Yazarlık 'Hanzo'luğu kaldırmaz! Nazif Ay’ın 'İslami Hanzoluk' yazısına reddiye

Şahin Filiz yazdı...

Yazarlık 'Hanzo'luğu kaldırmaz! Nazif Ay’ın 'İslami Hanzoluk' yazısına reddiye

Kamuya hitap etmenin iki temel yolu vardır: yazmak ve konuşmak. Yazmak konuşmaya göre daha çok sorumluluk ve ağırbaşlılık gerektirir. Konuşmak da öyledir ancak “dostane, mahrem, aile içi ve özel konuşma” tarzları olduğu için, yazmak kadar sıkı ilke ve sınırlar gerektirmeyebilir. Yine de, konuşurken tıpkı yazıyormuşçasına ilkeli, dikkatli ve özenli olmak yarardan uzak değildir. Antikçağ’dan başlayarak konuşma sanatına dair kural ve yönergeleri içeren epeyce çalışma vardır.

Bununla birlikte yazmak üzerinde duracağım. Yazmak, kamuya yönelik; kalıcı ve kapsayıcı bir karakter taşır. Konuşma edimine göre daha sıkı ilkeleri ve açık görgü kuralları vardır. Yazmak, kamusal olduğu kadar bireysel sorumluluklar gerektirir.

Bu gün Nazif Ay imzalı “İslami Hanzoluk” başlıklı yazıya ve ona ilişkin eleştirilerime yer vereceğim.

Bir kere, özel konuşmalarda bile “ kontrol dışına çıkmadıkça telaffuz edemeyeceğimiz” “gavurluk”, “hanzo”, “hanzoluk” gibi argo sözcükler bir yazıda kesinlikle dillendirilmemelidir. Sinkaflı küfür savurmakla bu sözcükleri kullanmak arasında çok ince bir sınır vardır, yazar bu sınırı neredeyse aşacak kadar Türkçeyi argo sloganlara boğmuştur.

“Hanzo, argomuzda kalitesizliği, kaba sabalığı, görgüsüzlüğü ve sosyal uyumsuzluktaki vahşiliği ifade eden bir sözcüktür. Kötülüğe yorulabilecek her şeyi kapsayan anlamıyla layık olanlar için en isabetli bir sıfatlamadır” tanımına yer veren Ay, ne ki tüm yazısı boyunca, başına “İslami” kavramını getirdiği her davranışı, her hareketi ve neredeyse bu çevre içindeki herkesi “hanzolukla” suçlarken, aynı üslupla aynı sınıfa girdiğinin ayırtına varamayacak kadar kendini kaybetmiş gibidir.

“Hanzoluk” “yöresel bir aşağılama değil” derken de, yukarıdaki tanımı kastettiğini belirterek “özrü kabahatinden büyük” bir yazar olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Oysa asıl aşağılama, yöresel olandan çok, kendi verdiği tanımda apaçık görünmektedir.

Madde madde “hanzoluk” örneklerini verirken, yazısında öfke ve hiddetinden göz gözü görmemekte; ne denli haklı, parlak ve cazibeli laflar ettiğini başta belirterek, yine bu yazının da aynı şekilde okur ilgisine mazhar olacağı sevinciyle adeta “hakaret ve aşağılama”da sınır tanımamakta; önüne “İslami” kavramını eklediği her şeyi herkesi yerle yeksan etmenin zafer sarhoşluğunu zevkle yaşamaktadır.

Yazara göre “hanzoluk” çeşitlerine sırasıyla bakalım:

Namazda dimdik durmak yerine, riyakarlıkla süklüm-püklüm durmak

Yazar niyet okumaz. Olgulardan hareket eder. Kaldı ki kimin nasıl namaz kıldığına bakarak riyakâr mı, muttaki mi olduğuna kimse karar veremez. Allah ile kul arasındadır. “Süklüm-püklüm namaza duranlar” arasında kiminin hasta, kiminin bedensel bir kusura sahip olup olmadığını hesaba katmadan “Tanrı gibi” insanları bedensel duruşlarına göre sınıflandırmak, Veryansıntv’nin yazı tekniğine ve yaklaşım tarzına yakın olmasa gerektir. Böyle bir ayırım için yorulmayın, bunu şeyhler şıhlar, dinbazlar zaten yapıyor. Siz de seküler şıh mısınız ki niyet okuyup önünüze geleni Tanrı’ya şikayet ediyorsunuz?

