Yollardan, diyarlardan… Yüzler, renkler, sesler…

Gürcan Elbek yazdı

Yollardan, diyarlardan… Yüzler, renkler, sesler…

Hayatımda iki kez mantalarla yüzdüm. Biri batı Avustralya’daki Ningaloo resifinde diğeri de Endonezya’nın Flores adasındaki harika dalış noktalarına sahip Labuan Bajo’da…

Avustralya’nın batısının en güneyindeki Perth’den Kuzey Bölgesi (Northern Territory) dedikleri yerdeki Broome kentine otobüslerle yaptığım yaklaşık 2500 km’lik, %90’dan fazlası bakir yerleri içeren Batı Avustralya turumda Ningaloo Resifinin olduğu Coral Bay’de de konaklamıştım.

Bu harika koyda kıyıdan yaptığım günlük şnorkel gezintileri aynı Kızıldeniz’de otel yanından yapılanlar gibi okyanusa bile açılma ihtiyacı gerektirmeyen güzellikteydi. Bir gün sonra mantaları görmeyi arzu ettiğim günlük bir tura kaydoldum. 2017’nin Ağustos ortasıydı. Ne Corona vardı ne kolera…

Bugünse Corona zamanlarında evde tebessümle bakıyorum fotoğraflara…

Yolların Kolajı…

Bir gün amaçsızca bomboş bir savanada Şili Patagonyası’nda yürüdüğüm bir yolda etrafıma bakarken ne yaptığımı kendime sorduğumu hatırlıyorum. Bu his Şili Santiago’da ve Valparaiso’da Pablo Neruda’nın evlerini gezerken başka bir tatmin ve düşünceye dönüşmüştü. Her adımda hayatıma giren İspanyolca, sevdiğim başka bir şarkıydı. Eduardo Galeano’nun damarlarının nasıl kesildiğini anlattığı bölgelerin insanlarıyla tanışıyordum dünyanın en kuru çölü San Pedro de Atacama’da. Uzun yürüme parkurlarındaki anlam arayışı, inatla çıkılan tepeler, yüzülen nehirler, varılan köyler geçiyor gözlerimin önünden. Machu Picchu’ya sabahın beşinde tırmanışım geliyor aklıma. Güney Bolivya’da Che’nin öldürüldüğü ve çok zor ulaşılan La Higuera köyünde, küçücük okul denen 5 metreye 12 metrelik odanın içinde, Che’nin vurulduğu noktada elimi yerde taşlara sürerken duyduğum ayrı hisler.

Pol Pot’un Phnom Penh’de Kamboçya insanlarını katlettirdiği ölüm tarlalarında yaşadığım üzüntü ve empati sonrası bir kez daha saygıyla hayata hürmet edip her daim barışı seçen Atatürk’ün evrensel akıl, adalet ve dehasını derinlemesine anlıyordum. Kuzey Avustralya’da efsanevi “Gibb River Road” macerasında 20 metre ötedeki timsahların olduğu yerlerde “swag” adı verilen uyduruk tulum içinde yerde yatarken gökyüzünde yıldızları izlemek tipik Avustralyalı rahatlığında olmasam da yorgunluğumu alıyordu. Tomarla paraları ne yapacağını bilemeyenlerin karşısında sadece bileklik yapıp satarak dünyayı gezen 40’lı yaşları geçmiş Bask arkadaşımın keyif, azim ve cesaretine şapka çıkartıyordum. Berlin duvarı yıkılmadan Doğu Almanya’nın baskısından kaçıp gitarıyla yollara düşen ve hala duramayan sokak çalgıcısının 30 yılı aşkın evsiz ama dünyanın her yerini dolaşan yaşamı aklımda. Dünyanın en yüksek irtifada teknelerle seyir yapılabilen gölü Titicaca’da ve Cusco’da İnka izlerine tanıklık etmek. Baş döndüren doğa harikaları içinde alınan yollar ve daha neler neler. Son 7 yıla ne kadar çok olay ve yer sığmış.

