(6-7 Şubat’ın yıl dönümü nedeniyle Nihat Genç’in 1 yıl önce bugün üst üste yazdığı bu 9 yazıyı tekrar hatırlatıyoruz.)
KİBİRLİ SÖMÜRGECİ KAFA
Gözyaşlarımız mürekkep olsa acımızı anlatamaz, korku endişe içindeyiz, böyle felaket günlerinde sığınacağımız tek yer metanetine ve kardeşliğine sığındığımız derin milletimizdir!
Tarihimizin en büyük felaketlerinden birini yaşıyoruz!
Türk Milleti bu denli kilitlenmişlik çaresizlik eli kolu bağlanmışlığı hak etmiyor!
İskenderun Limanı başta olmak üzere bölgeye havadan karadan denizden ve askeri ve sivil ve seferberlik ve organizasyon içinde ulaşmak mümkün!
1999 Gölcük depremi sonrası siyasiler yazarlar akademiler hep birlikte bu felaket tarihimiz için bir milat olacak ve asla tekrar yaşanmayacak diye söz verip yepyeni çok sert deprem yönetmelikleri çıkartmadı mı?
Aynı felaketin yirmi yıl sonra aynı çaresizliğini yaşamayı hak etmiyoruz, felaketler karşısında karınca koyun sürüsü değiliz, vergiler ve bağışlarla oluşturduğumuz kurumlarımız ve artık uzmanlaşmış kurtarma ekiplerimiz ve son derece gelişmiş teknolojimiz var!
1999 depremi olduğunda o günün Kızılay Başkanı Kemal Demir Kızılay’ın paralarıyla Ankara’da çok lüks bir otelde kalıyordu. O gün Leman Dergisi’nde yazıyordum ve manşetten Kemal Demir neredesin diye feryat ettik ve ertesi gün manşetimizi Sabah Gazetesi kullandı ve bu haber Kemal Demir’in istifasına ve sonra güya Kızılay’ın yeniden yapılanmasının önünü açtı!
Değişen bir şey yok, insanlar iktidarlar değişiyor ama ben bilirim kibir küstahlığı ve halkı parya, enayi, kurban yerine koymak hiç değişmedi!
Topraklarımızın zenginliğiyle .ötleri kalkmış bu küstah kafayı tanıyoruz!
Bugünkü Hindistan’a kanmayın, 17. Yüzyılda Hindistan dünya ekonomisinin yüzde yirmiyedisini üretiyordu ve sanayi toplumu öncesi tarım toplumu çağında dünyanın en zengin ülkesiydi! Altın, gümüş, maden, çelik, meşhur Hind Kumaşı, pamuk ve bakır işleme ve kereste ve mobilya ve pirinç, gemicilik vs. ve devasa ormanları ve toprakları olan bir masal ülkesiydi! Ve, İngilizlerin iki yüz elli yıllık yönetiminden sonra Hindistan dünyanın en yoksul ülkesi haline geldi! Bir taraf malikane sofralarında yerken hemen önlerindeki sokakta milyonlar açlıktan ölür hale geliverdi!
İngilizler Hintlilere parya köle muamelesi yapıp okullar açmadı alt yapıya zırnık yatırım yapmadı ve Hintlilerin sanayi toplumuyla tanışmasına asla izin vermedi ve kıtlık ve açlıkla ve felaketler ve yaygın hastalıklarla baş edemeyen dünyanın en sefil zavallı ülkesi haline İngilizler sayesinde geliverdi!
Tarihte eşine benzerine rastlanmayan asırlar süren soygunu başlatan İngilizlerin meşhur Hindistan Kumpanyası şirketiydi. Bu şirket sayesinde İngiltere tarihinin en zengin en muhteşem günlerini yaşadı, bugün filmlerde ve belgesellerde gördüğünüz şatolardaki zenginliklerin hepsi Hindistan’tan çalınmıştır ve İngiltere’nin denizleri ele geçiren gemileri ve altınları ve meşhur borsasının ana kaynağı ikiyüzyıl Hindistan olmuştur!
Dillere destan bir soygun, hatta en değme tarih felsefecileri Batı sanayisinin Hindistan sömürüsü sayesinde geliştiğini ve imparatorluklar kurduğunu istatistiklerle verir, çok merak ediyorsanız işte etraflıca okuyun: Kronik Yayınları’ndan ‘Utanç İmparatorluğu’ kitabını!
Beyaz Amerikalıların Afrika’dan taşıdığı kölelere ve Avrupalı efendilerin Afrika’da yaptığı aşağılama ve ayrımcılığın ve soygunun daniskası İngilizler tarafından Hindistan’da yapılmıştır! Tarlaları soyuldu ruhları soyuldu ve iradeleri ve kimlikleri elinden alındı ve çok sonra okuma yazma fırsatı bulan Hintliler dahi İngiliz hayranı İngiliz kölesi haline getirildi!
İkiyüzelli yıllık sürede İngiltere’den yirmili yaşlarda İngiliz ve İskoç gençler Hindistan’a koştu ve çok kısa sürede gemilerin borsaların şatoların sahipleri ve dünyanın efendileri oluverdi!
Bir arada yaşayan Hindu ve müslümanları ‘kimlik’ siyasetiyle birbirlerine kırdırdılar ve böldüler ve bu dünyanın en zengin ülkesinin bilimde akademide sanayi toplumuyla tanışmasına kendi belediyelerini limanlarını siyasetlerini yönetmesine zırnık imkan vermediler!
İngilizler ‘efendi-sahip-köle’ ülkesi kurdu!
Mancester City’de gelişen kendi kumaşlarına piyasa açabilmek için meşhur Hint kumaşının sonunu getirdiler ve Hintlilerin elinden pamuğu aldılar tarlalarını aldılar ve Hindistan Kumpanyası Hintlilerden Hindistan içinde kendilerine ordu kurdular! Ve Hindistan’ın imkanlarıyla Çin’e karşı afyon savaşları başlatıp Çin’i de Fransa’yla birlikte işgal ettiler!
İkiyüzelli yıllık sömürüden sonra geriye efendi-sahip edebiyatı ve filmleri kaldı! Hintliler uşak İngilizler efendi! İngilizler soylu Hintliler zavallı parya! İngilizler medeni Hintliler ilkel! Ve elden kaçırılmış sanayi çağı!
Sonunda elimizde İslamcı zengin burnu havada orduda ihalede hukukta her yeri sömüren tarikatlar ve İslamcı zenginler dışında ne kaldı?
Hint milliyetçileri şöyle söyler, İngilizler bizim paramız bizim toprağımız bizim zenginliklerimizle bize ikiyüzelli yıl işkence yaptılar, bizim paramızla bizi öldürecek silahları topları zenginliği bizim topraklarımızdan çaldılar!
Bizim vergilerimiz ve bizim paramızla bizi öldürüyorlar!
Türkiye’de gözümüzün önünde büyük bir soygun yağma talan rejimi yaşıyor! Türkiye’nin zenginlikleri nerede? Bir büyük felaket karşısında milletimizin kurumlarını iradesini organizasyonunu göremiyoruz! Teknoloji dünyasının iletişim ve ulaşım imkanlarının hiçbirini göremiyoruz! Türkiye bu kadar sersefil perişan ve zavallı bir ülke mi? Yüzlerce devlet kurumu ve sivil kurumu ve üniversitesi ulaşım ve organizasyonda hiçbir şey bilmeyecek parya sürüsü mü?
Türk milleti bu kadar zavallı mı?
Enkaz altında çığlıkları duyamayacak yardımına koşamayacak kadar çaresiz mi?
Arap milliyetçisi din milliyetçisi İslamcı tarikatlar ve tüccarlar dokunulmaz imtiyazlı bir sınıf olarak ülke zenginliklerine ve siyasette baş köşeye oturdu! İslamcı tarikatlar ve holdingler bu zenginlikleri kendi sanat ve becerileri ve iş zekalarıyla mı kazandı?
Kendi mezhebinden bahçesinden olmayana iş ekmek imkan vermiyor, saraylarda malikanelerde oturuyorlar ve milyonlar iş bulamazken kendileri üç maaş alıyorlar ve devlet ihalelerini sadece yandaşları alıyor ve orduyu ve hukuku ellerinde tutuyorlar!
Hindistan’ı sömüren kibir küstahlık ve biz her şeyi biliriz ve halka parya muamelesi had safhada! En güzel yaylalarımızı ormanlarımızı sahillerimizi hazinelerimizi aralarında üleşen sahipler milletimize karşı efendi sahip aynı dili konuşuyor!
Para ve zenginlik ve siyasi güç ve nankörlük ve hesap sorulmayış ve Türk Milleti’nin kazanımlarına karşı kin ve düşmanlık ve umursamazlık had safhada!
İslamcı bir dokunulmaz sınıf!
İslamcı efendiler holdingler işadamları hocalar yağla balla ihalelerle her birinin malikaneleri ve .ötleri rahat yönetici üst bir sınıf!
Batı sömürüsünün kimlikleştirdiği bu ezik dinci milliyetçi kafanın Batı’dan öğrendiği tek şey efendilerinin lüks ve şatafat ve gösteriş ve şatoları ve kibir ve küstahlığı!
Zonguldak madencileri kendi imkanlarıyla bölgeye koşmak istiyor halkın kendini kurtarmasına dahi uçak izin yol vermiyorlar!
Hala göçük altında hiç ulaşılmamış köyler ve kasabalar ve sayısını bilmediğimiz enkaz binalar altında bir millet feryat ediyor efendiler maval okuyorlar!
Türk Milleti’nin ordusu ve siviliyle anında organize olup enkaza koşacak organizasyon aklı ve teknoloji ve imkanları vardır!
Efendi İslamcı siyasiler takım elbiselerini giymiş ahkam kesiyor hala üst perdeden burunları havada akıl veriyor tek yaptıkları rahmet ve sela okumak!
Bu çalım ve fiyakanız kime?
Türk Milleti çaresiz, köle parya hiç değildir!
Türk Milleti’nin her ferdi onurlu ve bağımsızdır ve efendi kibir küstahlık tanımaz!
Soğukta kara kışta su yok vinç yok erzak yok kurtarma ekibi yok battaniye yok üstlerine yıkılmış beton blokları altında feryatlarını duyan kimse yok!
Depremin üstünde 36 saat geçmiş enkazının başında hala tek bir yetkili yok!
Türk Milleti’ni bu kadar aciz ve zavallı göstermek kimsenin haddi değildir!
Tek kişiden saraydan emir alan Osmanlı’nın aczi sonrası Mondros Mütarekesini yırtıp atan Türkiye Cumhuriyeti’dir!
Hala tek kişi, hala saray, hala efendi, hala halka parya köle tebaa muamelesi! Türk Milleti’nin affetmesi mümkün değildir!
Acımız memleket kadar büyüktür!
Elimiz kolumuz bağlı, sıkılmış dişlerimiz çok şeye alamettir!
Bu felaket günlerinde sığınacağımız tek yer derin milletimizin kardeşliği ve vefasıdır!
Enkaz altında feryatları dert edinmeyen ve feryatlara koşmayan ve koşamayan o üç maaşlı efendilerin bu topraklarda sittin sene siyaset yapamaz!
Efendilik taslayamaz!
Türk Milleti, çaresizliği kader gibi gösteren kendine parya tebaa köle muamelesi yapanlara haddini bildirecektir!
PARANIN EFENDİLERİ
Antakya’da binbeş yıl önce dünya tarihinin en büyük depremlerinden biri yaşandı ve yüzbinlerce insanın öldüğü o günkü felaket anlarında dahi insanlar birbirlerini öldürecek sertlikte dini bir kavganın içindeydiler! Tanrı tek midir üç müdür diye İstavroz’u tartışıyorlardı, tarihçiler, bu kadar büyük bir deprem bile aralarındaki kanlı istavroz tartışmasını durduramadı diye bahseder!
Gerçekten, Tanrı üç müdür tek midir, halkımız enkaz altında milletçe tarihi bir felaket yaşarken en doğru soru budur, Tanrı tek midir üç müdür?
Borsa, felaket fırsatını kaçırmadı ve çimento hisseleri borsada tavan yaptı!
Kim bilir ölenler arasında hissesi olanlar da vardır ancak borsada ayakta kalanlar ölenlerin hisselerini de gözlerimizin önünde kapış kapış mideye indiriyor ve borsa büyük felakete rağmen günlerce durdurulmuyor.
Borsa bu gücünü kimden alıyor?
Kimdir bu akbabalar, paraya tapanlar!
Paranın efendileri!
Önce hangi enkazın altındayız onu tanıyalım!
Hangi mabede tapıyorsak bu enkaz o Tanrı’nın lanetidir!
Birlik beraberlik zamanı ve büyük bir acı içindeyiz evet ama mesela Maraş ve özellikle Hatay’da bu kadar çok sayıda kıyamet kadar çürük bina hangi Tanrıların marifeti!