Yol ortasında, toplu taşıma araçlarında namaz kılmak…”

Çok sık rastlanmayan ve rastlandığında Türk halkının onaylamadığı mekanlarda görülen bu davranışlar, “hanzoluk” gibi küfür ve hakaretle eleştirilmek yerine, sosyal psikolojik ve sosyopolitik analizlerle incelenmelidir. Eğer bu “hanzoluk” ise, benzer jargonla eleştirilmesi, sizi de aynı sınıfa sokar.

10 yaşına gelen çocuğunuza namazı kılmasını emredin, kılmazsa gerekirse dövün! 

Uydurma bir hadisin peşine düşerek sanki bu yaşta çocuğu olan insanlar “vahşice ve gaddarca” yollarla, çocuklarını döverek, söverek namaz kıldırmak için toplu eyleme geçmişler gibi, pireden yorgana ve oradan da eve sıçrayacak bir yangın çıkarmanın anlamı olmasa gerektir.

Peygamberimiz buyuruyor ki….deyip kadını aşağılamak..”

Atatürk Cumhuriyeti Türk kadınına dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir dinde tanınmayan haklarını iade etmiştir. Bunu bir yere yazalım. Ancak kadınların ülkemizde din kullanılarak aşağılandığına dair örnekler bolca vardır. Ama kadının aşağılanması olgusunu yalnız “İslami” olan bir nedene dayandırarak acımasız genellemeler yapmak, yazarlık kuralına aykırıdır. Kadın cinayetlerini düşünün. Alınan önlemlere rağmen her yıl cinayete kurban giden kadınlarımızın sayısı artıyor. Neden? “İslami hanzoluk” gibi bir nedene bağlayabilir miyiz? Hayır, bu kişisel ve kültürel bir “hanzoluk”tur. İçinde dinsel tonlar barındırabilir ama hiçbir zaman katiller “ Ya Allah bismillah, Allahuekber” diye karısını ya da sevgilisini öldürmüyorlar. Cinayet haritası, demografik dağılım ve katillerin sosyoekonomik, sosyo kültürel düzeyleri farklı farklıdır. Türk toplumunda her kesimden, her tahsil düzeyinden katiller vardır. Dinlisi dinsizi, İslamisi gayri İslamisi olan bir cinayet yoktur.

Hanzoluk, Kadınlar okutulmasın, eğitim öğretim görmesin. Onların gerçek okulu evidir” şaklabanlığı yapmak ama hastalandığında sedye üzerinde yalvaran bakışlarla kadın doktordan medet ummaktır.”

Gerici, yobaz ve bölücü cemaat ve tarikatlar dışında artık Türk halkı, dindar ya da dindar olmayan her kesimden insanımız kızlarını okutmak için can atacak bir bilinçliliğe varmışlardır. Bu sızlanmaların temeli yoktur, gündemde bile değildir. Dolayısıyla “hanzoluk” bir durum, yazarın abarttığı, körüklediği ve kışkırttığı kadar değildir.

Kadın/ erkek elini sıkmamanın dindarlık olduğunu düşünen ele düşmüş güruhun, menfaatleri gerektiğinde İslam hukukunun (fıkıh) en sefil fetva ismi DARÜLHARP gerekçesine uyarak namahremlerin hem elini sıkma hem bazen haremine atıp cariye kılma pişkinliğidir.”

“Kadın eli sıkmayan”, “Türkiye’yi Daru’l-Harp” sayıp haremine cariye atanlar”, hem ahlaksal hem de hukuksal olarak suçludurlar. Ancak sayıları, etkileri ve umdukları sonuçlar bakımından “İslami” olmayı hak eden “hanzolar” değildir. Felaket tellallığı, felaketin ilk davetçisidir.

Kadınların kutsal varlık olduğunu tekrarladığı halde en kutsal varlıkları olan annesinden, kız kardeşinden, kızından tahrik olduğunu itiraf etme şerefsizliğidir.”

Evet öyledir. Doğrudur. Ancak bu iğrenç duygu ve düşünceleri yaşayan ve İslam’mış gibi anlatanlar, “İslami hanzolar” değil, derhal tedavi edilmesi gereken hastalardır. Evet, tıbben hastadırlar. Cezai ehliyetleri araştırılmalıdır. Varsa, en ağır şekilde cezalarını çekerler; yoksa tedavi edilip toplumdan yalıtılırlar.

Köpek olan yere melekler girmez” anlamlı hadisler uydurmak, günahsız hayvancıkları zalimlerin gözünde hedef yapmak, gerektiğinde onların itlaf edilmesini özendirmektir, İSLAMİ HANZOLUK.”

