Yunus Emre’de Türk kültürü

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

YUNUS ÇAĞINDA TOPLUMSAL YAPI

Yunus Emre, bilindiği gibi XIII.- XIV: yüzyıllar arasında yaşamıştır. Bu yüzyıllar, Anadolu’da siyasi ve sosyal yaşam son derece çalkantılı ve sancılıdır.1243’de Kösedağ savaşından sonra Anadolu Selçuklularının yenilgiye uğramasıyla, Moğollara yarı bağımlı bir devlet yapısı oluşmuş; bu ise siyasi, sosyal, dini ve kültürel hayata eşzamanlı olarak olumsuz tesirler bırakmıştır.

Türklük zulüm ve baskı altında kalmış; Yunus Emre, eserinde “yağmacı Tatarlar”dan, “zalim beğler”den muzdarip olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte XIII. Yüzyıl Anadolu’unda sosyal ve kültürel hayat, her türlü olumsuzluğa rağmen gelişmiş ve renkli bir görünüm sergilemiştir. İmar faaliyetleri, Ahi esnafının hayatın pek çok alanındaki ticari ve zanaatsal üretkenlikleri, okuma ve yazmaya olan tutkunun yükselişi, Mevlevilik ve Bektaşiliğin okullaşarak öne çıkması (Tatçı, 2020: 20-22) ve nihayet Türk sufiliğinin yaygınlaşması Yunus çağındaki önemli toplumsal, siyasal ve kültürel gelişmeler olarak anılabilir.

XIII. yüzyıl, bunun dışında Türk ve İslam dünyası için neredeyse bir devrin kapanışı, yeni br devrin başlangıcı olmuştur. Kapanan devir, IX. Yüzyılda ortaya çıkan “İslam Rönesans’ıdır. Sendeleyerek de olsa XIV. Yüzyıla kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. Ama gerilemenin tohumları daha XIII. Yüzyılda, Yunus Emre’nin yaşadığı dönemde atılmıştı. Kısacası Yunus Emre’nin yaşadığı XIII.-XIV. Yüzyıllar, İslam dünyası için tam bir kırılma noktasıdır. Bu tarihsel, kültürel ve toplumsal kırılma, Yunus’un şiirlerine çeşitli yönleriyle yansımıştır. Bence bu çağ, İslam ve Türk dünyası için hemen her yönüyle ve doğal olarak toplumsal bakımdan, günümüze kadar süren büyük bir bunalımın başlangıcına işaret eder. Şiirleri derinliğine incelenip analiz edildiğinde Yunus Emre, örtük ya da açık, toplumsal yapının bazı özelliklerini ortaya koymuştur.

Yunus’un gözünden bakıldığında dönemin toplumunu ve toplumsal yapısını nasıl çözümleyebiliriz, anlayabiliriz? Yunus topluma ilişkin şiirlerinde dönemindeki toplumu nasıl betimlemektedir?

ÖĞRETMEN BEKLEYEN TÜRK TOPLUMU

Batı’dan Haçlı, Doğu’dan Moğol istilaları ile tarumar olmuş Anadolu halkı, iki ateş arasında kalmış; bunun sonucunda siyasi, ekonomik, kültürel ve dini sorunların ortasında bocalamaktadır. Halk, can acısını, zihin bulanıklığını, inanç sarsıntısını ve ümitsizliğini sağaltacak öğretmenlere ihtiyaç duymaktadır. 1095’te kurulan Nizamiye medreselerinin, Salerno, Paris ve Oxford gibi Batı’da kurulan üniversitelerin de Nizâmiye medreselerinden etkilendiği ileri sürülmesine rağmen(https://islamansiklopedisi.org.tr/nizamiye-medresesi (Erişim T: 29.09.2021) ömürleri uzun olmamış; darda kalan topluma önderlik edecek öğretmenler yetiştirememiştir.