Başlı başına yüzlerce apartman dolusu bir sokak toptan çöküyor ve bunca binayı yapan susan görmeyen bunca binaya dokunmayan izin veren ve hala aman konuşmayın diyen hangi tanrılardır?
19. yüzyılda gelmiş geçmiş dünya tarihinin en büyük servetlerini ele geçiren Rothschıld hanedanı-ailesinin gücü komplo kumpas şehir efsanesi hiç değil gerçektir! Rothhschıld ailesi savaş bitmeden Waterloo’da Napolyon kazandı yalan haberiyle düşük hisseleri toplamış ve Avrupa’nın efendisi hükümdarlardan büyük bir güç haline gelmiştir!
Hisse senetleri ve tahvillerle hükümdarlar krallar imparatorluklar nasıl etki altına alınıp yönetilir işte Rothschıld ailesinin kendilerinin izin verip yayınladıkları çok kalın ciltli aile tarihlerinde ortadadır, savaşlar çıkıyor ve Rothschild ailesi her iki tarafı da tahvilliyor!
Büyük soru şudur, 1789 devrimiyle krallıklar devrildi ancak Avrupa’da onlarca yıl süren Napolyon savaşlarıyla yeni tür bir krallık ilan edildi, Cumhuriyet gitti yerine paranın efendileri geldi!
Üstelik gettoda hapis işkence ve aşağılama ve sınırlamalarla yaşayan Rothschıld ailesi eşit yurttaşlık haklarını 1789 Fransız ihtilali haklarıyla kazandı!
Ancak aile kendini herkesle eşit insan yapan Cumhuriyet’e ihanet etti ve bugüne kadar sağcı muhafazakar parti ve tarikatlar ve krallar yani Cumhuriyet düşmanlarını fonladı ve destekledi!
Cumhuriyet kazanımlarıyla Cumhuriyet düşmanı olmak, demokratik haklarla demokrasi düşmanı olmak, gözü dönmüş para babaları ve tarikatlar sayesinde, bu nankörlük, gözünü para bürümüşler tarafından, hep böyle oldu!
Fransız ihtilaliyle kazanılan haklar en başta Rothschıld ailesiyle ortadan kalktı ve başta Avrupa siyaseti para babalarının manipülatörlerin spekülatörlerin yani borsacıların kulu kölesi köpeği haline geliverdi!
Ve elinde büyük hisseler tutan para babaları yeniden imtiyazlı ‘dokunulmaz’ ‘korunan’ yeni ‘krallar’ haline geliverdi, o gün bugün!
Borsaya para babalarına hisselere tahvillere o gün bugün tapınan yeni bir Tanrımız var! Halkın iradesi gitti ve yerine İşte servetlere para babalarına tapınan ve sorgulamayan vahşi kapitalizm geldi! Yani para babalarının işgal ettiği ya da etki atına aldığı ya da ilga ettiği ya da tesirsiz hale getirdiği ya da daha çok kazanmak için habire savaştırdığı iktidarlar ve meclisler vahşi kapitalizmin karakteri haline geliverdi!
Toplumların hayatına çoktandır milli irade-halk iradesiyle seçilmiş meclisler değil büyük patronlar büyük holdingler ve borsa zenginleri ve onların medyası ve onların siyasileri satın alması karar veriyor!
Kapitalist dünyada iç savaşlar ülke savaşları silahlara bombalara her şeyi yaratan her şeye hükmeden her şeye karar veren işte bu para babalarıdır! Paranın gücü tarikatları dinleri hatta muhalifleri her şeyi satın almaya yetiyor!
Gözü kara bu vahşi para babalarının işte son savaşı, Amerikalı büyük patronlar Avrupa’yı gözlerinizin önünde Ukrayna savaşına doğru sürükledi!
Cumhuriyet kuru kuru sadece hukuk önünde her şeyin eşitliği değildir, Cumhuriyet’in onlarca denetim ve sorgu ve yargı kurumları vardır, meclis denetimi vardır, bağımsız savcıları vardır, Cumhurbaşkanlığı denetim kurumu vardır, Danıştay Sayıştay Yargıtay gibi kurumları vardır!
Bu bağımsız yargı kurumları kimseye üstünlük sağlayamaz, kimseye dokunulmazlık imtiyaz veremez ve herkesi herkesle eşitleyen, astığı astık kestiği kestik yasaları ve arkalarında meclis ve halk iradesi vardır ve Cumhuriyet’in yasal organları ‘tek otoritedir ve bağımsızdır ve güçlerini milli egemenlikten alır!
Cumhuriyet’e şirk koşanlar ülke bütünlüklerini ve toplumu bir arada tutamazlar, o tarikat bizim o iş adamları adamımız, diye kayıranlar, Cumhuriyet düşmanlarıdır!
Sorun iki tane müteahhidin cezaevine atılması değil, para babalarının belediye başkanlarına siyasi partilere ve devlete ve meclise ve seçimlere ve medyaya müdahil olmalarına karşı durmak ve siyaseti çıkarları doğrultusunda yönetmelerinin tek karar verici otorite meclis ve yargı yoluyla önüne geçmektir!
Cumhuriyet, meclis ve yargı kurumlarıdır, başka Tanrı tanımaz!
Hem kendi işadamlarını tarikatlarını koruyup kollayacaksın ve yargı ve meclis onlardan asla sual edemez diyeceksin hem de bu ‘enkazın’ altından kalkacaksın, mümkün değildir, bin yıllar geçse aynı felaket aynı enkaz aynı çürük yapılar devam eder!
Herkes Cumhuriyet dersini iyi çalışsın, öfke ve nefretini yanlış mecralarda heba etmesin!
Tarikatları patronları iş adamlarını borsayı Tanrı edinip dokunulmazlık vermiş iktidar ve muhalif partilerin hepsine Cumhuriyet’i ne olduğunu bir toplumun ayakta kalabilmesi için bağımsız yargının HERŞEY olduğunu olmazsa asla olmaz, olmazsa ülke ve toplum asla yaşayamaz diye en az enkaz altındaki çocuklarımızın feryatları gibi bağıra bağıra hatırlatmalıyız!
Mesela, işte gün gibi ortada Maraş ve Hatay’da yüzlerce çürük yapının patronları belediye başkanlarını parasıyla rüşvetiyle imkanlarıyla kulu kölesi köpeği haline getirip onbinlerce insanımızın ölmesine sebep olmuşlar, ortada meclisten çıkmış yasalara ve yönetmeliklere rağmen kendi keyif ve servetlerine servet katmak için!
Bu para babalarının üstelik yargıda adamları var partilerde siyasette ve medyada kendilerini koruyan menfaat ortağı maaşlı köpekleri var!
Enkazdan daha acı gerçeğimiz birbirine düşman rakip mezhep ve tarikatların yargıyı aralarında üleştirdikleri bir düzen var!
Cumhuriyet’i yıkmak için kendi patronları ve tarikatlarını ve yapılarını zengin etmek için kendi adamlarına imtiyaz ve dokunulmazlık verilen bu düzen: asıl gerçek ‘enkaz’ın ta kendisidir!
Depremler çok canımızı yakıyor ama insana düşen büyük felaketlerden ders çıkartmak tarihte ve siyasette insanlığı kardeşleyen eşitleyen asla ayrım gayrım yapmayan doğru bir siyasette insanlığın yani binlerce yıldır altta kalanların canı yananların acı çekenlerin aşağılanan ve canları varlıkları hiçe sayılanların yanında durmaktır!
Sizin Tanrınız kimdir, siz hangi tanrılara hizmet ediyorsunuz?
Altta kalan canı yanan insan canlı yerine koyulmayan evlatlarını ailesini kaybedenlerin yanında mısınız yoksa korunan asla sual edilmeyen tarikatların para babalarının yanında mı?
Çürük yapılar kof siyasetler ve şahsi ve parti çıkarları peşinde annelerimizi çocuklarımızı yasalara rağmen göçükler altında acılar feryatlar içinde öldürenler kimdir?
Siyaseti ve medyayı ele geçirmiş para babaları patronlar borsalar ve tarikatlardır!
Siyasetimizde aklımızda medyamızda akademimizde insanlık rotasından asla şaşmamalıyız!
Kimseye yasalar karşısında efendilik kutsallık patronluk üstünlük ayrıcalık vermeyen Cumhuriyet’i tüm kurumları ve kavramlarıyla bir daha aramalıyız!
Parasıyla servetiyle diniyle mezhebiyle kutsallığıyla mübarekliğiyle kendini efendi kılanlardan kurtulmanın tek yolu bağımsız yargısı ve meclisiyle Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıdır!
On ayrı şehre yayılmış onlarca yıl altından kalkılamayacak kadar bu ağır enkaz bize şunu öğretiyor: yolun sonu göründü! Devleti ve yargı kurumlarını imtiyaz verdiği para babaları ve tarikatlarıyla işgal edenlerin sonu geldi!
Hem para babasına tapacaksın hem tarikatına şeyhine tapınacaksın hem mezhebini dinini kutsal addedip üstünlük efendilik taslayacaksın hem de bir toplumu bir ülkeyi bir arada tutacaksın, mümkün değildir!
Asıl enkaz, ordusu hukuku yargısı saraylarla efendilerle imtiyazlı patronlarıyla dokunulmazlıklarla yıkılmış, Cumhuriyet’in ta kendisidir!
Aklımızı başımıza alalım doğru yerde duralım, Suriye’de savaş oldu milyonlarca Müslüman müslümana kıydırıldı, Kılıçdaroğlu batılı efendileri üzmemek için doğru yerde durup bu kanlı savaşın hesabını iktidardan soramadı ve çok büyük bir fırsat kaçırıldı. Ve, Fetö savaşında Kılıçdaroğlu, Fetö’yü ve Nato’yu ürkütmemek için doğru sorular soramayıp halkımızı yanına alamadı ve bir büyük fırsatı daha kaçırdı. İşte, yine, büyük bir dönüm noktasındayız, doğru sorular soramayıp kendi belediye başkanlarını dahi sorgulayamazsanız, bu tarif edilemez acılar içindeki enkazdan fayda sağlayanlar yine para babaları tarikatlar ve millete efendilik üstünlük taslayanlar galip çıkacaktır!
CUMHURİYET ÇÖKÜNCE ORTADA DEVLET KALMADI
Yeni Şafak gazetesi Gölcük depremi için 24 yıl önce “Devlet Çöktü” başlığı atabilecek özgürlüğe sahipti, bugün, hiç kimse aynı başlığı atabilecek cesarette hiç değil!
Emasya Protokolü, toplumsal olaylara ordunun müdahale protokolü, demek, liberaller yirmi yıl her akşam ekranlarda Emasya protokolünü ‘vesayet’ ve diktatörlük, faşizm diye ülkenin en güvenilir kurumunun gücünü anayasadan alan haklarını ve varlığını paramparça ettiler.
Ve bugünün gerçeği, yüzbinler diye henüz ifade edilmeye korkulan ölü sayısının en büyük nedeni, ordunun anında müdahale etmeyişi!
Ve bu ihanetin baş suçlularından Ali Bayramoğlu, bugünkü yazısında suçunu tashih etmeye çalışıyor, zamanında öyle dedik ama, deprem gibi felaket anlarında ordu müdahale edebilir (miş), diyor, Basra harap olduktan sonra…
10 büyük şehrin can çekişmesinden ve yüzbinlerin ölümünden sorumlusunuz!
Fetö’nün Türk ordusuna kurduğu hain kumpasın adıydı: Balyoz! Balyoz devletin hangi kolonlarına indi ve parçaladı, işte gördünüz!
Henüz dört-beş yıl önce Suriye sınırı şehirlerimizde sığınmacılar için yüzbinlerce çadır kurmuştuk, sefillik insanlık dramı diz boyuydu, aynı şehirlerde şimdi, kendi milletimiz çadırlar içinde ve çadırlar, su, ekmek, bulamıyor!
Eski Kızılay Başkanı Tekin Küçükali’den öğrenmiştim, siz de şimdi öğrenin, Kızılay o yıllarda depo malzeme imkan ve zenginliğiyle dünyanın en büyük iki-üç yardım kuruluşlarından biriydi, şimdi, Kızılay nerede? Devasa imkanları ve en uzak afet bölgelerine anında müdahale eden organizasyon tecrübesi nerede?
Hatırlatayım, Kızılay, dünyanın en uzak köşeleri, Endonezya ve Haiti’ye ilk koşan ekiplerin başındaydı, Endonezya’ya mükemmel sağlamlıkta ve konforda siteler ve hatta Sri Lanka’ya Budist tapınağı bile yaptılar, şimdi Anadolu’nun göbeğinde organize olamadılar!