Yazarın yazısının sonunda “yavşama” ile aşağıladığı ilahiyatçılardan pek çoğu, “köpek” hadisinin uydurma olduğunu, “hayvana eziyetin dinde kesin bir dille yasaklandığını” defalarca yazıp çizmişlerdir. O kadar da değil. Hayvanların ayaklarını çaprazlama kesip yol başına atanlar, onlara işkence etmekten zevk alanlar kimlerdir? Bu sözde hadisi referans vererek hayvanlara zulmetmenin müthiş bir sevap olduğunu ilan eden tek bir olay gösterebilir misiniz? “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” demek, Türkçemize karavana suçlamalardan ve argo sözcüklerden daha fazla yakışıyor. Yazar bunu inceliği önemsemelidir.

Doğayı tahrip edip gecekondu mantığını tüm ahlaksız ticari faaliyetlerine temel yapanların Allah’tan cennet isteme çelişkisidir, İSLAMİ HANZOLUK.”

“Dini siyasete alet etmek” yazarın bu ifadelerinde, tersinden de olsa, yine kendini göstermektedir. Nasıl mı? Dini siyasallaştıranlar, satanlar, din adına her türlü politik söylem ve eylemden sakınmayanların yaptıkları “İslami” hanzoluk değil, “siyasal ve insani hanzoluk”tur. Neden? Çünkü aynı cürüm ve ahlaksızlıkları, her siyasal yelpazeden yapanlar yok mu? “Ben İslam adına yapıyorum” demek, ahlaksızlık, hırsızlık, yolsuzluk ve sahtekarlığın ille de ve mutlaka “İslami” olduğunu mu kanıtlıyor? Böyle demeden, böyle diyenlere yanaşanlar aynı şeyi yapınca, neden onlarınki ne “İslami” ne de “hanzoluk” olmuyor? Temiz iş mi yapıyorlar? Barış, demokratik hukuk, halkların kardeşliği gibi, arkasında ihanet ve bölücülüğü, Türk ve Atatürk düşmanlığını saklayanlar bunları yapınca “kibar beyler ve bayanlar” mı oluyor?

Camilerini ya gecekondu vasfıyla inşa etme veya öteki dinlerin mabetlerini dönüştürme ile yaşama sokma bedavacılığı”

Cami yaptırmak ayrıdır. Sayı, rol ve ihtiyaç bakımından eleştirilebilir. Ama Türkçenin arılığı ve duruluğuna gölge düşürmeden yazmak, yazarın en asli görevi ve sorumluluğudur. Türk kültürünün gerçeklerini görmezden gelerek yazmak, başka bir topluma hitap etmektir.

Öteki dinlere ait mabedlerin camiye dönüştürülmesi ilkece eleştirilebilir. Ama kendimizi eleştirdiğimiz kadar örneğin, Almanya’da, Fransa’da, İsviçre’de camilerin yakılmasını, Dağlık Karabağ’da Ermenilerin hem de tarihi camileri yağmalamasını (hani kiliseye dönüştürseler bir parça deriz), “hanzoluk” olarak eleştirme cesaretiniz var mı? Cumhuriyet’in ilk yıllarında “camiler ahıra çevrildi” diyen yerli emperyalist kafaları, “yabancı emperyalist” bir söylemle püskürtemezsiniz. Camileri ahıra çevirenlerin Dağlık Karabağ’ı işgal eden Ermeniler olduğunu söyleyebilmek için, camileri dincilerin değil, Türk halkının değeri olarak görmek her yazar için ahlaksal ve kültürel bir görevdir.

İslam’ın nezaketine isyan edercesine dinin alameti sayılan simge ve sembolleri göze ve kulağa saldırarak sergilemeye çalışmak”

“Hanzoluk”la suçlayıp kontrolden çıkmış bir öfkeyle küfürler savurmak yerine, şöyle denebilir: Bir kere Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre İslam, simgeleri neredeyse hiç olmayan bir dindir. İslami simge yoktur. Camiler bile simge değildir. Çünkü İslam bir ahlak dinidir. Hukuk, fetva, muamelat, ibadet vb. içtihada bağlı ve sonradan temel nasslardan çıkarsanmış literatür birikimidir. Bunlar değişebilir. Örneğin İslam’da takke, sarık, cübbe, türban ve benzeri “İslami simge” değildirler. Daha önce yazmıştık. Yahudilik ve Hıristiyanlık, simgeler olmadan yaşayamazlar. Mabed, Din Adamı sınıfı, Ruhbanlık, komutan-yalvaç figürler, özel gün ve geceler…olmadan bu dinler ayakta kalamaz. Ama İslam hiçbir dinsel simge olmadan yaşar. Cemaat ve tarikatlar, dinci radikal gruplar bunun farkında oldukları için, İslam dinini, siyaset ve ticaret yoluyla “Yahudileştirme” çabası içindedirler. Özellikle Fetö ve şimdiki kolları bu yoldadır. Cami ibadethanedir. Ama ibadethane sadece cami değildir. Cami yoksa bir Müslüman istediği yerde ibadet edebilir. Ama diğerleri için böyle bir şans yoktur. O yüzden simge yaratanlar, Türk halkının genelini bağlamaz.