Yunus Emre, halka “Tapduk manisi”ni anlatmak, öğretmek ihtiyacını duymuş; beyitlerinde halkın “Tanrı”nın anlamını bile çok iyi bilmediğini imlemiştir. Yunus’un Anadolu’da pek çok bölgeyi, ili gezdiğini yine kendi dizelerinden öğreniyoruz. Her ile, her gönüle safayı, ferahlığı, manevi teselliyi, umudu götürmüştür. Halkla ile birebir temasa geçmiş, anlaşıldığına göre yüz yüze, tek tek görüşmüş, öğretmenlik etmiştir. Her açıdan yanan gönülleri dinginleştiren, sakinleştiren öğütler vermiştir. Bu nedenle Yunus Anadolu halkını çok yakından tanıma fırsatı elde etmiştir. Bugünün deyimiyle o, toplumbilimci bir sufidir. Aşağıdaki dizelerde geçen “Tapduk”, Tanrı’dır:

Varduğumuz illere şol safâ gönüllere

Halka Tapduk ma’nisin saçduk elhamdü lilllâh (Timurtaş,1972: 26)

Timurtaş bu beyitlerle ilgili şu açıklamayı yapar:

“Böylece bir çok beyitlerde Yûnus mürşid olarak, halka mânâsı anlatılan yüce varlık olarak Cenâb-ı Hakk’ı, Allah’ı zikr etmiştir. îlk defa sayın kitapçı ve kitabiyatçı Raif Yelkenci tarafından ortaya atılan bu görüş, üzerinde dikkatle ve ehemmiyetle durulmağa lâyık bir fikirdir”. (1972: 26).

Yunus, öğretmenini bekleyen Anadolu Türk halkının kendi dilinden seslenmiştir. Oldukça yalın, anlaşılır ve sıcak bir Türkçe ile halka, o derya deniz irfanını aktarmaya çabalamıştır. Türk halkı, kendini anlayacak, kendini anlatacak öğretmeni Yunus’un dizelerinde, anlatımlarında bulmuştur. Onun anlatımında Türkçe yalnız biçimsel olarak değil içerik olarak da yalındır. Ustalıkla kullandığı dil, toplum tarafından kolayca anlaşıldığı kadar, anlam derinliğine de sahiptir.

“Yûnus’un elinde Türkçe en güzel şeklini almış, zafere ulaşmıştır. Dilimizin millî sesini, millî ç6hresini ve dehâsını o devirde en iyi aksettiren san’atkâr odur. Yûnus Em re’nin dili en güzel, en hâlis Türkçedir. O halkın dilini, en canlı, en ışıklı ve en sıcak şekilde kullanmıştır. Türkçe’nin bir edebiyat ve kültür dili olmasında Yûnus’un hizmeti son derece büyüktür. Bu dil, İslâmî Türk Medeniyetinin o devirde taşıdığı bütün zenginliği içine alan ve aksettiren millî bir dildir. Türk halkının bütün duygu, heyecan ve düşüncelerini, bütün iç zenginliğini en iyi bir şekilde verebildiği için de son derece samimî ve bizdendir. Yûnus’un dili, halk diline girdiği kadarıyla Arapça ve Farsça unsurlar da taşır. Bu durum, öyle bir medeniyetin içerisinde bulunmanın tabii sonucudur. Fakat Yûnus’ta, yabancı asıllı kelimelerin sayısı fazla ve ölçüsüz değildir. Halk dilindeki kadar ve halkın kullandığı derecededir. Bu sebeple, halk, Yûnus Emre’yi yüzyıllar boyunca severek okumuştur, bugün de severek okumaktadır. Türk Milleti, Yûnus’­ ta, kendi öz dilini ve kendi iç dünyasını bulmaktadır”. (Timurtaş, 1972:33).

Yunus, milleti olan Türk toplumu ile fikir ve zikir birliği içindedir. O halkının gönül dünyasını kendi gönlünde hisseder. Yunus adeta konuşan bir Türk toplumudur. Onun tercümanıdır. Yunus ne diyorsa, toplumun zihninden gönlünden geçenleri dizeleştirmiş olur.Türk toplumunu anlamak isteyen, öğretmeni Yunus’a bakmalıdır. Yunus, Türk halkının evrensele bakan yüzüdür.

