Yavuz Alogan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Toplum vicdanı

Toplum vicdanı

featured

Yavuz Alogan yazdı…

Şu ana kadar toplamda ne öğrendik?

Ülkeyi siyaset-tarikat-mafya üçgeninden oluşan bir tür oligarşinin yönettiğini zaten biliyorduk.

Saray’ın mevcut yasalara uymadığını, yarattığı fiili duruma uygun anayasa yaptığını, kurduğu sistemin sırf referandumlarla onaylandı diye muhalefet partileri tarafından meşru kabul edildiğini görmüştük. Bunun yanı sıra nepotizmi (akraba ve adam kayırma), klientalizmi (sosyal gruplara menfaat sağlayarak oy toplama), bölgeciliği (sistemin kilit noktalarına Karadenizli hemşerilerin yerleştirilmesi) fark etmiştik.

Sistemin en tepesinde dış güçler karşısında gayet kırılgan bir dava adamının yer aldığını fakat toplumun en gerici kesiminin baskısı altında çevresindeki SETA unsurları, Pelikancılar ve benzer gruplar tarafından yönlendirildiğini, şu sıralarda ekonomik ve pandemik kriz yüzünden karizmasının hızla zayıfladığını, çıkar gruplarının davayı yozlaştırdığını, dava görüntüsü altında memleketin yağmalandığını neredeyse çıplak gözle görmüştük. Servetin el değiştirdiğini, kara paranın aklandığını, halkın parasının havuzlarda toplanıp çalkalanarak yandaşlara dağıtıldığını, Hazine’nin ve devlet bankalarının iktidarın kasası gibi kullanıldığını da az çok fark etmiştik.

Peki Sedat Peker’in açıklamalarından önce neyi bilmiyorduk?

Siyasî iktidarın kendi içinde bu kadar güçsüz ve zavallı olduğunu bilmiyorduk.

Kendi mafyasına söz geçiremeyen, bir kamera bir tripod karşısında dut yemiş bülbüle dönen, ne yapacağını şaşıran bir siyasî iktidar olabilir mi? Parayla güç edinme dışında hiçbir kaygısı olmayan bir mafya reisi her hafta milyonlarca yurttaşa hitap ederek, bakanlara, milletvekillerine, yargıçlara, polis şeflerine, medya unsurlarına “Lan vallahi namussuzsunuz lan siz!” diye hakaretler yağdırıyor.

Tamam, olabilir, adam istihbarat örgütlerinin eline geçmiştir ya da geçecektir, Reis’i açığa düşürmek için Biden’a malzeme sağlıyordur. Fakat bir Devlet böyle bir tongaya nasıl düşer? Saray istihbaratının içeriden karartıldığını ya da yönlendirildiğini anlıyoruz.

Şimdi ne yapacaklar? Sırp kiralık katil mi tutacaklar, ters perende atarken şarjör değiştiren şanlı SADAT cihatçılarını gönderip kamerayla tripodu mu ele geçirecekler?

Galiba bir şey yapamayacaklar? Yapsalar bile Devlet’in aldığı yarayı iyileştiremeyecek, rezaleti unutturamayacaklar.

Milletvekilleri, Saray ailesinin fertleri, havuz medyasının gazetecileri adama telefon edip, bazıları “Reisim” diye hitap ederek onu yatıştırmaya, susturmaya çalışıyorlar. Partinin ve Devlet’in içinde boğuşan fraksiyonlar mafya yaratığına bilgi taşıyor. Saray Devleti mafya yöntemleriyle, araya adam sokarak sorunu çözmeye çalışıyor. Adamı yakalayamıyorlar. Devlet’in İçişleri Bakanı “İnterpol bizi kaale almıyor” diye ağlaşıyor.

Devlet’e bir kolektör yerleştirip atıkları Marmara denizine değilse de tarihin çöplüğüne akıtmak gerekmiyor mu?

Başka ne öğrendik?