Dini bayramlarda tanıdıklarına kamyon arkası manilerle kutlama mesajları çekip taciz etmek”.

Bırakın insanlar dini veya milli bayramlarda birbirine mesaj çeksin. Bunun hanzolukla, bedevilikle ne ilgisi var? Laf ola beri gele.

Boğaziçi Üniversitesi’nin, “Gençleri dinsizleştirmek için” kurulduğu şeklindeki aptalca tezini, feminen isme/nick’e sahip olma utancını unutarak güya ağır ağabey pozuyla dillendirip paylaşmaktır, İSLAMİ HANZOLUK.”

Tek bir kişinin bu denetimsiz sözlerinden kalkarak “İslam”, “Boğaziçi”, “dinsizlik” “ gençler”, “İmam-hatip”, “feminen” kavramlarını sıralamak, eleştireyim derken bir yazarın içinde bulunduğu ruhsal ve zihinsel karmaşayı resmetmektedir. Toptan red, toptan kabul, toptan küfür, toptan itaat… altını çizerek söylüyorum, kanımca Veryansıntv’nin genel anlayışına aykırı ve yazarlarının büyük çoğunluğunun onaylamayacağı bir tutumum olsa gerektir.

Yalnız Boğaziçi olayını başka bir açıdan ele almaya kalkarsam, bu yazının sınırlarını aşarım. Sadece şunu söylemeden geçmek istemiyorum: Fetö’nün Ergenekon ve Balyoz Kumpaslarında bu üniversitemizden ses geldi mi? Ayrıntılarına girmeyeceğim. Kısmetse sonraya kalsın.

Yazar Ay, benzer “hanzoluklar”dan aynı noktada istifleyebileceğimiz çeşitli örneklerle yazısına devam ediyor. Derleyip toparladığımızda bütün örnekler, Fetö ve yardakçılarının eseridir. Bu yardakçılar arasında yalnız ilahiyatçılar değil, her kesimden, soldan sağdan, her görüşten insanlar vardır. Fetö içinde ilahiyatçılar ile ilahiyatçı olmayan diğer tüm kesimlerden kaç kişi vardı? Hesaplayın bakalım. Şu notu da düşeyim: Fetö’nün en nefret ettiği kesim İlahiyatçılar idi ve hala da öyledir. Yardakçılık yapan sözde ilahiyatçılar tabii ki onların doğal parçası olmuşlardır. Onları İlahiyatçı oldukları için değil, Fetöcü oldukları için eleştiriyoruz.

Nazif Ay, yazısının sonunda, sanki eleştirilerin kaynağını saptırıyormuşçasına, tüm bu “hanzoluk”ların adresi olarak İlahiyatçılara ima bulunmakta; hatta “yavşama” fiilini, “yavşak” ismine tercih ederken “ yetkin ve usturuplu bir yazar” imgesi çizme çabasındadır. Partilere girmeyen ve tv kanallarında konuşmak için “hanzoluğun bir önceki aşaması”na bile yanaşmayan kişilikli, vatansever, Cumhuriyetimize canıyla bağlı, Atatürk’ü atası gören pek çok ilahiyatçı vardır ve kendilerini, yazdıklarını beğendirmek için “yavşama”ya gereksinim duymazlar, tenezzül etmezler.

Ay, bütün ilahiyatçılara yekten hakaret etmekte ve aşağılamaktadır.

Nazif Ay’ın böyle bir yazısı, yazı tekniğinin hiçbir türüne girmez. Deneme mi, değil; makale mi, değil; hatıra mı, değil; otobiyoğrafi mi, değil…

Türkçemizde böyle bir yazının ne biçemsel ne de içeriksel bir yeri yoktur. Bana göre Veryansıntv’nin yayın politikasındaki incelik, derinlik ve görgü kuralları böylesine kategorik küfürler ve ayrımlaşmalara yol açan slogan tarzı yazıları taşımaya uygun olmasa gerektir.

“Hanzoluk” dilden başlar; ama Türkçenin zarafet ve estetik duvarına çarpar; içeriksel derinliğinde de yer bulamaz.

“Hanzoculuk”la yazarlık bir arada bulunmaz.

Kanıtı mı?

Nazif Ay’ı okuyun.