Bunu da öğrenin, binlerce yıllık ‘melami’ geleneğini de eski başkana sormuştum, Melamilik hala yaşıyor mu, diye, Melamilik, yaptığı iyilikleri ve yardımları gizleyen tasavvufi bir Anadolu geleneği, Tekin Küçükali, Kızılay’a yapılan özellikle büyük ölçekli yardımların yüzde yetmiş oranında insanlarımız yardımlarını gizliyor, isimleri geçsin adları anılsın hiç istemiyorlar ve hatta karşılığında bir plaket madalya verilmesini dahi reddediyorlar, dedi!
Milletin ve devletin sırtından milyar dolarlar kazanmış meşhur yandaş şirketler işte gördünüz üç kuruşluk yardımlarını dahi manşetten davul zurna çalıp reklam ede ede göstere göstere caka fiyaka satıp veriyorlar!
Halk TV’yi bölücülerin ve AKP artığı siyasilerin .ötüne takıldıkları için amansızca eleştirdik, eleştireceğiz, ancak bu günlerde bölgeden haberleri en cesur şekilde Halk TV veriyor, ama, bir yere kadar, dün akşam, Barış Terkoğlu ve İsmail Saymaz ve Emin Çapa ekranda konuşurken yayına bölgeden Babacan’ı bağladılar olanlar oldu…
Babacan sanki sarayla görüşmüş gibi kem küm ee zırt diye felaketi geçiştirici yumuşatıcı harareti dindirici konuşma yapınca, Emin Çapa’nın nevri döndü ve devreye girdi ve Babacan’ı anında yayından aldı!
Ey liberallerin .ötüne takılan eski arkadaşlarım, insanların ne olduğu işte böyle felaket anlarında ortaya çıkar, felaket anlarında orjinleri karakterleri ne mal oldukları, işte bir kez daha tecrübe ettiniz! Altılı Masa’dan Erdoğan’la görüşüp talimat mı aldılar, dedikodular Tele 1’de de dile getirildi!
Pandemi sürecinden daha uzun sürecek bir felaketin içindeyiz, bu yaralar on yıllarca kapanmaz, on şehre her gün yardım uçakları inse, hadi üç gün beş gün doyurdun, on milyon insana yıllar sürecek tedarik lazım, her Allah’ın günü taşıma su taşıma ekmek ve ilaç ve çadır ve elektrik ve alt yapı lazım..
Ve yaşanan amansız büyük travmayı atlatmak mümkün değil, Türkiye ekonomisi elli yıl geriye sardı, siyaseti seçimleri partileri yokluğu imkansızlıkları yüzümüze vurulan acımasız ekonomik yoksulluk Türkiye’de önümüzdeki yıllar içinde çok şeyi kökünden değiştirecek!
Ama en büyüğü çaresizlik zavallılık kendine inancı kalmayışın travması daha büyük, tekrar hiçbir umudun kalmadığı mütareke günlerine dönüverdik!
Şatafat gösteriş ve yalanların sisi çekildi, çıplak gerçek gün gibi ortada!
Felaket ne kadar büyük olursa olsun sırt sırta omuz omuza ya bismillah der işe girişiriz ama birbirimize itimadımız kalmamış!
Felaket çok büyüktür, çalışır çabalarız ancak memlekete ve devlete inancımızı kaybetmişsek bu ‘güvensizlik’ enkazdan daha ağırdır!
İki yüzlü ve riyakarlıkları suratlarından balgam gibi akan siyasilerden halk iğrendi artık!
Cübbeliler çakma şarlatan yobaz hocalar sahtekar fetvacılar her Allah’ın günü ekranlara çıkıp ahkam kesiyordunuz, hayırdır, sesiniz soluğunuz çıkmıyor!
Dine kitaba devlete inanan kalmamış, yediniz kirlettiniz binlerce yıldır ihtiramla hürmet ettiğimiz dua’ya bile sayenizde inancı kalmamış insanların!
Çocuklarımız on yıllarca sınavlara giriyor, sorular çalınıyor, olmadı, mülakatta siyasi mezhebiniz gereği eleniyorlar!
Genç neslin devletin ‘sınavına’ inancı kalmamış!
Halkımız bağış yapacak, ama kime bağış yapacak, bağış toplayan devlet kurumları yine bu paralara çöküp çar çur ederler diye halkın devlete itimadı kalmamış!
Millet on kuruşunu güvenip teslim edecek kimse bulamıyor!
Mahkemeleri tiyatroya dönmüş sabah tahliye kararı veriyor akşama bir daha tutukluyor, insanların kadıya güveni kalmamış!
Adam hırsızlık yapmış, ceza yasaları ortada, ama hakim, hırsızın kim olduğuna bakıp, hırsız hangi partidense ona göre karar veriyor, halkın, yasaya hakime inancı kalmamış!
Vergileri ve bağışlarıyla kurulmuş AFAD’ına Kızılay’ına inanmıyor!
Talihtir şanstır bize de belki çıkar diye milli piyango bileti alacak, numaraların hileli olduğunu biliyor, çarkıfelekine şans küpüne inanmıyor!
Milyonlar ekran başında seyrediyor apaçık penaltı aleni gol işte, Var’a gidiyor, penaltısı golü iptal ediliyor, millet, devletin var dediğine de yok dediğini de inanmıyor!
At yarışı, bir altılı oynayacak, atına da jokerine de inanmıyor!
Devletin iktidarın hacısına hocasına fetvasına Diyanet’in rahmetine selasına efendiymiş saraymış mübarekmiş alayına inanmıyor!
A Haber’ine CNN’ine TRT’sine Sabah’ına Yeni Şafak’ına hiç inanmıyor!
Valisi kaymakamı atanmış geçmişine bir göz atıyor, biri kripto çıkar biri Fetö biri Din İşleri Başkanlığı’ndan Afet merkezine başkan olmuş, hiç birine inanmıyor!
Generali sarık sarar yüksek yargıcı tarikat müridi, inanan bir enayi ben miyim, inananı … diye galiz küfürler sallayıp devletle dalgasını geçiyor!
Tarikatı çalıyor mübarek dedikleri çalıyor onlar çalıyor ben de çalarım diyor, partinin müridleri gençleri partilerine saraylarına dine kitaba ahlak’a hiç inanmıyor!
Devlet kesesinden maaşlı trol orduları kurmuşlar, sabah akşam onu bunu karalama suçlama iftira manipüle haberlerle kendilerini eleştiren kim varsa linç etmeyi İslam davası edinmişler, bakan mıdır, trol müdür, kimse kimseye inanmıyor!
Kalkmışlar, sosyal medya yalan söylüyor diye Twitter’ı kapatırlar. Siz o partiyi kapatın, siz o yobazların ağzını kapatın, siz o devlete çöreklenmiş tarikatları kapatın, siz o ihaleye doymayan yandaş holdinglerinizi kapatın, siz o din kitap Allah deyip cehennemde yanmaz kefen satanları kapatın, iktidar korkusuyla kamu davası açamayan savcılarınızı kapatın!
Siz o doymak bilmez şehvetinizi vahşi iştahınızı kapatın!
Siz o sizi leş kargalarına akbabalara sırtlanlara dönüştüren ideolojilerinizi kapatın!
Siz o insaf bilmez, siz o hep bana hep partime hep benim adamıma diyen insanları mezhep mezhep kimlikleyen istifleyen ağızlarınızı kapatın!
Yine de Allah büyüktür ve tövbe kapısı hala açıktır!
Çıkın ve günahlarınızdan Allah’a sığının!
Şöyle, iç çekerek, kahrederek, şu memleketin başına sardığınız belaları felaketleri yalanları sarsılarak yakınarak içten kalpten gelerek ve milletimizin huzurunda pişmanlıkla nedametle dile getirin, ki…
Çok geç olmadan.
Kurban olduğum Allah’ın af kapısı açıktır.
Yüce Allah’ın hepimize son anımıza kadar verdiği bu büyük lütfu, henüz fırsat varken, kaçırmayın!
ALLAHIM NEYDİ GÜNAHIMIZ
Ovalar yarıldı. Dağlar kırıldı. Şehirler patladı. Altımızda yer deniz dalgaları gibi sallandı! Onbinlerce apartman yerlere kapandı. Başımıza beton yağdı. On şehir bir anda karanlığa gömüldü. On milyon insan çok soğuk bir gecede yataksız evsiz ekmeksiz anasız babasız evlatsız susuz toz toprak beton altında nefessiz kaldı. Arzın merkezi açtı ejderha ağzını, yuttu onbinlerce minicik çocuğumuzu. Kara gözlü kızlarımızı sen bize bağışla Allahım. Bir anda neye uğramış hareketsiz felç donmuş zavallı çaresiz ilaçsız dermansız askersiz doktorsuz fırınsız kalakaldık. Feryatlarımızı duyan olmadı. Mahşer yeri gibi anne çocuğunu baba evladını duyamadı, kimse feryatlara yetişemedi. Sabredilecek acı değil. Bu tarihlerin en kara günü. Enkaz altında evlatlarımızı arayacak kurtaracak gücümüz kalmadı, sen ‘kurtar’ yarabbi. Hacet giderecek helamız, ölümüzü saracak kefenimiz kalmadı. Takatımız kalmadı Allahım. Bizi bu firavunların elinden sen kurtar yarabbim. İhtiyacımız olan kalplerimize sabrı merhameti ancak sen verirsin yarabbim. Allahım neydi günahımız. Kudurmuş para hırsımız mı. Tarikatlarda tecavüze uğrayan çocuklara sessiz kalışımız mı? Dinden Allah’tan ahlak’tan insanlıktan uzaklaşmamız mı? En korkunç imha savaşları bu kadar tahripkar olamaz! Mahvolduk Allahım! Sodom Gomore gibi helak etmek Pompei gibi karanlığa gömmekle mi cezalandırıyorsun bizi! Onlarca atom bombası atsalar ancak bu kadar helak olur. Sen büyüksün yarabbim. Affet bizi yarabbim, sağ kalanlarımız varsa sen onlara güç ver! İşlediğimiz günahları biliyoruz. Kara cehaletin peşine ‘mübarekler’ deyip takıldık! İnsiyatif alamayan kişiliksiz sorumluluk bilmeyen yobazların boklu donlarını kokladık. Nasıl bir felaket Allahım, 80 milyon kanımız dondu nutkumuz tutuldu. Enkaz altında ninelerimizin çocuklarımızın kafaları paramparça. Ey büyük Allahım, bizi kurşun bizi savaş öldürmez bizi açlık yokluk bu kadar zavallı bırakmazdı. Ne günah işledik Allahım. Yarattığın canlılara otlara çiçeklere kuşlara verdiğin nimetlere şükürsüz kibirli mi davrandık. Sırf koltuk uğruna Müslümanı Müslümana kardeşi kardeşe mi kırdırttık. Ey büyük Allahım, Azrail tek tek çelik tırpanıyla her birimizi biçseydi mahvımız bu kadar büyük olmazdı.Büyük Allahım sana karşı gelemem senden sual edemem, daha dün on milyon mülteci aç çıplak çadırlarda sersefil perişandı, bugün biz çadır dahi bulamıyoruz. Ver cezanı milletçe utanalım acı çekelim, yediğimiz zehir zıkkım olsun, ama çocuklarımızı tarlalarımızı elimizden alma yarabbim. O çocuklar ve o tarlalar için sabah erkenden kalkıp ya bismillah deyip iş başı yapıp çok çalıştık yarabbim! Şehitlerimizin kanı annelerimizin duaları hatırına sen bağışla yarabbim. Gururumuzdan eser kalmadı. Çok ölümcül yaralar aldık paramparça olduk! Bizi milletimizi dağıtma Allahım. Bu güzel cennet toprakları hak etmek için bir bin yıl daha nefes var yarabbim! Birbirimize sarılıp birbirimizle kardeşleşip bölüşüp huzurunda yemin ediyorum, bize insan onurumuzla yaşamak için bir şans daha ver yarabbim! Toprağımızı ve çocuklarımızı hak etmek ve gözlerindeki ışığını yeniden görmek ve serin rüzgarlarını ve yumuşacık yağmurlarını hak etmek için, söz veriyorum, bir daha paranın kibrin peşinde azıtmayacağız! Çiçeklerimize goncayı tarlalarımıza fidanı ışığını güneşini bizlere baharını çok görme yarabim! Sorumsuz canavarlar elinde haritadan değil insanlıktan silindik! Yardım et Allahım, bu utancı üstümüzden nasıl atacağız! Makam hırsı yarabbim, ne durdurulamaz ne kanlı bir savaşmış! Yeri göğü yaratan sen değil misin? Arzın altındaki öfkeye dur de, nankör küstah nasipsiz şükürsüz firavunlarına dur de! Servetle altınla malikanelerle ne oldum delilerine saraylara doymayan küstah ve insafsız idarecilerin elinden sen bizi kurtar! Biz yoksul insanlarız bir sarılmayla doyarız, çocuklarımıza milletimize sarılmayı bize nasip et yarabbi! Gök gürültüsünden büyük ahımızı yerde koyma yarabbim!