2013 yılı başından beri tam zamanlı gezgin kadrosunda dünyayı arşınlıyorum. İçe dönük bir yolculuğu fiziksel bazda dışta yapıyorum. Şimdiye dek renkli bir film oldu izlediğim. İçinde de hayat gibi her şey vardı. Çok belirli bir amacım yoktu yola düşerken. Neler olacağını bilmiyordum. Ezbere yaşanmış yıllar sürmesin istemiştim o anda. Farklı bakış açılarının varlığını uzak diyarlarda yaşamaya gidecek kadar genç bir ruhun hesapsızlığıyla ama fiziki olarak 46 yaşında çıktım yollara. Kendimi ve yaşamı başka diyarlarda başka değer yargılarıyla birlikte izlemeye gittim. Hormonsuz yaşamları aradım. Uzun süreli geziler oldu bunlar. Kabullendiğim hayatın ne kadar kısıtlayıcı olduğunu gördüm. Ancak endişeye mahal yok varoluşsal bir sorgulamada moda hale gelen “Ne idim ne oldum” öyküsü olmayacak anlattıklarım. Gördüklerim, yaşadıklarım ve hissettiklerimi paylaşacağım.

MANTALARLA DANS

Manta izleme turlarında, giden bir teknede şnorkelleriniz ile hazır bekliyorsunuz. Teknenin kaptanı bölgeleri bildiğinden bu yerlere gidiyor. Mantayı gördüğünde onun rotasında ilerlerken sizler de birer ikişer suya atlayıp bu güzeller güzeli koskocaman ve zarif canlıları rahatsız etmemeye gayret ederek yüzeyden takip edip izliyorsunuz. Çok hızlı gitmiyorlar zaten. İzleme yapılan yerdeki derinlikler de en fazla 20 -25 metre civarında oldu benim deneyimlerimle. Hatta daha sığ sularda da izledik.

Suyun altını izlemek benim için her daim heyecan verici. Hele mantaların o hafif hafif kanat çırpmasına ve zarif salınımlarına bir ekrandan değil de okyanusta ıslanarak kendi gözlerinizle şahit olmak hoş bir duygu.

Mantaların yukarıda olup bitenlerden haberi yok tabii. Onlar doğal ortamlarında hayatlarını yaşıyorlar. Yukarıdaki resimler farklı olsa da doğa mükemmel bir bilgelikle basit ama dopdolu hayatını yaşıyor kendi uyumu içinde. Bu deneyim insanın yarattığı kurgu yaşam ve doğanın harika düzenini çok güzel açıklıyor.

NİNGALOO RESİFİNDE AVUSTRALYA MANTALARI

Ningaloo Resifinin hemen yakınında yer alan “Ningaloo Coral Bay Backpacker’s” Avustralya standartlarına göre makul fiyatlı geceliği 30 Avustralya doları tutan bir hosteldi. Sürekli manta izleme turu düzenleyen tekneler vardı. Bunlardan birine 6 saatlik bir tur için 90 Avustralya doları ödedim. Seyir öncesi brifingde “Manta izlemeyi umuyoruz ama garanti edemeyiz” dediler. Ön uyarı ile kendilerini sağlama alma işi tamamlanmıştı. Bu sürekli ön alma işi Avustralya’da çok yaşanan bir durum.

Zümrüt yeşili mavinin ve lacivertin tonları arasında resif üzerinde yol alıyorduk. Güneşli, aydınlık bir günde pırıl pırıl görünen resifi mutlulukla seyrediyordum. Kaptanın “Mantalar! Hazır Olun!” ön ikazıyla tekneden atlamak üzere kıç tarafta yerimizi aldık. Kaptanın işaretiyle eğitmenler denetiminde sırayla suya atladık. Kimisi Go-Pro veya sualtı kameralarıyla çekim yaparken kimi yüzerken o anı izliyordu. Mantaların 10 metre kadar üzerindeydik. Onlar yavaş ama sabit bir hızda aşağıda giderlerken hayranlıkla Şnorkel ve maskeyle onları takipteydik. “Hayalet Vatozu” denilen bu canlılar beyinleri en gelişmiş hayvanlardan biriymiş. Son derece zararsız, barışçıl ve sakinler. Mantalar suyun altında adeta uçuyorlardı. Kanatlarını çırpışlarındaki ahenk yumuşak akışlı bir senfoni içinde dans ediyor duygusu verecek kadar huzurluydu. Kocamanlardı. Bizim gürültümüzle biraz daha aşağıya inseler de tertemiz suda görüş çok iyi olduğundan daha derinlerde gözden kaybolana kadar izleyebildik. Mantalar ile yüzdüğümüz süre de 10-15 dakikayı geçmedi. Bu deneyim o gün iki kez tekrarlandı.