EVRENİN İZDÜŞÜMÜ OLARAK TOPLUM

Yunus Emre, bir Türk filozofu olarak evrensel düşünen ve tüm insanlara hümanist düşünce ve duygularla “bir göz” ile bakan toplumcu bir öğretmendir. Evrensel yaklaşımını toplum felsefesine yansıtır. Anadolu Türk toplumu her mezhepten, meşrepten ve görüşten bireylerden oluştuğuna göre, evren gibi hem çeşitli hem kendi içinde bir bütündür. Evren cansız, canlı ve insan arasında nasıl ayrım olmadan hepsini içinde barındırıyorsa bir toplum da öyledir. Yunus bu yüzden toplumu evren gibi görür. Ayrım yapmaz; tek bir nazarla bakar. Eşit, adil ve hakkaniyetli bir öğretmendir. Din, mezhep, ırk ya da görüş farklılığı onun topluma ilim ve irfan öğretmenliği yapmasına engel değildir. Evren gibi tüm toplum da yaratılmıştır ve yaratılmış olmak başta ona eşit ve hakkaniyetli bakmayı zorunlu kılar. Yunus bunu zorunluluktan yapmaz. Gönlünden ve irfanından coşan maneviyatı ile severek görev sayar. Toplumu birbirinden ayıran, hor gören, insanlar arasında ayrımcılık yapan kim olursa olsun, hatta müderris olsa da, asi bir kişidir. Asiliğini topluma yansıtan böyle bir kişi, dolaysıyla Allah’a karşı gelmiş, başkaldırmış olur. Dikkat edersek Yunus, evren-Tanrı-toplum arasında ontolojik bir bağlantı kurar; topluma “bir göz”le bakmayan, evrene ve Tanrı’ya da ters düşmüş olur. Toplumla itişip kakışan, onu önemsemeyen kimse ne müderris ne de öğretmendir:

Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan

Halka müderris ise hakîkatde âsidür (Timurtaş, 1972: 29).

Bunca yüce fikirliliğine ve ulu gönüllüğüne rağmen Yunus, kendini halktan ayrı ve üstün görmediği gibi, üstelik daha aşağıda görür. Halk nezdinde ulu kişidir ama alçakgönüllü olması nedeniyle, kendini halk a göre “eksikli” sayar. Bu tutumu onun tam bir toplumcu olduğunu gösterir. Dervişlik onun gözünde yüksek bir payedir ve bu payeye halk karşısında layık olmadığını söyler. Halka dervişlik gösterisinde bulunmak ona göre kibirdir. Derviş olan kişi kendine derviş demez. Yunus toplumun arasına derviş olarak değil, hem öğretmen hem öğrenci olarak katılır. Öyle ki dervişlik iddiasında bulunmaktan kaçınır ve bunu kendine bir bühtan, iftira sayar.

Yûnus bu halk içinde eksiklidür Hak bilür

Dîvâne olmış çağrur dervişlik bühtan bana (Timurtaş, 1972: 47

Yunus, kendine yönelik eleştiriyi, üyesi olduğu topluma da yöneltmekten çekinmez. Gerçekçi bir yaklaşımla toplumun kusursuz ve mükemmel olmadığını bildirir.

YUNUS’UN TOPLUMU ELEŞTİRİSİ

Aşk, halkın takdir etmesini bekleyeceğimiz bir duygu değildir. Halk, sembollerle, fenomenlere ve görünüşe göre hüküm verir; günlük yaşamı sürdürmek için simgeleştirmeye eğilimlidir. Folklorik bakış açısı, bir yandan entelektüel bir yandan mistik bir duyguyu gereği gibi kavrayamaz. Üstelik yanlış yorumlayabilir. Yunus bu kaygısını aşağıdaki dizelerinde açıkça dile getirir. Halk aşkı yadsır; onu en çok, çehreyle, biçimle anlamaya çalışır. Oysa aşkın anlamı bu denli yüzeysel değildir. Ayrıca aşkın mahiyetini halkın anlamasını beklemek, onlara zor bir yük yüklemektir:

Bizüm hâlümüzden bilen kimdür ışka münkir olan

Bizüm sevdüğümüz Hak’dur bu halka göz ü kaş gelür (Timurtaş, 1972:71)

Yunus’a göre derviş, içinde yaşadığı toplumla rekabet eden, çekişen, kavgacı bir insan değildir. Kendisini derviş diye göstermenin ya da kendisine derviş denilmesinin bir bühtan olduğunu söyleyen Yunus, halktan gelebilecek muhtemel olumsuz tavırlara ve davranışlara karşı derviş kimliği ile bir duruş sergilemek gerektiğini hatırlatır. Halk dervişin kim olduğunu, davranış tarzını ve tutumunu anlayamayabilir. Üstelik onu yabancı görebilir. Davranışlarını garipseyebilir. Karşı çıkar, sert karşılıklar bile verebilir. Yunus tüm bu olası durumlara karşı halka, misliyle muamele etmenin dervişe yakışmayacağını vurgular. Aynı karşılığı vermek, halkın düzeyine inmek olur. İnersen derviş olamazsın. Halktan birisi olursun.