HİTİTOLOG
‘Aslında kültürlü bir adamım, bir defasında Hititleri okumuştum, Hitit imparatorluğu neden çöktü, sonra ne bulduysam okudum okudum Hititolog oldum. Kızıl kıyametin üstünden bin yıl geçti. Prensesimi bir an unutamıyorum! Kıyamet yetmedi dün de bulutlar nükleer bomba gibi patladı! Çadırlarımız sular seller altında kaldı! Hititler Asurlularla ticaret yaparmış! Geç tunç çağı, kalay ve tekstil alırlarmış ve bakırla karıştırıp silah yaparlarmış. Asurluların Anadolu’da onlarca ticaret büroları varmış! Ticaret bir günde bitmiş, dedim bir aydır çadırda başımda bekleyen profesör hanıma! Çekirgeler mi tarlaları kurutmuş! Kuraklık çağları mı yaşanmış! Mısır’dan alınan tahıl ürünlerini deniz korsanları yüzünden alamaz mı olmuşlar! Başka kavimlerin istilasına mı uğramışlar! Zenginlik bitince Hitit krallarının gücü düşüp küçük krallıklara mı dönüşmüş. Bir aydır ben anlatıyorum başımda bekleyen profesör hanım mal mal beni dinliyor! Bilim adamları büyük bir deprem felaketi yaşamış da olabilir, diye akıl yürütüyorlar, dedim, hiç oralı olmadı, bir yerde ‘demir’in icadı da olabilir, tıpkı bizim çürük demire yenildiğimiz gibi. Demir’e yenilmeyen mi var! Mao kültür devriminde ülkedeki bütün hurda demirleri toplamak ve kömür ve demir madenleri seferberliği başlatır ve tarımı ihmal edince, elli milyon insan 60’lı yıllarda açlıktan ölür! İki büyük dünya savaşının çıkış nedeni de demir madenleri değil mi, profesör hanım! Şili’den Latin Amerika’dan Afrika’ya Hint’e ve Çin’e sömürgeciler demir bakır madenlerinin peşinde milyarlarca insanı köleleştirmedi mi? Biz de müteahhitlerin kölesi oluverdik, profesör hanım! Bir tanecik varlığım her şeyim kızım öldü! Sen hala yüzüme acıya acıya bakıyorsun! Cesedini bile bulamadım! Bir tutam saçını bulsaydım da kaysı çiçekleriyle birlikte koynumda saklasaydım. Bu kadar büyük ahlaksızlık bu kadar büyük utanç ve çaresizlikle ben nasıl yaşarım! Dün Kırkikindi yağmurları başladı! Bahar gelmiş, neyime! Kırkikindiler başlar başlamaz, doğa bir günde değişti, kuru dallar arasından tomurcuklar fışkırdı! Hititler Fırtına Tanrısı’ndan çok korkardı ancak fırtına sonrası başlayan uzun ve serin kırkikindiler Fırtına Tanrısı’nın merhametiydi! Kırkikindiler güya doğayı canlandırır bizi avutur gönlümüzü alırdı! Kaç gündür uzaklara yürüyüş yapıyorum! Tarlanın ortasında fay kırığı! Kırığın içinde bir kaysı ağacı! Allahım ne güzel çiçekleri! Bembeyaz pespembe! Bu çürük beton bu çürük demir bu ahlaksızlığın altından kalkabileceğime inanmıyorum! Annemden öğrenmiştim, Kırkikindiler yıkar temizler her şeyi! Haziran’ın sonuna kadar dağları tarlaları bahçeleri çayırları yemyeşil patlatana kadar yağar! Aniden karşıma çıktı kaysı çiçekleri! Hiç beklemiyordum aniden o çiçeklerle karşılaşmaya, dedim profesör hanıma! Minicik pespembe yaprakları, ne kadar büyüleyici ışığı rengi, kızım gibi. Utana çekine dokunuverdim minicik bembeyaz yapraklarına, tir tir titriyorum korkudan, kızım gibi. Bir daha tomurcuklanmayacak bir daha gonca açmayacak, yeşermeyecek, kızım gibi! En tatlı çağını yaşarken aldın onu, göğsümün içinde çarpan yüreğimdi! Ne güzel gülüşü vardı! Gizlice uzaktan nazar değmesin diye kaçamak bakışlarla onu seyrederdim, dilim tutulurdu güzelliğine! Kızım genç kızların en güzeliydi! Bahçeye koştuğunda doğa ağaçlar kuşlar canlanırdı. O çocukluk o masumiyet! Sümbülden menekşeden çayırlardan güllerden nergisten daha güzel kokuyordu! Hayatımın anlamı evimin bereketi, ailemin neşesi! Gizli gizli ama huşu içinde seyrederdim oyunlar oynamasını! Allahım bu ne büyük lütuf derdim. Artık kış hiç bitmeyecek, bahar hiç gelmeyecek! Vahşi siyasiler belediyeler müteahhitler yuvamı tuzağa düşürdü, bir tanemi yok ettiler, o ne korkunç ölüm, beton parçalarının altında! Kış hiç bitmeyecek, boşuna tatlı tatlı yağma Kırkikindileri, bahar hiç gelmeyecek! Ey kaysı çiçeği, ne diye ansızın böyle pespembe yapraklarınla önümü kestin, kış hiç bitmeyecek, bahar hiç gelmeyecek, ey kaysı çiçeği, pespembe yapraklarını açacak cesareti nereden buldun! Ey çiçek! Depremde ölen prensesimin yüzü de saklı minik beyaz çiçeklerinin içinde. Çaresizliğim beceriksizliğim de saklı bembeyaz çiçeklerinin içinde! Çığlıklarına yetişemediğim prensesimin sesi de saklı bembeyaz yapraklarının içinde! Prensesimin saflığı saklı sende! Prensesimin şarkılarını kim söyleyecek, kim kaldı bu sokakta, prensesimin arkadaşları da saklı bembeyaz tomurcuklarının içinde! Şu güpgüzel beyaz ve narin yapraklarını kim özenip saçına toka diye takacak! İncecikti kızım, zarafetini özledim, seni dalından hangi rüzgar hangi fırtına koparttı! Kim çelenk yapacak başına, resmini defterine kim çizecek ey çiçek, kim ince işlemeli bluzuna takıverecek, prensesimin hanım hanımcık halleri, ah çiçek, ne kadar benziyor utangaçlığı sana, pespembe yaprakların yanaklarına ne çok benziyor! Profesör hanım öyle deli deli bakma elimdeki çiçeklere! Ey kaysı çiçeği, güneşin ışığıyla baharı kim getirecek bana! Yoksa baharı hak etmemiz için prensesimi kurban mı aldın! O prensesimdi benim, mücevherlerden güzel küçücük elleri! Süslenip püslendiğinde işte benim Tanrıçam derdim, şimdi betonların altında, renkli silgileri de ders kitapları da flütü de ne güzel çalardı, oyuncakları da yatağı da betonların altında! Ey kaysı çiçeği, o da senin gibi böyle ışıl ışıl karşılardı beni. O da senin gibi içi içine sığmayan bir neşeyle konuşur oynardı benimle! Onun da senin gibi uzun sürmedi hayatı, kayboldu gitti, dünyam, ne olur profesör hanım beni rahat bırakın! Bir daha yoluma önüme çıkma ey çiçek, açma bir daha böyle ne olur çiçek! Artık hiçbir şeye hiç kimseye inanmıyorum! Ne olur açma bir daha! Dinimi ahlakımı hiçbir şeyi sevmiyorum artık! Kendimi tuhaf bir şeylere! Başka bir tapınak! Bir garip ibadet! Yağmur yağdığında avuçlarımı açıyor ıslatıyor yüzüme sürüyorum! Yeni bir din buldum kendime, işte böyle bir ibadet, güneş açtığında avuçlarımı güneşe açıyorum birkaç saniye! Avuçlarımı toprağa sürüyorum ve yüzümü sıvıyorum! Dua ediyorum herkesin prensesine! Tuhaf bir takıntı! Yanımdan sevmediğimi hissettiğim bir insan geçince, bu çirkin şeyi unutmak için yüzümü siliyorum avuçlarımla! Çirkin bir bina bir araba çirkin bir insan görünce, takıntı oldu, yüzümü sıvazlıyorum, hayali hemen kaybolsun diye! Ağaç görünce dokunuyorum! Çıplak kayalar görünce takıntı oldu teyemmüm abdest gibi kayayı sıvazlıyorum, hepsi birkaç saniye, hava bulutlanıp güneş kaybolunca toprağa ellerimi sürüyorum, bir tuhaflık başladı sen de fazla abartma profesör hanım! Uygarlık insanlık dinler ve öğrendiğim her şeyle ilişkimi kökünden kestim! Doğanın ortasında yapayalnızım, insanlığın ilk hali gibi. Kimse görmeden sessizce kayalara çiçeklere ağaçlara toprağa dokunmak ve yüzümü sıvamak ve dinsiz kitapsız sonsuzluk ortasına dua etmek! Doğmadan önce ne vardı ölümden sonra ne var, hiç bir şey bilmiyorum, bildiğim tek şey kayalar dağlar ağaçlar ve kaysı çiçeği, seni karşıma çıkartan hangi sebep? O sebebe yakarıyorum, ve kaysı çiçeği, şimdi beni prensesimle konuşturan pespembe yaprakların. Başka hiçbir şeye inanmıyorum! Güneşe avuçlarımı açmak ne kadar zamanımı alır ki profesör hanım, ilk yağan yağmurla avuçlarımı ıslatmak neden zahmet olsun ki. Toprağa ağaca ellerimi sürmek, prensesim, neredesin, kaysı çiçeklerinin yapraklarında çayırlarda tepelerde kuş sürüleri içinde, prensesim biliyorum, buralarda bir yerdesin! Kim aldı seni, Moğol sürüleri mi, çekirge sürüleri mi, vahşiler mi, istilaya mı uğradık, apartmanlarımızı sokakları şehirlerimizi dağları bomba gibi kim patlattı, Haçlılar mı, siyasiler mi, müteahhitler mi, bilmiyorum profesör hanım! Hititler birden bire aniden neden kayboldular nereye gittiler, kime sığındılar, dinlerine ne oldu, kralları nereye kaçtı ve sen, ey kırkikindiler, tarlaları dağları bahçeleri sular sular yeniden bereketlendirir, yabani erik çiçeklerini yeniden gonca gonca açarım mı diyorsun, hayır kaysı çiçeği, hayır profesör hanım, kışım bitmeyecek, bahar hiç gelmeyecek! Birkaç adım fay kırığı içine inip düşen prenseslerimi tane tane toplamak istedim. Sana iyi bir memleket bulamadım prensesim kaç git buradan. Bir kameraman elinde mikrofon, başımda bitti. Neyi inceliyorsunuz jeolog musunuz dedi. Hayır, Hititolog’um, dedim, anlamadı profesör hanım! Burada bir kıyamet koptu artık kimse kimseyi anlamayacak! Kameraman: ‘Ne yapıyorsun, amca, dedi! II. Ramses’le Kadeş Andlaşması yaptık, prensesimi Mısır’a gelin gönderiyorum, dedim, İrkildi. O da yüzüme deliymişim gibi baktı, profesör hanım! Kadeş savaşını kim kazandı, kimse bilmiyor, dedim, gazeteciye, sen biliyor musun, Hititler mi kazandı, Mısır mı, hah hah hah bilemezsin tabii, o ünlü Mısır kraliçesi Nefertini benim kızım! Hitit kazansaydı kızını gelin diye firavuna gönderir miydi? II. Ramses dedi ki, ey Hitit halkı, sizin kralınızın evleri çürük hepsi başınıza düşüp sizi öldürdü, ama Mısır’da biz herkesin sığınacağı büyük (piramid) taştan evler yaptık. Bizim krallığımızı kimse yıkamaz! Hititler taştan yapılmış dev binaları görünce kendi krallarını küçümsemiş! Anlatırken gazeteciye profesör hanım, keyfim yerine geldi! Hititler neden çöktü dinleri krallıkları nerede? Yerden kaysı çiçeklerini topladım, ben de prensesimi Mısır’a gönderiyorum şimdi. Gazeteciye uzun uzun anlattım, Hititler çöküp yitince yerine Zeus’un kızı Artemis geldi. Artemis’in mermerden bir sürü memesi var! Efes’te Artemis’in yüzünü gördünüz mü? Ne kadar temiz saf yüzü var, herkes ona tapınır! Artemis iffetlidir bakirdir! Profesör hanım, gazeteciye, aklım çok karışık, ruhum kaldı mı bilemem, ama en doğrusunu anlattım, Hititlerin evleri çürüktü! Bakın şu enkaza kof ve ruhsuz, prensesim olmadan yaşanmaya değmez! Yüzüme tuhaf tuhaf baktılar, profesör hanım, sonra çekip gittiler! Zifiri karanlık bastı. Kaysı çiçekleri yerde hala ışıldıyordu! Tanrıları olmayan bir dünyada ben kimi neyi arıyorum! O gece kaysı ağacının altında uyudum. Öbür gece kaysı ağacının altında uyudum. Gece gökten melekler gibi başıma prenseslerim düştü. Öbür gün yine kaysı ağacı altında uyudum, rüzgar çıktı üstüme pespembe prenseslerim yaprak yaprak düştü! Sabah uyandığımda prenseslerimi elime aldım! Onlarla dans etmeye başladım profesör hanım! Neşeli pırıl pırıl bir sabaha uyandım! Dibine kadar sabaha kadar şarap içmiş gibiydim! Kaysı çiçekleri düşmesin diye her bir yaprağı havada yakalamaya başladım. Bir gün boyu zıpladım. Zıpladım Profesör hanım, zıpladım, her birini havada yakaladım. Kızımla doya doya oynadım, neşem yerine geldi! Bu minicik yapraklar prensesimin kanatları! Şimdi uçuyorlar şimdi goncaya dönüyor, bu yaprakların içinde beni mutlu eden bir melodi var, profesör hanın, gece boyu esti rüzgar, prensesim flüt çaldı! Gece yarısı bembeyaz yapraklar flütün sesiyle hücuma geçti! Sabaha gazeteci yanında birkaç adamla geldi, hepsi yüzüme vah vah acıyarak baktı. Beni bir sedyeye uzattılar! Bir ay geçti burdayım işte profesör hanım, her gün cebimden prenseslerimi çıkarttım tane tane pespembe yüzlerine bakıp bakıp tekrar koynuma attım! Ankara’dan gelmiş profesör hanıma koynumdan çıkarttığım kaysı çiçeklerini uzattım. Bir ayın her günü başımda bekledi! Cebimden çıkartıp prensesimi ona da gösterdim, öyle baktı suratıma, sonra ağlayıp sarıldı! Yalvarırım çizgiyi aşma dedi. İstersen bu çiçeklerle konuşabilirsin ama onlar bir çiçek fazla abartma, dedi. Bir daha uzattım pespembe bir yaprağı profesöre hanıma! Geriye attı kendini, çok korktu, dokunmak eline almak istemedi! Neden dokunmadı uzattığım çiçeğime, giden yiten aklım ona da bulaşır diye, mi… Korkma profesör hanım, sen alıver çiçeklerimi koynuna atıver, korkma uçup gidecek diye aklımız, sen de sor kendine profesör hanım, hangi akıl?….’