Parlamentonun yasama ve denetleme organı olarak var olmadığını, soruşturma önergesi verip bir komisyon bile kuramadığını öğrendik. Yargı’nın fiilen Saray’a bağlı olduğunu, Cumhuriyet savcılarının re’sen soruşturma açamadıklarını öğrendik. Dört beş ayrı yerden maaş alan yüksek bürokratların ayrı bir dünyada yaşadıklarını fark ettik. Medya maymunlarının, bazı köşe yazarlarının mafyanın paralı müşterisi olduklarını, namuslarının maaşları kadar olduğunu öğrendik. Sendikaların, baroların, üniversitelerin ve askerlerin kendi işleriyle meşgul olduklarını, memleketin kaderiyle ilgilenmediklerini, konuşamadıklarını, topluca açıklama yapamadıklarını; hep birlikte, yukarıya, Saray’a baktıklarını, halkın sahipsiz kaldığını fark ettik.

Sezgin Baran Korkmaz denilen yaratığı, göl kıyısında egzotik meyve tepsisi önünde İbrahim Tatlıses’in “Bu da geçer…” şarkısını dinlerken ve sırıtırken gösteren videoyu izledik. Yurttaşlar çocuk bezi alamazken “On bin dolar ne ki, bize yakışmaz” diyen Sedat Peker’in seçim dönemlerinde siyasîlerin arabalarına bavulla para bıraktığını öğrendik. Mafya sisteminin de tıpkı ekonomi gibi küreselleştiğini; Azeri, Özbek, Çeçen ve Rus mafyalarının yerli ve millî mafyayla bazen işbirliği yaparak, bazen birbirinin kafasına sıkarak uyuşturucu ve silah işleri yaptığını, bu işlerden nemalanan devlet bürokrasisinin icazetiyle marinalara çöktüğünü öğrendik.

Bütün bunların elbette bir karşılığı olacak. Sistemi kim kurduysa, çarkları kim döndürüyorsa bedelini ödeyecek. Halkın azabını ve gazabını görecekler!

Muhalefeti de öğrendik. Sürekli nefes tüketen muhalefet partilerinin feryat figan seçim istediklerini, “erken seçim” için Saray’a neredeyse yalvardıklarını, fakat onu erken seçime zorlayacak hiçbir yaptırım uygulayamadıklarını, karışıklık çıkar da OHAL ilan edilir diye miting yapmaktan korktuklarını gördük. Saray’ın iktidarı kendilerine seçim yoluyla teslim edeceği gibi tuhaf bir fikre kapıldıklarını, hâlâ “Türkiye bir hukuk devletidir” diye konuştuklarını gördük.

Saray, ideoloji ile para trafiğini birleştiren yönetim yapısıyla “sui generis,” yani nevi şahsına münhasır, kendine özgüdür. Herhangi bir muhalefet partisinin tek başına ya da koalisyon hâlinde bu sistemi devralarak işletmesi ya da Devlet’in içinden Saray kadrolarını ayıklaması neredeyse imkânsızdır. Saray, Devlet teşkilatıyla bütünleşmiştir. Sistem kendisini tıpkı bir mafya örgütü gibi savunacak, zor günler için zulada tuttuğu bütün imkânları, adlî ve askerî yapıları iktidarda kalmak için sonuna kadar kullanacaktır. Seçimleri kaybedeceğini anladığı için seçim kanunlarını değiştirmeye hazırlanan, yasama yetkisine sahip bir yapıdan söz ediyoruz. İktidarı ve parayı kaybedeceklerini anladıklarında Saray’ın çevresinde kümelenen bütün fraksiyonlar birleşecektir.

Neyse, uzatmayalım…

Bilindiği gibi yasallık ile meşruluk arasında fark vardır. Yasal olan meşruluğunu kaybedebilir. Meşru fakat yasal olmayan, toplum sözleşmesini yenileyerek yasallık kazanabilir. Mesela toplumsal devrimler yasal değildir fakat meşrudur.