Derviş halkın tuttuğu yoldan gitmemelidir. Sövmek, dövmek, itip kakmak, anlayışsızlık toplumların genel özelliğidir. Yunus bu tespitleri, toplumu tahkir için değil, ne olduğunu gerçekçi bir biçimde tespit için dile getirir.

Halk ile derviş arasındaki fark burada açıklığa kavuşur. Nasıl olur da bir öğretmen, öğrencisine aynıyla mukabele edebilir? İşte derviş bir halk öğretmeni, toplum önderi olarak, “halkla beraber gerekmez”:

Derviş gönülsüz gerekdür söğene dilsüz gerekdür

Döğene elsüz gerekdür halka berâber gerekmez. (Timurtaş, 1972: 80).

Eğer bir dervişin tutum ve davranışları halka benzerse, gönlü karmakarışık hale gelir. Oysa dervişin gönlü pir ü pak olmak gerektir. Gönlünü arındırmak, halk gibi düşünmemek, onlar gibi davranmamakla mümkündür. Derviş, kendisiyle Tanrı arasındaki aşka, haklı karıştırmaz. Yunus’a göre halk, “ağyar”dır; başkasıdır. Tanrı ile derviş arasına ağyar girmemelidir. Yoksa gözü gönlü kararır. Gönlü kararmış olan kişi, halka nasıl öğretmenlik ve kılavuzluk yapabilecektir?

Halka benzetmeye işin süre gönlinden teşvişin

Yüz bini birdür dervîşün arada ağyâr gerekmez (Timurtaş, 1972: 80).

Derviş, tabii ki halk içinde olacak ama gönlü, gözü Hakk’a birlikte bulunacaktır. Takdir ya da tekdir edebilir; onun bu davranışına ölçü almak tehlikelidir. Bugün övdüğünü yarın yerebilir. Oysa derviş yüzünü, gönlünü Hakk’a tutarsa, toplumun karakterini , ne zaman ne yapacağını Hakk’ı ölçü alarak kestirebilir. Daha az yanılır. Dünya sevgisi ile halk övgüsü birbirine benzer, her ikisi de gelip geçici olup hiçbir doğru hesaba gelmez. Halkın sevisi ve övgüsüne karşı ihtiyatlı olmak, onlarla ilgiyi kesmek değildir. Tam tersine onlara adil, hakkaniyetli ve doğru bir kılavuzluk etmektir.

Bakma dünya sevüsine aldanma halk gövüsine

Dönüp dîdâr arzusuna ol Hakk’a yüz tutmak gerek (Timurtaş, 1972: 91)

TÜRK TOPLUMU ALDATILMAYA GELMEZ

Halka veya topluma göre yön çizmek bir dervişin itiyadı olmamakla birlikte, onu aldatmaya kalkmak da aynı derecede yanlıştır. Yunus’a göre deliliktir. Akıllı bir insan topluma karşı iki yüzlü, sahteci ve riyakâr olamaz. Halkı bozup toplumsal hayatı istikrarsızlaştıran da, Hakk yoluna kılavuzluk eden de, manevi önderlerdir, derviş meşrep insanlardır. Yunus topluma karşı nasıl davranılması gerektiğini, önce kendi benliğinde tartar, şekillendirir ve kesin bir karara varır: Toplumun övgüsü veya yergisi bir deriş için ölçü değildir. Dünya sevgisi ile halkın övgüsü birbirine benzer. Acı veya tatlısı da öyledir. En esaslı tabiatları, geçici, yüzeysel ve bilgi noksanlığı barındırmasıdır. O halde asıl ölçü, Hakk’tır ve O’nun yoludur. Topluma rehberlik etmek için tek çare ve yanılmaz yol budur. Bu yolu tutan derviş, doğal olarak halkı aldatmaz, ona salüslük (sahtekârlık) yapmaz. Çünkü Hakk yolunda olan, aynı zamanda akıllı kişidir. Toplumun sürekli değişen ve görüntüdeki ilgisi veya uzaklaşması, manevi önder olan dervişi yanıltmamalıdır. Yanılırsa, hem Hakk yolundan hem de akıl yolundan sapmış olur. Artık o delidir. Dikkat edilirse Yunus, Hakk ölçüsü ile akıl ölçüsünü kesin bir ille bir tutmaktadır.