YARDIM KAMPANYASI
Dün akşam tarihimizin en büyük yardım kampanyasını izledik ve ekran başında ben!
Spiker: -Sevgili izleyiciler yardım yayınına başlıyoruz, hemen telefonları bağlıyoruz…
-(Birinci bağlantı) -Biz çürük demir holding adına 1 milyon bağış yapıyoruz!
Spiker: -Allah razı olsun!
-(İkinci Bağlantı) –Biz de milletin malını millete bağışlıyoruz!
Spiker: Diğer bağlantıyı alalım.
-(diğer bağlantı): Biz de dağları bağışlıyoruz!
Spiker: Diğer bağlantıya geçelim…
-(diğer bağlantı) -Biz Hiç Yıkılmadık Hiç Zarar Etmedik Holdingden arıyoruz, Evren İhtilal yaptı biz kar ettik, Özal geldi biz kar ettik, Fetö geldi biz kar ettik, Tayyip geldi oooo dünyaya açıldık, şimdi deprem oldu, kesin yine en çok biz kar edeceğiz. Biz de deprem bölgesine bir paket çay bağışlıyoruz!
Spiker: -Vay maşallah!
-(diğer bağlantı) -Biz, milli piyango olarak üç tane amorti bir tane tam bilet bağışlıyoruz!
Spiker: Çok çok sağolun, elleriniz dert görmesin!
-(Diğer bağlantı) –Biz Unufak Beton Holdingden arıyoruz, biz de, ninemin yastık altında sakladığı 950 lira vardı, onu bağışlıyoruz!
Spiker: Gözlerim yaşardı!
-(Diğer bağlantı): Arkadaşlar, babamın malı hazine bakanlığından 20 milyar veriyorum!
Spiker: -Helal olsun!
-(diğeri) -Biz, otuz milyar dolarlık GAP projesinde 20 milyar dolarlık Karadeniz Oto yolunda ve altı havalimanı yedi liman ve üç duble yol ihalesi almıştık şimdi 1 milyon lirasını bağışlıyoruz!
Spiker: -İşte bu!
-(Diğeri): Biz, imar barışına destek vermiştik, şimdi bir maaşımı bağışlıyorum!
Spiker: Çok yaşayın!
-(Diğeri) -Ülkeyi Fetö’ye teslim ettik istifa etmedim, Suriye savaşında on milyon mülteciye sebep olduk istifa etmedim, narko siyasete bulaştım istifa etmedim, şimdi de istifa etmiyorum, bir maaş da ben bağışlıyorum!
Spiker: Helal olsun!
-Biz de Türkiye’nin en büyük bütçeli Diyanet başkanlığıyız, Allah dostu mübarek manevi önderimiz Gavs’ın kesilmiş tırnaklarını Diyanet başkanımızın önderliğinde dualarla bağışlıyoruz!
Spiker: -Allah başımızdan eksik etmesin! Bu arada, program başladı başlayalı takma kirpik yüzünden gözümü kırpamıyorum, ben de gaza geldim takma kirpik koleksiyonumu hediye ediyorum.
-(Diğer bağlanan): Biz ufalanan kum beton holding adına arıyoruz bölgeye yirmi bin konut yapmıştık daha önce dört çadır göndermiştik şimdi küçük kızımın kumbarasını kırdık 390 lira gönderiyoruz!
Spiker: -Şimdi sanatçılarımıza Türkiye’nin sevilen yüzlerine Hülya Avşar’a dönüyoruz, sizde ne var…
Hülya Avşar: -Ben de pırlanta piercinglerimi ve kapıcımı ve aşçımı bağışlıyorum!
Spiker: Şu güzelliğe bakın!
-(Diğer bağlanan) –Biz insan onurunu bugüne kadar hiç ciddiye almadık habire tazminatsız işçi kovduk, sarayın keyfine zeval gelsin hiç istemedik ve hep sustuk, Fetösü geldi uyuşturucu baronu geldi hiç ses etmedik, biz de bu reklamı kaçırmayalım, 10 milyon bağışlıyoruz!
(Ekran başında ben) –Ulan bu deprem bilimciler bizi yanlış yönlendirmiş, Maraş’ı Hatay’ı holdinglere verseydik hiç yıkılmayacakmış, bari geç olmadan, Maraş vilayetini Maraş Holding, Hatay’ı Hatay Holding yapalım!
Spiker: -Diğer bağlantıyı alalım..
-Biz Enkaz Holdingden arıyoruz, enkaz hafriyatını bize verirseniz biz de enkazdan çıkacak küpe ve yüzüklerden birini bağışlıyoruz!
-(Diğer bağlantı): -Biz Habertürk’ten arıyoruz biz de Nagehan Alçı’yla Sevilay Yılman’ı bağışlıyoruz!
Spiker: -Evet sayın izleyiciler, bir sessizlik lütfen, Cumhurbaşkanımız bağlanıyor!
Tayyip Bey: -Ayranımız yok içmeye, bana bir yıl versinler, İdlib’in tahtırevanlarını bağışlıyorum!
Spiker: -Çok sağolun başkanım, şimdi başka bağlantı!
-(Bağlanan Suriyeli mülteci): Bölgede en büyük ihtiyaçlardan biri de çocuk nüfus kalmadı, ben de on tane çocuk bağışlıyorum!
Spiker: -Sıradaki telefon, sizi dinliyoruz!
-Biz İlmak holding adına Hatay Adana Karayolunu bağışlıyoruz!
Spiker: -Helal Olsun!
-(diğer bağlantı): Biz de menzil tarikatından arıyoruz, okullarda öğrenci kalmamış sübyan mekteplerimizden bembeyaz melek giysili hafız adayı çocuklarımızı bağışlıyoruz!
Spiker: -Buyrun, canlı yayındasınız, sizi dinliyoruz!
-(diğer bağlantı) -Biz deprem vergilerini iç eden bakanlık adına 10 bin lira bağışlıyoruz!
Spiker: Gözlerim yaşardı! Sayın Seyirciler, bir dakika, doğru mu duydum, Cumhurbaşkanımız tekrar bağlanıyor! Buyrun cumhurbaşkanım!
Tayyip Bey: -Yahu koskoca itibarlı saraya az gelir dedi arkadaşlar, bir bağış daha yapmak istiyorum, ben de Afrin’i bağışlıyorum, zaten Hatay çok eski şehir çok yıpranmıştı, Afrin’i alsınlar yepyeni gıcır gıcır hayrını görsünler!
Spiker: -Çok sağolun Cumhurbaşkanım! Sayın seyirciler nöbet değişimi şimdi yerimi Acun Ilıcalı’ya bırakıyorum!
Acun Ilıcalı: -Sayın seyirciler fırsat bu fırsat fetöcüleri pirü pak yıkayıp temizlemenin tam sırası, şimdi Tamim’i bağlıyoruz… Tamim, arkadaşımdır. Tamim şöyle okkalı bir yardım yap da savcılar ilişmesin sana!
(Ekran Başında Ben): Yahu gözlerim yaşardı, bir millet ayağa kalkmış yardım eden edene.. Bir yardım etmeyen biz kaldık… Ulan şu fetöcünün ekranda yıkandığını gördüm ya, bir telefon bağlantısı yapıp bir bağış da ben mi yapsam, mecnun şairimiz Neyzen’in şiirini göndersem:
‘Ekmek herkese yetecekti aslında.
‘Tarlaya karga dadandı, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami!
‘Geldikleri gibi gitmediler kimi itini bıraktı kimi bitini, kimi de piçini. Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil!!
Haberleri açıyorum -Sayın seyirciler Hollanda TV’si dün akşam 80 milyon euro bağış topladı..
Ekran Başında Ben: -Ulan, herifler hiç bir ihale ve makam beklentisi olmadan 80 milyon euro bağışlamış, burada bir terslik var!
NEŞE (DEPREMİ İDRAK ETMEMİZ OTUZ SENE ALIR)
Halkımız, medyamız, akademimiz ve siyasetimiz ‘deprem’i henüz idrak edebilmiş değil!
Maliyetleri ve sonuçları ve süreç hakkında o çürük binaları yapan müteahhitler kadar yalancı ve bilgisiz ve aptal ve gaflet ve ihanet içinde!
İslamcılar’a tam seksen yıl Osmanlı’nın topyekün teslim olduğu Mondros Mütarekesi’ni anlatamadık, bu depremi de anlatabilmemizin imkanı yok!
Saçma sapan beklentiler ve yorumlar ve hesaplar gırla gidiyor, mesela biri kalkıp maliyeti 100 milyar dolar diyor, işte bu kadar cahil, biri kalkıp, iktidar değişirse bir başlangıç yapabiliriz, diyor, işte bu kadar aptal!
Kaybedilen onbinlerce ustalık beceri ve meslek ve işgücü ve mesai ve üretim var; bir insanın yetişmesi kaç dolara mal oluyor, milyonlarca insanın bir-iki yıl üretimden düşmesi kaç dolara mal oluyor; yani o çok bilmiş hesaplarınız bu depremi hazırlayan kahpe vahşi dünyanın gözü dönmüş rakamları!
On yıllarca devam edecek madden ve siyaseten hesaplanamaz maddi ve yine hesaplanamaz sosyal ve manevi felaketin içindeyiz!
İşte Adana yolundayız, ülkemizin değil dünya coğrafyalarının en bereketli ovalarından geçiyoruz, insanlar kalkmış dağ başlarına tarla bağ bahçe açmış ve ovalara da otuz katlı binalar yapmış; bu kafanın değişmesi mümkün mü?
Devletin ya da yeni gelecek iktidarın (950 holdingimiz var) bu büyük yıkıma sebep olmuş en az iki yüz holdinge (ve jeeplerine ve araç parklarına) el koyacak kayyum atayacak gücü var mı?
Yok, o halde, aynı kafa aynı vurguna aynı inşaatlara devam edecek; ki, yardım gecesi eline mikrofon tutturduğunuz Acun Ilıcalı’nın derdine bak, Fettah Tamimce’nin reklamını yapıyor, yani en şaibeli isimlerle yeni ihalelerle yola devam!