Seyir halinde olduğumuz resif üstü ve yüzdüğümüz yerler harika görünüyordu. Teknede çay, kahve kurabiye servisi vardı. Limana dönüş esnasında bir şampanya ve iki üç basit aperitif sunuldu. “Great!” “What a wonderful experience!” nidaları yükseliyordu anglo-sakson kardeşlerimizden. Manta gördüğüm için hostelime dönerken ben de çok mutluydum. Dünyanın uzak bir diyarında  tertemiz sularda kısa da olsa mantalarla ile yüzmüştüm. Sonsuz şükretmelerden birini daha yaşıyordum.

ENDONEZYA FLORES ADASI

Gezimin devamında Hırvat gezgin dostum Rok Çampa’nın yönlendirmesiyle 9 gün kaldığım Endonezya’daki Bali’den Flores’e uçakla geçerek Labuan Bajo’da konakladım. Burada sempatik İtalyan genç Alex’in hostelinde tüm limanı ve tekneleri yukarıdan izlediğim bir yerde keyifli zamanlar geçirdim.

Flores Adasının çoğunu yerli dili bilen uyanık bir şöför ve İngilizce konuştuğu iddia edilen genç bir rehberle dolaştım. Şoför aslında bir marangoz (Carpenter), rehber dedikleri de basit bir tur teknesinde aşçı yamağıymış (Cook diyelim). Ben de denizci emekli albay (Captain – Deniz Kuvvetlerinde albay) olunca benim taktığım isimle “Magnificent Trio-C” (Muhteşem C Üçlüsü) olarak komedi dans üçlüsü gibiydik. Hallerimiz de acınası komikti. Gidilmesi istenen bir çok yere gidemedik veya hava karardıktan sonra ulaştık. Onlar mı adayı bana gezdirdi ben mi onlara tarihlerini ve adayı anlattım orası meçhul. Sağlıkla yaşasınlar, garip ve mazlum insanlar. Ende şehri yakınındaki Kelimutu Milli Parkına kadar ulaşıp o civalı turkuaz renkli yanardağ ağzında oluşmuş göllerin seyrine doyum olmadı. Yüzlerce fotoğraf. Neyse bu hikayenin güzelliği ve komikliğini başka bir sohbete bırakıyorum.

Ada gezisi öncesinde Komodo Ejderini görmeye ve dalışlara gittim.

Labuan Bajo’da Dalış Deneyimleri…

Labuan Bajo’da bir sürü dalış merkezi ve dalış noktası var. Dalışlar ise ilginç, bazen de tehlikeli deneyimler içeriyor. Çok güzel ve farklı noktalara sahip, dünya standartlarında görece ucuz bir dalış mevki burası. Ama Avrupanın her ülkesinden gelen dalış eğitmeni gençler burayı da globalleştirmişler desem hata olmaz. Akıntı dalışını burada yapıldığı şekliyle yapan çok kişi olduğunu sanmıyorum.

Ben meşhur ve tehlikeli dalış noktası “Batu Bolong”da daldım. Burası Komodo Ulusal Parkında yer alan tehlikeli akıntının olduğu bir açık deniz alanının ortasında deniz üzerine çıkmış bir kayalık. Bu kayalık oluşumun akıntıyı almayan yüzünde dalınıyor. Kaya korumasından dışarı çıkıldığında akıntının büyük bir çekme gücüyle sizi okyanusun dibine çekebileceği bir nokta. İnternetten videolarına bakabilirsiniz.

https://youtu.be/qfKYBXEo52M , https://youtu.be/ivk6CuMfSmk

 

Bu bölgede çok kuvvetli akıntılar var Benim dalmadığım başka bir nokta olan “Tatawa Besar” ile ilgili anlatanlar da çok ilginç. Akıntıların çok kuvvetli olduğu bu yerde kendinizi belinize iple bağlanmış demir çapa* ile su tabanında veya duvar gibi bir yere sabitliyormuşsunuz. Arkanızdan vuran akıntı ve bu sabitleme halatı ile zeminde yarı ayakta etrafı izlediğiniz bir durum. Az ileride köpekbalıklarının bu akıntıda buluşan balıklar ile beslenmesini izlediğiniz eşsize yakın bir deneyim diyorlar. Akıntıya kapılıp okyanusun enginliğinde kaybolanların olduğu yerler de var ama burası o tehlikede değil. Yazıyı hazırlarken birkaç video buldum. Görüntüler size akıntı konusunda fikir verecektir.

*(Doğrusu Çıpa veya Çipo olsa da dalış camiasında çapa olarak kullanılmaktadır)

Deneyimli ve dalmayı bilen biri olmanız gerekiyor buralarda dalmak için. Denizin ve doğanın şakası yok. Scuba dalıcılar için bir cennet.