Her şeyi topluma anlatmak ve onun anlamasını beklemek boşuna olduğu kadar, akılsızca bir beklentidir. Çünkü toplum anlam veremediği her şeyi yadsır, hatta düşman olur. Leyla ile Mecnun aşkı, bunun en güzel örneklerindendir. Aşk için imanı terk etmek, halk gözünde küfür olsa da, derviş gözünde zahirdeki imanın batındaki imanla takviyesinden başka bir şey değildir.

Uslu değül delüdür halka sâlûslük satan

Nefsin Müsülmân itsün var ise kerâmeti (Timurtaş, 1972: 149)

Leyli’yle Mecnûn işi aceb gelür bu halka

Abdü’r-Rezzâk terk itdi ışk içün îmânını (Timurtaş, 1972: 153)

ÖZÜ SÖZÜ BİR OLMAK

Yunus, halka rehberlik edenlerin söyledikleriyle yaptıkları arasında tam bir denge kurmalarını zorunlu görür. Sözler davranışlardan farklıysa, halk öğretmene itibar etmez. Öğretmenin özü sözü bir olmalı; “ele verir talkımı, kendi yutar salkımı” dedirten bir yol-yöntem, dervişe uymaz. Halka ne söylüyorsa, kendisi de halk gibi, söyledikleri ardı sıra davranmalı, yürümelidir.

Yûnus imdi hoş söylersin dinleyene şerh eylersin

Halka nasihat satınca er ol yolunca koş yüri (Timurtaş, 1972: 156)

Yunus’un yaşadığı çağda Türk toplumu, içeriden ve dışarıdan her yönüyle kıskaç altında, çaresiz ve yönsüzdür. Kendisine yol ve yöntem gösterecek; dünya ve ahreti için rehber olabilecek öğretmenlere çok ihtiyaç duyar bir haldedir. İşte o öğretmenlerden en önde geleni Yunus Emre’dir. Yunus, toplumu titizlikle gözlemlemiştir. Olumlu ve olumsuz yönlerini gözünü budaktan esirgemeden ortaya koymuş; halkın duçar olduğu maddi ve özellikle manevi hastalıklara işaret etmekten çekinmemiştir. Halk küçümsemeden eleştirmesini bilmiş, orta yolu bulmuştur. Tam bir halk öğretmeni, bugünün deyimiyle esaslı bir sosyologdur. Halka yaranmak gibi bir amaç gütmediğini dizelerinde açık bir dille anlatır. Toplumsal hastalığa tanı koyarak onu iyileştirme, sağaltma yolu olarak Hakk’a, hakikate, akla ve doğruya yüzünü dönmeyi öğütler. Halk içinde olmalı ama ne onun övgülerine bel bağlamalı, ne de ortada bırakmalıdır. Derviş, bir öğretmen edasıyla halka yaklaşmalı ve ona doğruyu öğretmelidir. Yunus’a göre halk, diğer yandan, Tanrısal bir varlıktır. Tanrısal hakikatin bedenlenmiş halidir. Onu karşısına alan, tanrı’ya karşı gelmiş olur.

Halkı aldatan, Hakk’ı aldatmış sayılır. Hakk’ı aldatmaya kalkan ise delidir. Aklı başından gitmiş demektir. Aklı olmayanın Hakk’ı elbette olmayacaktır. İkisini birleştirebilen, halkın öğretmeni olmaya layıktır. Halk öğretmeni, ona verdiği öğütlere önce kendisi uymalı, söylediklerinin ardından çekinmeden gitmelidir. Tutarlılıkla davranmalı, halktaki yönsüzlük ve çaresizliğe kesin bir çözüm getirmelidir.

 

Kaynakça

(https://islamansiklopedisi.org.tr/nizamiye-medresesi (Erişim T: 29.09.2021)

Timurtaş, F.K. (1972). Yunus Emre Divanı.İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

Yunus Emre’de Türk kültürü

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!