Siyasî iktidarların meşruluğu sadece seçimlerde ya da bizzat çıkardıkları yasalarda değil, esas olarak milletin “maşerî şuur”unda, yani toplum vicdanında tecelli eder. Toplum vicdanında yer bulamayan bir yönetim tarzı, istediği kadar kanun çıkarsın anayasa yapsın, meşru değildir. Şimdi buradayız… Mîsâk-ı Millî’yi, yani ulusal andı yenilemek lazımdır. [email protected]

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

16 Yorum

  1. 14 Haziran 2021, 12:36

    Sendikaların, baroların, üniversitelerin ve askerlerin kendi işleriyle meşgul olduklarını, memleketin kaderiyle ilgilenmediklerini, konuşamadıklarını, topluca açıklama yapamadıklarını; hep birlikte, yukarıya, Saray’a baktıklarını, halkın sahipsiz kaldığını fark ettik.==> Bu çok önemli bir tespit. Askerler zaten ayrı bir konu; ama diğerleri halkın hangi meselesi hakkında söz almış; hangi dert ile dertlenmiş; hangi iktidarı düzeltmeye uğraşmış bugüne kadar? Kimin hangi meselesini sahiplenmişler, bilen söylesin lütfen. Sendika kendi pazarlık gücünü ve ağalığını önceler. Baroların bazıları sudan konularda siyasete girer. Akademi deseniz çürümüş; iş kendi rektörüne (Boğaziçi örneği) dokununca sesi çıkar; halkın derdi diye bir meselesi yoktur.

  2. Misak-i Milli icin birleselim!
    Saygilarimla

  3. Gezi, fragmandı. Coming Soon : )

  4. Sahane yazi, herseyi ozetliyor, bakis acisi dedikleri bu olsa gerek…

  5. Öyle değil Muhammed bey.Biz bu devleti kurduk halk olarak.Şehit verdik para verdik emek verdik evlat ve eş verdik hatta anne babamızı verdik.Şimdi bizim kurduğumuz devletin başına gelen haramzadeler düzeni buna zaman içinde çevirdiler.Kanunlar net ve uygulayıcıları dürüst olmayınca insanlar çare arar oldular.Rüşvetten memnun olan zaten onlardan bizim halkımızdan değil.Adli olaylar her toplumda oluyor bunlarla toplum vicdanına karakter vermek doğru olmaz.O zaman adama sorarlar biz dürüstüz de ne oluyor.Ne yapıyoruz.Devlet emanetini eline geçirenler bu ülkeyi bu hale getirdi.Halk ne yapsın.Dürüstçe işini yapmak isteyen çok fazla bürokrat oldunu ülkede ya öldürüldüya görevden alındı.Şimdi herkes çaresiz ve Türkiye kilitlendi .Ve emin olun tek yol yasal olmayan fakat meşru olandır.Bundan gerisini söylemeyim.Yazar zaten anlatmaya çalışmış.

  6. 11 Haziran 2021, 19:19

    Daha düne kadar haklı olarak da sıkça dile getirenler vardı: Son zamanlarda pek duyulmayan fakat emperyalizm karşısında gerçekten sağlam tutulması gereken “iç cephe” birliğinin, bütünlüğünün tek adamlı iktidar yapısının kendi içinde bile bulunmadığı kabak gibi ortadaydı. Dert etmiyorlar zaten. Ne dert etmesi; iç cepheyi oluşturan/oluşturacak en temel ortak değerleri, en büyük birliğimiz Türk milleti kavramı başta olmak üzere eğitimde, ekonomik ve sosyal hayatta bizi bir tutacak değerleri ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmıyorlar mıydı? Şimdi yukarıda tane tane anlattığınız gerçekler karşısında etrafında birleşebileceğimiz yegane program olan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik ilkelerini savunan bir siyasi parti hali hazırda kalmadı. Başı boş kalmak hayvanlar için kullanılan bir tabirdir. Kendimize bir baş yapmamız lazım. Bunu anlamaya başladıysak yaparız.