Biz, yazarız, henüz 20’li yaşlarda bilim felsefesi okumaya başladık. Mesela, 2 kere 2’nin dört olmadığını öğreneli kırk sene oluyor. Rakamlar soyuttur ve dünyada karşılığı yoktur, yani birbirine eşit iki çekirdek iki fındık iki buğday tanesi yoktur; kısa geçelim, ilk aldığınız iki’yle ikinci aldığınız 2 birbirinden farklıdır; birinci ikiyle ikinci iki arasında zaman farkı vardır. Yani ikinci iki daha yaşlıdır ve birinci ikiye eşit hiç değildir! Bu şu demektir!
Altında kaldığımız enkaz son seksen yıllın yanlış kalkınma yanlış siyaset yanlış kültür yanlış girilen yol’un ağır maliyetidir, ve burada oluşturulan ev, bina, emlak, üretim, vs. bütün rakamlar yanlıştır, felaket de zaten bu sahte kalkınmadan gelmiştir!
Ve asıl ağır hasar, bu son 80 senenin tümüyle bizi kolsuz bacaksız beyinsiz ve şehirsiz ve çaresiz bırakmakta olduğunu idrak edemeyişimizdir!
Bugün yıkılan binanın maliyeti olarak ortaya koyduğunuz rakamlar bu felaketi hazırlayan ucuz yalan manipüle spekülatif sahte kalkınmanın rakamlarıdır, yani gerçekte depreme dayanıklı ve korunaklı bir evin maliyeti önceki maliyetten fersah fersah yüksektir! Ve çocukları derme çatma online eğitim gibi ya da kof hocalarla yetiştirmenin maliyeti tabii ki size çok ucuza mal olmuştur! Parasını basıp habercilik yapmanın maliyeti size tabii ki çok ucuza mal olmuştur! Torpille atadığınız rektörler dekanlıklar pek tabii size çok ucuza mal olmuştur! Diplomasız liyakatsiz belediye başkanları ya da yardım kuruluşlarına atamalar yapmak size pek tabii çok ucuza mal olmuştur!
Bu pek ucuza mal olan ucuz dünyanın şimdi bu ülkeye maliyeti hesaplanamaz bir kıyametin yani bekamızın sarsılmasıdır!
Son 80 yılda suçun ağırlığı sağ ve muhafazakar parti ve tarikatlardır ama kafa hepsinde aynıdır!
Milli seferberlik ilan edecek akıl güç irade halen hiçbirinde yoktur!
Ayrım gayrım demeden ortaklaşa sıfırdan başlayacak güç irade akıl halen hiçbirinde yoktur!
On şehir kıyamet sahnesi gibi dümdüz oldu ama geri kalan 80 şehirde (başta İstanbul) sırasını vaktini bekliyor!
İşte Adana!
Dersimize sadece Adana örneğiyle başlayalım!
Adana’da dar sokak ve caddeler içinde nefes alacak bir metrelik karesi olmayan birbirine bitişik 15-20-30 katlı on binlerce bina!
Bir tarafında 15 katlı yüzlerce bina sıralanmış karşısında 17/20 katlı binlerce bina, kaçacak bir metrelik boşluk bir santim yer yok, depreme yakalanacak en şanssız yer’e şimdi Adana da Hatay olmayı bekliyor!
Tarihimize kültür ovalar şenlik vs. vermiş Adana onbinlerce otuz katlı binalar tarafından kıskıvrak yakalanmış, halihazırda bu ülkedeki hiçbir güç bu felaketi bugünden önleyecek gücü aklı becerisi hiç yok!
Şimdiki belediye başkanı değil, ondan önceki de, ondan da önceki de, gelmiş geçmiş hepsi de, bu kadar iç içe bitişik yüksek binalara neden izin vermişler, sivil kurumları halkı onlarca yıl niye sessiz kalmış, yoksulluk ve çıkar ve çıkışsızlık hepsini organize bir kötülük’ün şeytanları haline getirmiş!
Deprem profesörü Naci Görür de bağırıyor, sıra Adana’da diye!
İki hafta önceki büyük deprem Adana’yı sıyırmış geçmiş az zayiatla diyelim ama şimdi yeni bir depremin beklentisi korkusu bu binlerce çok katlı binanın varlığıyla paniği çaresizliği altından kalkılacak gibi hiç değil!
Gerçek bu yirmi otuz katlı binalarda felaketin tuzağına yerleştirilmiş şehir seksen vilayetimizle aynı kaderi taşıyor! Plansız programsız kafasız üç kağıtçı müteahhit ve belediye ve çıkarcı çürük bir siyasi kültürün sonuçları!
Bu onbinlerce çok katlı binanın ne feryadına ne enkazına Türkiye’nin hazinesi varlığı ve holdinglerinin gücü yetmez! Dört milyonluk bir şehri yeniden inşaya ve dört milyonun tahliyesine ve bunca insanın üretimden düşmesini dünyada kaldıracak plan program ve zengin ülke yoktur!
Bir ülkenin servetlerini harcasanız milyonlarca insanı seferber etseniz her biri tek başına atom bombası gibi düşecek bu dev binaların zayiatına yıkıntısına güç yetiştiremezsiniz!
Bilim adamları, akademisyenler, siyasiler, aklınızı başınıza alacağınızı sanmıyorum. Çünkü siz de son 80 yılın çürük ürünlerisiniz!
Daha başından seksen yıl öncesinden yanlış şehirleşme ve 80 yıldır birbiri ardına gelen partileri, ama kafa, enayilik, ucuzluk, aptallık, vasatlık, günü kurtarma, vs. aynı başkanlar aynı yönetimler aynı siyasiler!
Distopik yeni bir felaket kapıda!
Dehşet ve korku dolu bir bilim kurgu filmi düşünseniz bu binlerce binayla soluksuz nefessiz bırakılan Adana şehri kadar korkunç bir felaket tasarlayamazsınız!
90 uzun yıl dünya coğrafyalarının en gözde bereketli ovalarından Niğde ve Çukurova’nın eşsiz bereketini de götürüp bu ucube çok katlı binalara yatırmışlar! Geçen 90 yılın gayri safisini emeğini ürününü hesaplayın bakalım!
Akademisyeni siyasetçisi habercisi, hepsi, bu bitmeyen felaketin kravatlı ekranlardaki uzantıları!
Çağın gerisinde kalmış ve kaybedilmiş doksan yıl!
Şehirleşmeye boşa harcanmış doksan yıl!
Hindistan’ın Pakistan’ın sömürgeyle kaçırılan modern çağı gibi!
Felaketin distopik oluşuna sebep ‘kurtarıcı’ gibi konuşanın da aynı kafada oluşu, tıpkı İngiliz efendilerinin altında ezik çaresiz kültür üreten İngiliz hayranı Hintli aydınlar gibi.
Hadi, alın elinize hesap makinelerini bakayım, Adana’yı nasıl kurtaracaksınız?
Adana’yı kurtarmanın imkanı yoktur!
Adana’yı kurtarmak için bilim dersine sıfırdan başlayacaksınız ve o bağımsız bilim için can ve emek veren bilim adamlarının insanlık haysiyetini beyninize ve kalbinize yerleştirmek pek uzun zaman alacak!
Hadi iktidar ve muhalefet anlaşsın ortak olsun kafa kafaya versin bakalım, yine de Adana’yı kurtarabilmek mümkün mü?
Bu büyük kıyamet gibi felaketlere pek tabii gücümüz yetmeyebilir ama felaketin boyutlarını ve sürecini felaketi hazırlayan bu siyasiler bu belediyeler bu kafayla teselli buldukça avundukça konuştukça geçmiş doksan yılda olduğu gibi silsile felaketler bizi bekliyor demektir!
Hala tarikat diyen hala Babacan’dan umut bekleyen yapılar geçmiş 90 yılın silsile beceriksiz kafasız liyakatsiz iradesiz aynı çürük siyasetidir, ne bekliyorsunuz!
Yaşadığımız ağır travma yıllar geçtikçe ağıt ve feryatlara dökülüp şüphesiz yüzyıllarca yaşayan türkülere dönüşecek!
Türküler Anadolu halkının ağır acı ve felaketler sonrası yaralarını sarması ve ruhen ayakta kalabilmemiz için merhem ilaç deva bize çok zengin bir repertuvar sunar!
İtiraf etmeliyim, Müslüman bir çocuğum, Itri’yi de Hamamizede İsmail Efendi ve nicesini de ruhumdaki yangınları dindirmek için çok dinledim!
Ancak, felaket günleri, minareden verilen sela’ya içim hiç ısınmadı, neden?
Dinime kültürüme bu kadar yabancılaşma neden, dedim, ve kendime sert bir soru sorarken, öylesine tesadüfen daha önce belki bin kez dinlediğimiz, Beethoven’in dokuzuncu senfonisini dinledim…
Tıpkı bir insan yavrusunun aşık olduğu an gibi, göğsümün altından bir sevinç yükseldi!
Allahım, dedim, bu ağır hasarlı ruhumun içine bu umudu koyan bu sanat eseri gücünü nereden alıyor?
Ve aklıma dokuzuncu senfoninin ne olduğunu açıklayan otuz sene önce yayınlanmış Cevad Memduh Altar’ın makalesi geldi!
Dokuzuncu senfoni, insan evladının acılara dayanabilmesi için yazılmıştır, ki, bütün sanat eserlerinin ilk işi, insanı acılar karşısında dirençli kılmak!
Ama Beethoven, kör olduktan sonra 1820’li yıllarda, insanı acılara dayanaklı kılmak için dokuzuncu senfoniyi yazmaya koyulur!
Ve defalarca dener, başaramaz, bu sefer, bir senfonide ilk kez, senfoniye bir şiir sokar ve bir koro şiiri okur! Şiir, Schiller’in şiiridir…
Dokuzuncu senfonide içinizi kabartan o yükselen koro işte Schiller’in şiirini okur!
Hatırımda kaldığı kadar, o şiirde şöyle mısralar vardır! “Neşe, Tanrı’nın kıvılcımı!” Şu Niçe’nin çok sık kullandığı neşe! Bu ‘neşe’den önce ünlü bestekar Wagner etkisinde kalır ve sonra Wagner hayranı Niçe bu neşeyi sıkça kullanır! Anadolu tasavvufu gibi Tanrıyı kalp neşesinde aramak!
Ve şöyle mısralar: Öpün bütün insanlığın alnından!
Ve şu mısra: Düşünün kralla dilenci eşit birbirine!
Yani dokuzuncu senfoni ortak bir insanlık idealini dile getirir, ki, bu yüzden dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük siyasi birliği Avrupa Birliği’nin marşı haline gelmiştir!
Beethoven bize, acılara katlanabilmek için bütün insanlığın (ayrım gayrim demeden) alnından öpebilmeliyiz, diyor, Beethoven bize, acılara katlanabilmemiz için (felaketler karşısında) kralla dilencinin eşit olması gerektiğini söyler, Beethoven bize…
Her büyük acıya karşın Tanrı’nın içimize koyduğu bu dünyaya gelmiş olmanın insanlık sevinci bir ‘neşe’nin varlığından söz eder!
İçimizin kabarıp yükselmesi işte bu ortak insanlık sevincinden!
Ancak bütün insanları eşit bilen ‘bir neşe’ bize acılara katlanmak gücü verebilir!
Din, mezhep, ırk, zengin fakir, torpilli, saray, tarikat, demeden, herkesi eşit gören bir ‘neşe!’
Bu ‘neşe’ içinde olmayanlar o şehirleri bir daha inşa etmesin çünkü o neşe yoksa yeniden torpili, kayırması, adamı, mezhebi, yalanı, üç kağıdıyla yeniden bir daha başımıza yıkılacaktır!
Bir odaya kapanın ve göğsünüzün altından kopup yükselen o neşe’yi hissedin ve sonra, elinize kağıt kalem plan proje alıp, milli seferberlikle yola çıkın ve bu toprakların hazineleriyle kazanılmış bütün servetleri vergilendirin ya da el koyun, (ayrım gayrim sen ben demeden) Anadolu insanlarının hepsinin alınlarından öpebilmek için!
Taze bir başlangıç için o insanlık neşesini tanrının içimizdeki o kıvılcımını yeniden bulabilmek!
HİÇ MASUM DEĞİL ENKAZDAKİ DEMİR
Eski Kızılay Başkanı Lütfi Akar, kurban bayramında Kızılay’a bağışlanan yüzbin kurbanın kesilmediği ve duasının okunmadığını söyledi. sayın Diyanet Başkanı, bu kurbanlar nereye gitti, hesabını Kızılay’dan sorabilecek bir iman gücünüz var mı?