Bu noktada bizi Komodo Ejderinin bulunduğu Komodo Milli Parkı adasına götüren bir günlük tekne turuna ve şans eseri oluşan mantalarla yüzmeye dönmek istiyorum.

ENDONEZYA MANTALARI

Bizi Komodo Ejderi’ni göreceğimiz adaya yerel, ahşap ve bakımsız bir tekne götürdü. Güneydoğu Asya’da çok görülen “Long Boat (Uzun tekne)” ler gibi olmasa da bu bölgeye özgü uzun ve ahşap bir tekne. Öğlen yemeğinin de dahil olduğu bu tur için 15 Amerikan doları istiyorlardı. Komodo Adası Mill Parkına girişte de para ödeniyor tabii. Komodo Ejderi’ni doğal ortamında yakından görüp yaşadığı adayı dolaştık. O da farklı bir deneyim ve öykü.

MANTALARA DOĞRU

Dönüşte tekne gezisi standartlarında gayet iyi üç çeşit yemek yedik. Teknede satılan içeceklerin fiyatları da çok makuldü. Yemek öncesi kaptanın “Manta var!” uyarısı ve rotayı onların üzerine çevirmesiyle suya atladık. Ne eğitmen ne başka biri. O anda var olan bir durumda bize bu canlıları göstermek isteyen yerel kaptanının bize de aktardığı coşkusu ile sudaydık. Bir saate yakın o harika hayvanlarla birlikte yüzdük. Dalış elbisesi de yoktu ama çok mutluyduk. Bizi tekneye alıp biraz daha ilerde başka bir yerde yine mantaların kucağına bıraktı kaptan. O tatlı mantalar sanki bizimle dans ettiler. Ahenkli dansları koskoca bedenleriyle ve birbirleriyle uyumlu biçimde akıyordu. Dokunmadım ama çok yakınlarına daldım. Birbirimizi kanıksadığımız bir anda “Tamam artık!” deyip derinlere doğru yavaşça uzaklaştılar…

İki deneyimde de mantalar aynı ama yukarısı farklıydı. Farkı yaratan da insan. Şekil ve kuralları yaratıp onun içinde özünü kaybeden insan. Yaşamın da manta turunun da hormonsuzu çok keyifli.

YOLLARDAN, DİYARLARDAN; YÜZLER, RENKLER, SESLER

Hayatta çok boşa geçecek zamanımız yok. Dikkatli yaşamalı insan. Zamanın kıymetini bilmek gerek. Bu sonlu süreçte mutlulukla, bilinçle şahit olunmalı kendimize ve hayata. Panik içinde değil idrak halinde olmalı hayat. Bu da her şeyi yaparken sadece yaşıyor olmanın mucizesini, şimdinin varlığını ve kıymetini anlamakla mümkün.

“Veryansın” platformunun doğru bilgi ve haber içeren yayıncılığa yürüyüşünü izliyorum. Ben de bir gezgin olarak heybemdekileri sunmak, dünyadan izlenimlerimi paylaşıp, hayatın içinden öykülerle değişik patikalarda yol alalım istiyorum.

Gezerken o diyarlarda mümkün mertebe uzunca bir süre yaşamadan oradaki gerçeklikleri derinlikli anlamak anlamak pek kolay değil. Bu bağlamda “Turist ve Gezgin”in büyük farkları var. Ama herkesin de uzun süreli gezgin olmasını bekleyemeceğimiz bir illüzyon içinde dünya. Buradan çıkış da yokmuş gibi görünüyor birçok kişiye. Madde, ortam, statü ve alışkanlıkları terk etmeyi bırakın sorgulamak bile kolay olamıyor.

Yollarda da zorluklar var elbet. Hastalık kaza birçok şey yaşanabiliyor. Şu an ne Tayland’da scooter’dan düşerek neredeyse iki ay çektiğim ağrılardan, ne hostelde ayağımı yakan kızgın yağ nedeniyle iki hafta acı içinde geçirdiğim zamandan, ne de Myanmar Yangon’da ateşle ve bitmeyen öksürükle çok sıkıntılı şekilde yaşadığım hastalıktan muzdaribim. İyi ki yollarda geçmiş zamanım son 7 yılda. Şükrediyorum hayata Mercedes Sosa misali. “Gracias a la vida!” Hayata Teşekkürler! diyerek.

Bu corona zamanlarında hastalara şifa, sağlık çalışanlarına güç ve hepimize sabır diliyorum. Uyanmamız, hormonsuz doğal hayatlar yaşamamız dileği ile,

Sevgi ve saygılarımla…