  7. Teşekkürler. Şapka çıkarmaya devam. Üstad, instagram hesabınızdan daha çok resim/manzara paylaşın lütfen. Saygılar

  8. Muhammed bey, size eger okumamissaniz merhum yazar Aziz Nesin’in tahminen 60li senelerde yazdigi “Zubuk” adli romani okumanizi salik veririm. Zannedersem filmi yapilmisti, ama romani cok daha iyidir. Son paragraf ile Aziz Nesin hedefi onikiden vurmustu. Soyle der “Aslinda hepimiz birer zubuguz, o yuzden basimizada en buyuk zubugu biz getirdik”. Yukaridaki yorumunuza yurekten katiliyorum. Turkiye’de neredeyse herkes kucuk bir zubuk olmus. Saygilarimla.

  9. 11 Haziran 2021, 16:46

    Cumhuriyetin tüm kurumları sadece FİİLEN var

  10. 11 Haziran 2021, 15:30

    Irdelemenize katiliyorum sayin Alogan.1929-38 donemi ekonomik, sosyal ve siyasi uygulamalari cizgisinin gunumuz kosullarinda yenilenmesi gerekmektedir. Emperyalizm Cag’inda, yari somurge sosyo ekonomik bir yapida, antiemperyalist, savas temeldir. Bu ancak Ulusun bilinci ve karari ile olabilir.

  11. Yaziniza kalpten katiliyorum sayin Alogan. Turkiye’de devlet mafya unsurlari tarafindan ele gecirilmis ve Turkiye’nin ustune cokmus bu kirli yapinin secimle gitmek gibi bir dusuncesi oldugunu tahmin etmiyorum. Secim olursa bile, hile yapilacagi veya secim yasalari degistirilip adrese teslim yapilacagi dedikodulari bugunden ortalikta dolasiyor. Yada OHAL gibi benzer bahaneyle secim filan yapilmayacagida baska bir soylenti. Adil secim demokratik bir ulkede yapilir. Kaybettikleri anda Peker’in iddialarinin ciddi bicimde arastirilacagi ve bazilarinin yuce divan ile yargilandiktan sonra muebbete kadar hapis alacaklarini gorebilmek icin muleccim olmaya gerek yok. Bu sebeple iktidari birakmalari soz konusu degil gibi gorunuyor. Turkiye’de secimli parlementer duzen “Turk tipi” baskanlik denilen rejim ile yok edilmistir. Artik eski anlamda hukumet diye bir kavram dahi kalmamistir (yani yasa ve yurutmeye hukmeden bir bakanlar kabinesi yoktur). Rejimin bakanliklari sekreteriat gibi calisan yukaridan emir ve onayla karar alabilen kurumlar haline burunmustur. Dunya tarihinde bu tur rejimlerin secimle gittigine dair tek bir somut ornek varsa bilmek isterim.

  12. Wall Street’i İşgal Et (İngilizce: Occupy Wall Street). Protestocuların sloganı “Biz

  13. sscb yıkıldı fakat “sovyet” kelimesi uluslararası bir anlam kazanarak dünya devrim mirasına girdi. tıpkı “komün” gibi. yani gelecek toplumsal hareketlenmeler için “bizden” olması nedeniyle misak-ı milli teriminde ısrar etmenin bir yararı yok. zaten onun kökünde de ruso’nun toplum sözleşmesi yani Fransız burjuva devimi yani aydınlanma
    yani pozitivizm var. artık post modernizmi, kuantumu, göreliliği falan gördüğümüze göre (ki hepsi “ulusal and” sonrası oldu) pozitivizm ile yani devrimci burjuvazi ile yetinemeyiz. son burjuva devrimi bu topraklarda olmuş olsa bile. askeriye üst kademe sözcüleri aynı zamanda hem “atatürkçü” hem erdoğancı. alt kademe selçuk bayraktarcı. orduda artık rezidüel anlamda bile bir kemalist veya jön türk, ittihat damarı yok. sivil bürokrasi, yargı zaten yandaş veya toptan paralize. milli bir uzlaşma olanaksız. vatan partisinde bile buna içtenlikle inandığını söyleyenler varsa büyük olasılıkla yalancıdırlar. kısaca sayın alogan çağımız emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır. toplum sözleşmeleri çağı değil. bizi en men geç on yıl sonra satacak burjuvazi ile niye sözleşelim. gezegenimiz ve bulunduğumuz coğrafya iflas etmek üzere. belki artık etti. vatan partisindeki “vatan”dan geriye bir şey kalmamış olabilir. abd’de dedikleri gibi ezici çoğunluk artık kadere el koymalıdır. azınlığa verecek hiçbir tavizimiz yok.