Bu yıl hacı olmak için 42 bin müracaat var, sayın Diyanet, hacı adaylarına bir söyleseniz, paralarını, yıkılmış tarihi güzelliğimiz Ulu Cami’ye ve onlarca yıkılan cami ve kilisenin onarımına bağışlasalar, dinimiz ve kardeşliğimiz için daha bir güzellik olmaz mı?
***
Deprem bölgesinden yayın yapan kameralar tuzla buz olmuş bina yıkıntılarını gösteriyor!
Enkaz yığınları arasında yün iplik gibi yumağa dönüşmüş hurda demirler!
Haysiyetsiz demir, şerefsiz demir, ruhsuz ahlaksız demir, kıyametimiz oldun demir!
Binaların hayatlarımızın çağımızın suçlusu demir!
Enkazdaki demir yığınlarına gözlerim dalıverdi!
Evimizde kuzine soba dışında demir yoktu. Buzdolabının çamaşır makinesinin ilk geldiği günü hatırlarım. Tahta kaşıktan demir kaşığa. Taksi duraklarında faytonlar otomobilden fazlaydı. İnşaatlarda kazma kürekten grayder buldozer geçilen ilk günlerin şahidiyim. Ve limanlarda yükleri taşıyan hamallar ve ipleri vardı ve ahşap mavnalar vardı ve canavar kollu vinçleri ilk gördüğümde 1960’ın başıydı! Ve dev rotatif baskı makinelerini 17 yaşında gördüm. Tahtadan muşambadan el sanatından teknolojiye seri üretime geçişi bir hayat içinde anbean yaşadım! Ankara’ya geldiğimde Eskişehir Yolu’nun başında Milli Kütüphane’den sonra tek bir bina yoktu, şimdi orada Ankara’dan iki kat büyük çelik gövdeli gökdelenler! Eski çağdan kalma çivi ve toplu iğne ve makas ve baltalar ve raptiye ve kancalı iğne ve kazma ve kürek ve sapan şimdi ne kadar masum ve çaresiz kalıyor demirin çelik yapılarla acımasız bir imparatorluk kurduğu çağımızda!
İçinde demir var diye çocukluğumuzun efsanesi ıspanağı da unutmayalım. Aziz Nesin’in ‘kandaki demir’ diye bir hikayesi vardır, adamın biri düzenli yıllarca kan verir ve kanındaki demirden demiri ayrıştırır ve nihayet bir yüzük yapabilecek kadar demiri olur ve sevdiği kadına kanından yaptığı demiri büyük bir hediye olarak gururla verir, kadın, basit ucuz demir yüzüğü görünce, fırlatıp atar, bilmez o demir yüzüğün kanından çıkartıldığını!
O hurdalık enkazda boynunu eğmiş demirler, milyonların kanı pahasına!
Hurdalıktaki eğri büğrü o demirler için on milyonlar öldü!
Son iki yüzyıldaki nerdeyse tüm savaşların baş kahramanı!
Enkazdaki hurda demir yığınlarına dalınca gözlerim, zihnimdeki çağrışımı, düşünün 1900’lü yıllarda Almanya’da kömür ve madenlerde çalışan işçi sayısı beş milyon!
Henüz otuz yıl önce köylü olan beş milyon! 5 milyon insanı şehirlerde düşünün! Sigortaları tazminatları hakları ve siyasetleriyle kaç neslin cephelerde ve iç savaşlarda kurban gittiğini dünyayı nasıl dönüştürdüklerini düşünün!
Bir gecede ikiyüzbin insanımızı öldüren bu çürük demiri, insanlığın uygarlığın en büyük katili bu demiri sahiden tanıyor musunuz?
Siyaset bilimi ve felsefesinde ‘demir’ tahtlardan imparatorluktan daha yüksek bir yerde!
Demir sanayi çağının ‘kızılelması’dır bütün imparatorlukların peşinden koşturduğu ve nice imparatoru ve kralı tahtından ettiği ve tarihin en büyük savaşlarına sebep olduğu!
Çanakkale önüne dizilen İngiliz zırhlı gemilerini düşünün, cephede komutanlarımız hatıralarında anlatır, başımızdan aşağı lav olmuş cehennem gibi ateşten demir yağıyor!
Bağdat’a kadar inşa edilen demiryolunu düşünün. Ünlü İngiliz gazeteci Robert Fisk o çok meşhur bin sayfalık Medeniyetler Savaşı Kitabı’nda Irak Savaşı’nda Basra Körfezi’ndeki çelik gemileri anlatırken… Elli derece sıcak altında Amerikan askerinin savaş gemisinin güvertesinde ayakkabıları eriyip zemine yapışıyordu, diye anlatır!
Medine Müdafaasının kahramanı Fahrettin Paşa anlatır, askerlerimiz sabotajla uçurulan demiryollarını tamir ederken elli derece sıcakta ellerinin derisi demire yapışıp kalıyordu!
Demire takılınca zihnim tarihin içinde atlıkarınca gibi dönüyor!
Bu ‘demir’ ne imparatorluk kurdu yıktı, bu demir uluslar kurdu, tarihin en büyük iki dünya savaşı çıkardı, bu demir sömürgecilerin patronların uluslararası şirketlerin gücü kırbacı iktidarı zenginliği ve serveti ve küstahlıkları ve şehvetleri ve iktidarlarının hazinesi oldu!
Demir, sanayi uygarlığını hem inşa etti hem de ahlakımızı siyasetimizi dizginlerimizi ele geçirdi!
Ergenekon efsanesinde demirin eritilmesi ve mucizesi tılsımı hala çözülmemiş çelik kılıçların gücüyle kurulan imparatorluğun yine ‘demir’ yüzünden yıkılması!
Hani iplikleri karışmış yumağı çözmek için ipin ucunu ararsınız ya, tarih felsefesiyse dersiniz, her şeyin başladığı her şeyi başlatan o ipin ucu neresi?
İpin ucu, 1870/71 Seden Savaşı’nda! Almanya henüz birleşememiştir, Prusya’nın başında I. Wilhelm ve şansölye Bismark vardır! Savaş filmlerinde gördüğünüz o çelik zırhlı gemileri ve her tarafı çelikten denizaltıları ve tankları ve kamyonları ve bombaları düşünün, hepsi demirden ve o demir yüzünden Alman İmparatorluğu’nun Fransa’ya karşı verilen Seden Savaşı! Fransa’nın toprağına demir madenlerine girip işgal ediyorsun! Bunu sana bırakırlar mı?
Bismark, Fransa’nın demir ve kömür madenleriyle meşhur Alsace-Lorraine bölgesine savaş ilan eder. Mancester City nasıl ki tekstil sanayisiyle İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun merkezi ise, Alsas-Loren bölgesi de Almanya sanayisinin kalbi kökeni hazinelerinin kaynağı oluverdi!
Fransa’nın elinden Alsas-Loren bölgesini Versay anlaşmasıyla aldılar ve Fransızların bu bölgeyi yeniden geri almaları elli yıl sonra 1919’da yine Versay’da imzalanan Almanya’nın yenilgisini ilan eden anlaşmayladır!
Seden Savaşı öncesi Prusya ve küçük krallıklar, henüz Almanya olamamıştır, maden kaynaklarını 1871’de ele geçirince o rüyası kurulan Almanya nihayet birleşir ve küçük krallıklar ulus devlete dönüşür!
Seden Savaşı, III. Napolyon Paris’ten kaçar ve o ünlü Paris Komünü (yerel komünist komiteler) üç aylığına hükümet olur! Çünkü Fransız ordusu dağılmış ve Paris banliyölerindeki yoksul halk komünistler ve cumhuriyetçiler tarafından silahlandırılmıştır.
Ve yerel halk Paris önlerine gelen Prusya’nın toplarını çalarlar ve bir müddet direnirler ve iktidarda ancak üç ay kadar kalabilirler. Şu ünlü Karl Marks bile Paris Komünü’nü suçlar, çünkü bu üç aylık dönemde Paris Komünü bankaları ve sarayın paralarını ele geçirmemiştir ve bu üç aylık süre içinde banliyölerdeki örgütlenmeleri bağımsız ve mahalli bırakmış bu anarşist örgütlenmeyi ‘devlet’ haline neden getirmemişlerdir! Paris Komünü’nün bu üç aylık iktidarını akademiler siyaset bilimciler komünistler yüz elli yıl aralıksız tartışır!
Alsas-Loren madenleri Almanya’ya ve kapitalizme kırk uzun yıl altın çağ yaşatır! Seden Savaşı’ndan I. Dünya Savaşı’na kadar geçen huzurlu döneme kapitalizmin asrı saadet çağı denir! Sanayileşmede çağ atlanır! Köylü ve Katolik Almanlar bu süreçte maden ve kömür işçi nüfusuyla karşılaşır. O ünlü Alman Sosyal Demokrat Parti’nin büyümesi işte şehre akan o milyonlarca işçi sınıfıyla olur! Sosyal Demokratlar Almanya’ya ve dünyaya ve siyaset bilimine damgasını vurur, solcudurlar ama komünistler karşısında siyaset biliminde yeni bir orta yol açarlar!
Bismark’ın maden kaynaklarına saldırısının arkasında Afrika sömürgelerinden pay almak da vardır! Sömürge çağı ve sanayileşme! İşçi Sınıfı! Ve kralcıların ve monarşistlerin sosyal demokrat partiyle bitmeyen iç savaşları ve sosyal demokratların komünistlerle iç savaşları ve hepsinin Nazilerle iç savaşları ve bu iç savaştan uzun vadede karlı çıkan Hitler!
Seden Savaşı Osmanlı’nın kaderiyle de oynar!
1871 Seden Savaşı Osmanlı’yı da dolaylı olarak çok etkiler ve sonunu getirir, hikayesi çok ilginçtir!
Bismark’ın kafası doğuyla Osmanlı’yla hiç meşgul olmamıştır, hatta, koskoca Osmanlı’nın bir Alman askerinin kemiklerine değmeyeceği gibi meşhur lafı vardır, ancak, 1888’de II. Wilhelm iktidara gelince, sömürgecilik rüyaları başlar!
Seden Savaşı günlerinde Polonya’dan din değiştirip Müslüman olmuş (mürted) meşhur Polonyalı Hayrettin diye bir gazeteci vardır. Polonyalı Hayrettin Osmanlı’da Ali Efendi’nin çıkardığı Basiret Gazetesi’nde Seden Savaşı’na dair haberler yayınlar, öyle ki.
Osmanlı İmparatorluğu’nda henüz 1870’li yıllarda Almanların Rus düşmanı da olması hasebiyle ve Fransa ve İngilizlere karşı oluşlarıyla ve tabi ki Polonyalı Hayrettin’in haberleriyle ve Basiret Gazetesi marifetiyle bir Alman hayranlığı başlar, yıl 1871!
Hatta Bismark savaş sonrası Basiret Gazetesi sahibi Ali Efendi’yi Almanya’ya davet eder ve bir matbaa hediye eder… Ve Osmanlı’da yayılan Alman hayranlığı II. Wilhelm’in Abdülhamit’i iki kez ziyarete sebep olur. II. Wilhelm Bismark gibi düşünmez, Osmanlı topraklarının İngiliz sömürge imparatorluğu önünde en büyük engel olabileceği düşüncesindedir!
Ve II. Wilhelm Abdülhamit’e İstanbul’dan Mekke’ye demiryolu sözü verir, bankası da kurulur ve demiryolu inşaatı başlar, Osmanlı tarihinin en büyük borç projesi! İngilizler demiryolu projesine karşı İstanbul Bağdat demiryolunun Basra’yı hatta cirit oynadıkları Hint Okyanusu’nu tehdit edeceğini düşünür ve fişfişledikleri Arap kabilelerini devreye sokarlar, demir yollarını dinamitleyerek isyan bayrağı açılır!
İttihat Terakki’nin Harbiyeli subaylarını yetiştiren hocalarının Alman hayranı olması ve İttihatçıların çok sonra Almanya’yla ittifak edip savaşa girmelerinin arkasındaki ilginç hikaye burada bitmez. Adana Pozantı’da on yıllar süren geçit inşaatları ve Cemal Paşa’nın Sina çöllerine kadar demiryolu inşaatları, ve, Balkan Savaşları’nda yenilgimizin bir sebebi de trenlerdeki yabancı şimendiferler ve Çanakkale ve vagon ve kara tren kültürü ve ödenemeyen borçlar ve batan imparatorluk.
Ve aynı demirden çelik zırhlı Goeben ve Breslau’nun İstanbul Boğazı’nı geçip Osmanlı’yı savaşın içine sokması… Ve Goeben zırhlısının adı sonra Yavuz olur ve 1960’lı yılların sonunda Yavuz Zırhlısı sökülüp jilet yapılmaya çekilmeden önce ülke limanlarına son bir veda ziyareti düzenlemek için Trabzon limanına da gelir ve yazar Nihat Genç, Yavuz zırhlısını uzaktan günlerce seyreder ve Yavuz zırhlısının sonra okuyacağı yüzlerce kitabın kahramanı olduğunu bilmeden! 1871’de demir madenlerine saldıran Almanya bir daha belini doğrultamaz ve bugün hala Amerika’nın esiridir!
