rakamsal olarak saptamalarını öneriyorum. Zira Sinovac aşısında domuz ekstresi olduğuna, kısırlığa yol açarak soyumuzu tüketeceğine, içindeki alüminyumun bizi Alzheimer yapacağına dair söylentiler var. Dinî önyargılar ile seküler komplo teorilerinin iç içe geçtiği yer tam da burası. Sağlık Bakanlığı’nın bu türden söylentileri kapsamlı bir kampanya yürüterek tekzip etmesi gerekir. Nüfusun önemli bir bölümü aşıdan kaçınıyorsa, maske-mesafe-hijyen diye kendimizi haybeden sıkıntıya sokmayalım. Şarbon kapmış sığır sürüsü gibi kitle bağışıklığı kazanmayı bekleyelim.
Diyelim ki hastalandınız, sizi hastaneye götürdüler. Size verilen tıbbi materyalin içinde ne olduğunu, yirmi sene sonra nasıl bir etki yaratacağını nereden bileceksiniz? Bilemeyeceksiniz. Marketten aldığınız yumurtanın peynirin bile içinde ne olduğunu bilmiyorsunuz. Mecburen hekime güveneceksiniz. Tıp tecrübesine, bilimsel ilerlemeye, bilime inanacaksınız. Ortalığı bulandırmayacaksınız. Ben ilkokuldan başlayarak bütün orta öğretim hayatımda defalarca aşılandım. İçinde domuz mu, şarap mı, alüminyum ya da bakır mı, yoksa tavşan boku mu olduğunu nereden bileceğim?
Elbette esas olarak ülkenizin sağlık sistemine güveneceksiniz. Hastayı ayakta ve yatakta söğüşleme anlayışını temel alan, hastane patronuna hasta garantisi veren, hekime performans kriteri getiren geri zekâlı ticarileşmiş kapitalist tıp anlayışını reddedeceksiniz. Koruyucu hekimliğe, halk sağlığına ağırlık veren parasız sağlık hizmeti talep edeceksiniz. Modern Flagellant kaçıklarına hayatın her alanında karşı duracaksınız. Şimdilik hayatınızı etkilemiyor olsa da yapılanları unutmayacaksınız, geleceği göreceksiniz.
Neyse… Ülkemizde din ile bilim neredeyse 84 yıl sonra bir kez daha laiklik terazisinde tartılıyor. Hangisinin ağır bastığını göreceğiz.
Ev hapsiyle geçen şu güneşli Pazar gününde herkese zihin açıklığı, 65 yaş üstü akranlarıma ise özellikle mücadele azmi diliyorum.
evet yanı EMIR bey haklı. mesela tarıkat lıderlerı her onune gelenı becerıyor ama elını kolunu sallaya sallaya dolasıyor. devletı bır guzel hortumluyor vergı vermıyor ama dını butun kabul edılıyor. bır guzel hayatını yasıyor. naylon fatura kesıyor kacakcılık yapıyor ama ceza cekmıyor. hatta devletı satıyor ama kahraman ılan edılyor. adam karısını olduruyor erkektır denıyor soga salınıyor bu kadar da olmazkı canım.!
Süper yazmışsın . Acayip güzel! Harika bir yazı. Özellikle tavşan b.. teriminin yer aldığı aşı içeriği işe ilgili tümceyi okuyunca acayip güldüm. Çok güzel!
Sayın Dr. Murat Aygen,
Atatürk döneminde Nazi Almanya’sına yüksek öğrenim için öğrenci gönderme uygulaması sonrasında bilim yoluyla Berlin’in ( Almanya’nın ) ülkemizi kontrol ettiğine ilişkin somut bir örnek verebilir misiniz? Vereceğiniz örneklerde soyut düşüncelerden öte yurdumuza geri dönen öğrencilerimizin ülkemizde yapmış oldukları olası Alman yandaşı tutumlarını somut örneklerle ortaya koymanızı zorunlu gördüğümü belirtmeliyim. Öte yandan ülkemizin ikinci dünya savaşına katılmayışı ve savaşın sonuna doğru da tercihini Nazi Almanya’sından yana değil de müttefiklerden yana yaptığını; Berlin’in ülkemizi kontrol edişi tezinizle nasıl bağdaştırdığınızı açıklarsanız memnun olurum. Sorularımdan savunduğunuz tezin hiçbir bilimsel tarafı olmadığını düşündüğümü sanırım anlamışsınızdır. Vereceğiniz yanıt için size şimdiden teşekkür ederim.
Sağlıcakla kalınız.
‘Neyse, konuyu dağıtmadan toparlamak gerekirse’ bu ıbare sızın ımzanız oldu.
Servet bey.laik cumhuriyetimiz de yıllardır islamı baskiliyor.bati trakyada azınlıkta olan Türk kardeşlerimiz gayet şeri hukuk ile yargılama yapabiliyorlar yunan devletinde.biz öz vatanımızda tecavuzculerin,katillerin cezasini kesmiyor hapiste besliyoruz.cunku laik devlet islamdaki kısas emrini yasak etmiş.adam minibüsteki kızı tecavuz edip öldürüyor islam bunun cezası ölümdür derken laik devlet hayır hapistir diyor.kisi evlilik disi cinsel ilişki yasiyor,mahkeme suç saymıyor,ancak boşanmak isterseniz boşarım diyor.islamdaki yozlaşma tamamen cahillikten,zaten bu cahillikten.burada dislike atan butun kişilerin de vicdanlarına sesleniyorum yasam tarzi kaygısıyla laikliği seviyorsunuz fakat bunun bedelini hakedene hakedilen cezayı verememekle ödüyoruz ülke olarak.