  14. böyle millete böyle hükümet. sokağa çık millet birbirini yiyor. en basiti yahu en basiti diyorum bak, miras davalarına bir bakın kardeş kardeşi katlediyor 40 dönüm çorak arazi için. rüşvet engellensin diyor kamera önünde herkes. iyi de halkın bir kısmı rüşvetten memnun çünkü işi hızlıca halloluyor. adam kayrılmasın diyor kamera önünde ama çocuğuna iş bulabilmek için kırk yerden torpil arıyor. hırsızlık kötü diyor kamera önünde ama sonra gidip çalıştığı iş yerinden iğneden ipliğe kadar aşırmadığı halt yok. patronu da belediyeyi ve müşteriyi soyuyor. bir avuç insan kaldı ahlakını vicdanını koruyan. onların vicdanının pırıltısına kalabakların ahlaksızlığı zift gibi çöktü. toplum vicdanı hikaye. türk milleti ahlaksızlık kuyusunda boğuluyor. aramızdaki en bilge ve ahlaklı insanı devlet başkanı seçebilir mi bu toplum. mümkün değil çünkü işine gelmez. toplayın ulan bu hırsızları dese toplumun %5i gitti. toplayın ulan bu rüşvetçileri dese ]e oradan gitti. toplayın ulan bu nepotistleri dese devlette adam kalmaz. profesör olmak ve kalmak için h endeksi bilmem kaç olacak, a+ yayını olacak dese ülkede profesör kalmayacak. kim ister lan böyle adamı devletin başında bir avuç insandan başka. böyle gelmiş böyle gider. hakikati kabul edeceğiz yoksa kafayı yeriz. burada bunlar olur başka türlüsü olmaz olmaz olmaz. olur ama demokrasiyle seçimle falan olmaz. tek olur yolu devrim.

  15. 11 Haziran 2021, 07:59

    Sabah kahvaltısını yaparken televizyonda eniştenin katil, dayının hırsız, halanın yalancı, teyzenin dolandırıcı ve damadın keş olduğu bir ailenin tüm meselelerini ortaya döktüğü program izliyormuşum ve sofrayı toplayıp işe gitmem gerekiyormuş telaşındaymışım gibi hissediyorum. Duyduklarım beni utandırıyor fakat iştahımı kesmiyor. Nasıl alışmışım, nasıl böyle umursamaz haldeyim aklım almıyor. Ne yedim ne içtim de bu haldeyim bilemiyorum.

  16. hiçbir parti ismiyle müsemma değil. aksine tam tersi fiiller içerisinde.marmaradaki musilaj dikkat çekiyorda toplumsal musilaj,siyaset hukuktaki musilajdan bahseden yok.belki marmara musilajdan bir şekilde zaman içerisinde kurtulur da ya sosyal hayat ya siyaset hukuk… en ufak çıkarda sinei millete döneriz tehdidi yapan siyasiler nerde.demekki herkes kendi menfaatini kollama derdinde.biz zavallılarda oy makinesiyiz.bize güven gerisini merak etme sen… toplum olarakta her olayda yukarıdakiler kadar mesuliyet hissetmeliyiz.hepimiz sorumluluk almalı, suçluluk duymalıyız.saldık çayıra mevlam kayıra.. herkesin vebali kendine! yok öyle birşey vebal ortak.herkes kendini urtarmaya çalışırsa bir gün kurtarılacak bir şey de kalmayacak vesselam

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!