Ve Fransa’nın Alsas-Loren maden bölgesini tekrar ele geçirmesi I. Dünya Savaşı’nı başlatır, ancak bu savaşın adı I. Marne Savaşı’dır! Gaz bombaları kullanılmıştır! Dört yıl süren savaşta taraflar cepheden çıkamamıştır. Dünya savaş tarihinde tek bir cephede verilen en büyük insan kaybıdır. Üç milyona yakın insan Marne savaşında ölür ve Almanya ağır yenilgi alır. Tazminatları ödemesi ve yenilginin utancının altından kalkması mümkün değildir ve Hitler’in 1933’te iktidara gelmesi ve aynı demirin Naziler eliyle yeniden devreye girip binlerce denizaltı tank ve motosiklet ve kamyon ve silah ve bomba üretip o güne kadar dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaşına sebep olması, hepsinin hikayesi Seden Savaşı’yla başlar Marne savaşıyla nihayetlenir, ve sonuçları iki büyük dünya savaşına mal olur!
Anadolu’da verdiğim konferanslarda siyasi tarihi anlamak istiyorsanız üç şeyin izini sürün, birincisi tekstil, Manchester City’den başlayın, ikincisi ‘demir’, Seden ve Marne Savaşı’ndan başlayın, üçüncüsü ‘petrol’, Osmanlı’nın ve Orta-Doğu coğrafyasının sonunu getiren!
Üçü de masum değil!
Deprem bölgesinde en kaz altında gücü kırılmış çürük halsiz demirler bize vahşi kapitalizmin gerçek yüzünü gösteriyor, sadece II. Dünya savaşında elli milyon ölü, sömürge imparatorlukların dağılması, ve yeni bombalar yeni tanklar yeni denizaltılar ve hırs, üç kağıt, hile, şehvet, yağma, talan ve sorumsuzluk ve sömürgecilerin koskoca Çin Hindistan Afrika gibi coğrafyaları ele geçirmesi ve yerelde servetleriyle belediyeyi siyasileri baskı altına alan müteahhitler ve şirketler ve Türkiye’nin son seksen yıllık sağ iktidarları marifetiyle çürük ve hepsi her an yıkılacak alelacele plansız kurulmuş 80 şehri, ve bizi bekleyen 80 büyük felaket!
Ve o demir için ölen milyonlarca asker!
Ve yıkılan imparatorluklar!
Ve o demir cevheri için patlayan grizular ölen maden işçileri ve tazminatsız ve sendikasız hala haklarını alamayan işçiler!
19. yüzyılın başında Osmanlı’nın envanterinde ormanlar ve keresteler vardı, ancak Cumhuriyet’i kuran yine ‘demirdir’, I. dünya savaşı yıllarında milli bir bankamız yoktu, borçların altından kalkmak mümkün değildi, ünlü maliye bakanımız Cavid Bey, sonra İş Bankası olacak ilk milli bankamız İtibari Milli bankasını kurar, ve banka bir yüz yıl sömürülmekte olan Ergani Bakır madenleri hisseleriyle güçlenir! Yani ilk bankamız demir ve bakır madenler üzerinde yükselir! Bu ilk bankanın maden hisseleri I. Cihan Savaşı’ndaki en büyük hazinemiz olur!
Ve Cumhuriyet yıllarında Zonguldak köylüleri kömür madenlerine girmek hiç istemiyordu, mükellefiyet yasası çıkarıldı, yani ‘zorunluluk’, bu anayasaya da aykırı olan ‘angarya’ demektir, ünlü Züğürt Ağa filminin senaristi Osman Şahin’in bu mükellefiyet yasasının zulmünü eleştiren bir filmi vardır!
Ve kapitalizmin en büyük başarısı, 70’li yıllarda tüm dünyaya sağ-sol kavgası damgasını vurur, Sri Lanka’dan Malezya’ya Fransa’dan Türkiye’ye her ülke anti-komünistlerle komünistlerin savaşına sahne olur!
Ve ilk gençlik günlerimizde sağcı solcu bizler üniversitelerde her gün iç savaş yaşardık. Ve sağcı-solcu hepimiz okula elbise altında gizlediğimiz demir çubuklarla giderdik!
Birbirimizin kafasını dağıtmak kırmak için sağcı-solcu hepimizin elinde demir çubuklar!
Sopa diye kullandığımız demir çubukların sokak kavgalarında Molotof kokteyllerinden daha büyük bir ünü vardı, 12 eylül mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtulan en büyük delil: demir çubuklardı!
Enkaz yığınına leşi çıkmış o hurda demirler hiç masum değil!
Birbirimizin kafasını kırdığımız o demir çubukların, Seden Savaşı’ndan İki büyük dünya savaşına ve I. Dünya Savaşı’nda borçlarımızı ödemek için kurduğumuz ilk milli bankamıza ve ruhsatsız kömür işletmelerinde ölen binlerce madenciye amansız hikayesini bilmeden, tarih ve siyaseti anlamak mümkün değildir!
Ve şimdi, en kaz yığınları içine gömülmüş hepimize sinsice gülüyor, ikiyüz bin insanımızın katili, milyonların katili, çağımızın katili!
Anadolu’yu fetheden örste dövülen o çelik kılıçların sırrını çoktan unuttuk ve 20. Yüzyılda yeniden inşa etmeye başladığımız Anadolu’da o ‘demir’in gücünü ve bizi köleleştiren siyasi dilini hiç anlamadık!
Hiç masum değil enkazdaki demir!
ÖPÜP ALNINDAN ANADOLU’NUN
Azarlıyor, tehdit ediyor, bir kara ses, evladını ailesini evini işini kaybetmiş insanımızı!
Halk TV muhabirini önceki gün tekmelemişlerdi ve şimdi çekiçle saldırıyorlar!
Önceki gün Tele 1’i kapattılar, bunlar susulacak şeyler hiç değil!
Yanlış provakatif kim konuşuyorsa onu cezalandır, programı cezalandır ya da para cezaları ver, susturmak nedir, hem de ‘imdat’ çığlıkları atılan böyle kara bir günde!
Ekşi Sözlük’teki yanlışları provakatif başlıkları yazanı da koyanı da hadi cezalandır ama yüzbinlerin girip çıktığı bir mecrayı tümüyle kapatmak!
Sizin zorunuz ne, sosyal fay hatlarına enerji yüklemek mi?
Deprem mağduru çok korkmuş ürkmüş mikrofona fısıltıyla şöyle konuşuyor:
‘Muhalif ekranlara şikayet edersen çadır vermeyiz’ dediler!
Demir aynı demir, kum aynı kum, beton aynı beton ve aynı müteahhit ve aynı siyasetçiyle, yine kimseye danışmadan bilimi ve ahlakı ve ülkenin bekasını kılavuz edinmeden yola devam, sonra sustur sonra kader?
Felaketin acısını mikrofona konuşandan çıkartıyor!
Efendiler ellerine bir kırbaç almadıkları kaldı!
Devletin gücünü korumasını arkana alıp kime efeleniyorsun sen!
Bir çığlığı bir feryadı bile bize Anadolu’ya çok görüyorsun!
O Anadolu!
Altı asır Osmanlı’nın saraylarına koyun verdiler tereyağ verdiler pastırma sucuk verdiler ve şimdi en acılı kara gününde başını sokacak bir çadır’ı çok görüyorsun!
Osmanlı’nın o şaşaalı saraylarını vergileriyle kim yaptı?
Bir çadır be, babanın malını mı veriyorsun?
O itip kaktığın Anadolu, konuşmasından, artık varlığından endişe duyduğun bu toprakların bin yıldır ayakta kalan her şeyimiz varlığımız bekamız sütunlarımızdır!
Bu kibrin bu fiyakan kime, Allah büyük, camilerin minareleri devrilir daha nice saraylar yıkılır, çalıp çırptığınız yollar köprüler yıkılır, Allah büyük, boşuna debelenme o Anadolu insanı yıkılmaz!
Bu dayılığınız kime?
Çocuğun feryadına ağlayan anneleri babaları, niye susturuyorsunuz ekranları, mikrofonları!
Onlar Anadolu!
Bin yıl önce yüzbin çadırla geldiler bin yıl saraylarınızı beylerinizi paşalarınızı yedirdiler içirdiler bin yıl asker oldular şimdi bir çadırı çok görüyorsunuz!
Bu topraklar, Anadolu bize, bin yıldır buğday bulgur pekmez verdiler!
Öpün alnından Anadolu’nun!
Onlar bize Yunus’u Karacaoğlan’ı Aşık Veysel’i Neşat Ertaş’ı onlar bize yolundan dönmez Pir Sultan Abdal’ı verdiler!
Bir çadırı çok görüyorsunuz!
Onlar bize kara gözlü kızları kara yağız delikanlıları verdiler, onlar bize Kahraman Türk Ordusu’nu onlar bize Cumhuriyet’i verdiler!
İngiliz Efendi’nin Hintli’yi aşağılaması gibi, İngiliz bile eline kırbaç aldı, siz çekiç!
Onlar dört asır süren Haçlılar’a karşı Anadolu’yu teslim etmediler, Ruslar’a Fransızlar’a İngilizler’e karşı elde yok ayakta yok direndiler bir gün olsun topraklarını terk etmediler!
Şimdi zavallı bir dilenci gibi mi görüyorsunuz?
Onlar bize sazı, horonu, halayı, zeybek’i onlar bize bayramlarımızı düğünlerimizi birliğimizi dirliğimizi verdiler!
Nursuz musibetsiz şeytanın vücut bulduğu ifrit suratlılar!
Kibirden hırsızlıktan denetimsizlikten devletsizlikten müsriflikten cahillik ve liyakatsızlıktan başka söyleyin Anadolu’ya ne verdiniz!
İşte aynı üç kağıtçı ihaleci kafa seksen şehirde aynı feci akıbetini bekliyor!
80 yıldır yediniz içtiğiniz yağmaladınız ve çürük demir ve betonlarla ülkenin geleceğini bir 80 yıl daha bugünden cehalete vurgunculuğa geriye yobazlığa gömdünüz!
Aksine, böyle kara bir günde, ilk yapacağımız şey!
Öpün Yunus’un çocuklarının alnından!
Öpün Pir Sultan’ın çocuklarının alnından!
Öpün Nasreddin Hoca’nın çocuklarının alnından!
Allahaşkına bir günlük nefes verin, birkaç gün olsun dizginleyin iştahınızı şehvetinizi!
Kıyamet gibi böyle felaket bir gün dahi sizi ‘insan’ yapamıyorsa silsile felaketler daha başlamamış demek!
Böyle kara bir günde çoluk çocuğunu ailesini kaybeden insanların öfkeleri büyür isyan itiraz duyguları kabarır!
Böyle kara bir günde insanların mikrofon başında iki damla gözyaşı dökmelerine bile dayanamamak zorbalığın diktatörlüğün dik alası!
Çalıp çırpmamış dingin hesap verebilir ahlaklı insanlar olsaydınız şimdi bu kadar yasakçı bu denli zalim olmazdınız!
Sekiz şehirde yüzbinlerce evladımız annemiz ölmüş, vatanımızdan yoksul halkımızdan çadır bile bulamayan çaresiz insanlarımızdan daha ne istiyorsunuz?
İçinizde bir tanecik olsun yumuşak kalpli okşayıcı teskin edici kucaklayıcı bir siyasetçi bir din adamı da mı çıkmaz!
Boşuna zorlamayın o feryatları o acılı anneleri susturamazsınız, boşuna uğraşmayın, Anadolu’nun o yalçın tepelerinin Toroslar’ın başını eğemezsiniz!
Boşuna uğraşmayın, ellerini göklere açmış devletini Cumhuriyet’ini arayan o insanlara diz çöktüremezsiniz!
Yalvarırım, devletimizi dinimizi kardeşliğimizi uçurumdan atmayın!
Bu topraklar Anadolu, bizleri doğuran annelerin memleketi, bu topraklar Anadolu, bizlere ekmek su veren!
Sabahı ayrı güzel, dumanlı dağları başka güzel, çayırları dereleri ovaları rüyalardan cennetten daha güzel insanları!
Birbirimize yeteriz, sığınacak bir yuva ve bir dilim ekmek için bin yıl olduğu gibi yine kimseye muhtaç olmayız!
Gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz!
Çınarlarımızın ladinlerimizin sedir ağaçlarımızın akşam üstleri üstümüzden başka diyarlara göçen geniş kanatlı turnaların gölgesi bize yeter!