SAYIN BirSoran: Doktoramı Berlin’de yapmış olsam, bugün arza nizam, internet’te değil, SAYIN ÖRSAN ÖYMEN JR gibi Cumhuriyet mübârek gazetesi sayfalarında verir olurdum. Pek muhterem babası ve amcası da oralarda verirlerdi. TEŞEKKÜRLER, SAYGILAR..
Yahu adam bütün yazı boyunca Allah’a inanmadığını, dinlerin egemenler tarafından sömürü amaçlı uydurulmuş şeyler olduğunu (tabii ki “zenginler” tarafından!!) iddia edip duruyor, ve bunu tek bir ayeti – ki onu da anlamamış zaten – bütün ortaçağ kilise kurumu uygulamalarıyla harmanlayarak yapıyor (ne de olsa hakikat duygusu çok geniş!!), sen adama dua ediyorsun! Vallla benim gönlüm bu kadar bol değil, kimse kusura bakmasın.
Hayır, gel tartışalım desen, “Yaa, ama ben bunu bilmiyodum kiii ;))” diyecek kadar din bilgisi olmasına rağmen bir insan nasıl bu kadar iddialı, hatta acımasız olabilir anlayamıyorum. Yahu bütün bunların kurumsal olarak bizlerin de savunduğu laiklik ilkesi ile ne alakası var? Türkiye’de Müslümanlar bilime ve laikliğe karşı bayrak mı açmışlar? Var mı böyle bir şey? Eleştirinin dayanağı olan akp iktidarı mesela, aşı olmayın, sabredin Allah sizi kurtarır mı demiş? Eğer varsa böyle bir zümre ki vardır, hep birlikte hesaplaşalım, ama yok, çünkü hazretin derdi islamcıyla-yobazla değil bizzat müslümanlıkla! Üstelik bunu objektiflikten o kadar uzak yapıyor ki bağnazlık sınırlarını bile aşıyor, farkında değil. Neyse iktidara gelince abdestle namaza da bi el atarsınız da yatıp kalkmaktan kurtuluruz bari, Allahım nelerle uğraşıyoruz ya…
Dr. Aygen, siz doktoranızı Berlin’ de mi yaptınız?
Dini kurallar dediğiniz her neyse, bugüne kadar hiç bir güvenilir ve tartışılmaz kesin tanımı yok…. Varsa da, kimse bilmiyor, ama herkes konuşuyor. Ve daha da önemlisi herkes, her yerde, istediği kişiyi, kafasına göre yargılyıp anında ceza veriyor. Bir tek gerekçeyle….. DİNİ DUYGULARIM İNCİNDİ. Al sana şeriat.
Veba, korona salgınları ve hali pür melalimizle ilgili tüm tarihi benzerlikler isabetli.
Yazının insanı çıkardığı yukseklikten bakınca, vaziyeti umumiye hiç içacici görünmüyor, ama yine de yazınızı zevkle okudum ve zihnim açıldı, yorgun bacaklarıma da güç geldiğini hissettim.
Allah sizin zihniniz ve kaleminize zeval vermesin sevgili Alogan. Sağolun, varolun.
Çok ilginç bir yaklaşım. Artık lâik Cumhuriyetimizin yerinde yeller estiği gerçeğini kabul ederek, üzerinde çok uzun tartışmak lâzım.
Emmi, farkında değilsiniz sanırım, sayınız da etkiniz de günden güne azalıyor, hidayeti bilmem ama sana acil şifalar diliyorum.
Guzel tespitler. Muktedirlerin insanligin evrensel degerlerinden uzak yonetim anlayislari sonucu aci ceken, yoksullasan, gelecegi karartilan toplumlar gecmiste oldugu gibi bugunde insanlari dini soylemlerle uyutmaya calisiyorlar. Sinava tabi tutulanlar neden hep yoksul kesim?
Devlet laik olur olmalıdır. Çğnkü baskı altında yaşanan dinden kişiye hayır gelmez Ama kişiler laik olmaz.
Sayın alogan,
Yaşanan söz de dinleri anlatmışsınız bir ayırım koymadan. Elbette Kur’an’ın dini bu değil. Sizi devamlı okuyorum yazılarınızı çok beğeniyorum ama bu yazınız beni incitti
Gümüşhânevî hazretlerinden beri din, Nazi Almanyası’na talebe gönderme ileri-görüşlülüğü(!)nden beri de bilim Berlin’in Türkiye’yi kontrol etmekte kullandığı aygıtlar olmuştur. Atatürkçünün câhilini dindarın da yobazını, işte tam da bu nedenle tercih etmeliyiz.
laiklik devletin dini kurallara göre yönetilmemesidir.ben laikim ya da laikliği savunuyorum diyen kurtuluşa eremez,Allahın emirlerini belli bir makam veya para karşılığında arkasına atmış ya da yoksaymış diyordur.Hem laikim hem müslümanım diyen de adeta saçmalamanın dibine vurmuştur.Allah tez zamanda hepsine hidayet nasip etsin.umarım ülkemiz tez zamanda laiklikten kurtulur Allahın dini islam rejimine yeniden kavuşur.tabi ki bu yine toplumun isteğine bağlı.Allah nasılsanız öyle idare olunursunuz buyuruyor.
Allah’a iman eden biri için yaratanla buluşmanın yanında 80 yıllık fakirliğin, hastalıkların, sakatlıkların hatta en sert işkencelerin bile ne önemi olabilir? Kafirleri bekleyen sonsuz cehennemin yanında 80 yıllık iktidarın, gücün, zenginliğin, konforun ne önemi olabilir.