27 Mayıs hürriyet ve anayasa devrimi

27 Mayıs hürriyet ve anayasa devrimi

Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk dışişleri bakanı Çu En-lay’a “1789 Fransız İhtilali hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormuşlar. “Bu konuda karar vermek için henüz erken,” diye cevap vermiş.

Devrimlerin anlamı tarihsel süreç içinde değişebilir. Fakat her devrim esas olarak toplum ve insanlık üzerinde yarattığı etkiyle anılır. Bu bağlamda dedikoduların, öykülerin, devrim hareketi sırasında yapılan hataların, kişisel kusurların ve trajedilerin fazla önemi yoktur. Devrimin yarattığı kurucu iradeye, toplumun bütününe kazandırdığı değerlere, insan bilincinde yarattığı dönüşüme, getirdiği kurumlara bakılır. 1917 Ekim Devrimi’nin militanlarından biri (Adolf Abramoviç Yoffe) 1924 yılında “Sonsuzluğun hizmetindeyiz” demiştir. Devrimcinin siyaset felsefesi açısından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir sözdür.

Bir dönemin ideolojik ve politik hegemonyası, önceki dönemin devrimini unutturabilir; karşıdevrim, devrimin yarattığı değişimi uzun bir dönem boyunca belleklerden silebilir. Zamanla ekonomik krizler ve toplumsal bunalım kitleleri yeni arayışlara yöneltir. Bu arayış sürecinde unutulduğu sanılan devrimin derinlerde kalan soluk izleri yeniden keşfedilir. İnsanlar bu izleri takip ederek mücadele ederler ve geçmiş devrimlerin kazanımlarını da kapsayan yeni hedeflere yönelirler.

Bu nedenle, devrimler hakkında nihai karara varmak için vakit her zaman erkendir. Bugün 27 Mayıs Devrimi’nin üzerinde tepinerek “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”nın açılışını yapanlar, bütün ihtilallerin anası diye gördükleri 27 Mayıs Devrimi’ni 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle aynı çuvala tıkmaya çalışanlar, bir süre sonra kendilerini 1961 Anayasası’nın getirdiği ilkelerle, örgütlenme imkânlarıyla, toplantı/gösteri ve ifade özgürlükleriyle, bütün bunları kapsayan kitlesel taleplerle boğuşur vaziyette bulacaklardır.

Yetkileri kısıtlanmamış parlamento (belki çift meclis), yasama-yargı-yürütme arasında kuvvetler ayrımı, sendikal özgürlükler, sosyal haklar, basın hürriyeti, özerk üniversite ve bilim kurumları, eğitimde “tevhit edilmiş tedrisat,” güçlü kamu kurumları; tek cümleyle “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” arayışı başladığında, siyasî toplum geçmişten gelen hangi örneği önünde bulacaktır?

Her toplum kendi tarihini dikkate alarak ileriye bakar. Toplumsal bilinci oluşturan fikir akımları ve eylemler gökten zembille inmez, ülke tarihinin içinden geçen fikrî ve siyasî akımların geliştirilmiş, zamanın şartlarına uyarlanmış uzantıları olarak gerçeklik kazanır.

İKİ TEMA ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER

Bizim yakın tarihimizde iki ana akım vardır. Birincisi, İttihat ve Terakki’den başlayıp 1961 Anayasası’na; ikincisi, Hürriyet ve İtilaf’tan başlayıp AKP Anayasası’na kadar uzanır. Bu iki akımı kaynaştırmak için yapılan bütün girişimler boşa çıkmıştır. Müzik dilini kullanacak olursak, bunlar bizim senfonimizin ana temalarını oluşturur. Farklı siyasî gruplar bu iki ana tema üzerinden ancak çeşitlemeler, varyasyonlar yapabilirler. Bazen biri, bazen diğeri öne geçer fakat bu ikisini birbirinin içinde kaybederek yeni bir senteze ulaşmak imkânsızdır. Ancak hiçbir senfoni sonsuza kadar sürmez. Yeni bir devrim ya da şimdiki karşıdevrim yeni bir senfoni besteleyene kadar bu iki temanın mücadelesi devam edecektir. Tevfik Fikret ile Derviş Vahdeti’yi, Yusuf Akçura ile Saidi Nursi’yi birleştirebilir misiniz? Mesela II. Abdülhamit ile Mustafa Kemal’i günün icabına uyarak birleştiremiyorsunuz bir türlü! Olmuyor…

Neyse, konuyu dağıtmayalım… 27 Mayıs Devrimi ve 1961 Anayasası hakkında fikirler muhteliftir. Bu fikirler, özünde, Türkiye’nin nasıl bir rejimle yönetileceğine ilişkindir. Halkımız nasıl bir anayasaya, ülkemiz nasıl bir devlet teşkilatına layıktır? 27 Mayıs tartışmalarının altında bu soru yatar.

1961 ANAYASASI ÜZERİNE İKİ YORUM

Geleneksel sağın ve bugünkü AKP’nin 27 Mayıs eleştirisinin esasını Adnan Menderes hükümetlerinde çalışma, sanayi ve devlet bakanlığı yapmış Samet Ağaoğlu, “Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri” (özel basım, 1972) adlı kitabında şu sözlerle ifade eder:

“Kabul etmeli, 1960’ın asker-sivil bürokratları 1950’nin bürokratlarından daha ileri idiler. Bunlar kendilerini devlet yönetiminde her bakımdan yetkili nitelikte görüyorlardı. (…) 1924 Anayasası kuvvetlerin beraberliği sistemini getirmişti. 1961 Anayasası klâsik kuvvetlerin ayrılığı veya muvazenesi sisteminden büsbütün başka bir sistem yarattı. Kuvvetlerin ayrılığı veya muvazenesi sistemlerinde iktidar bölünmesi kanun yapan, uygulayan ve adalet dağıtan kuvvetlerin ya halkça ayrı ayrı seçilmesi veya cumhurbaşkanının anayasada tespit edilmiş şartlarla meclisleri dağıtarak belli bir sürede yeni seçimlere gidilmesi şeklinde olurken, 1961 Anayasasında meclislerin de, hükümetin de yanında, fakat halkın seçmediği, hükümeti fiilen kontrol eden, ona istikamet tayin eden, hiçbir murakabeye tâbi bulunmayan Millî Güvenlik Kurulu, Yüksek Hâkimler Kurulu gibi müesseseler ve yine kontrolden tamamen uzak üniversite, radyo gibi teşekküller yaratıldı. Bu, gerçekte Millî Hâkimiyet yerine asker-sivil bürokrasi hâkimiyetini getirmekten başka bir şey değildir” (s. 185-6).

Samet Ağaoğlu, 27 Mayıs’ın siyaset kurumunu denetleyen bir asker-sivil bürokrasi yarattığını ve milletin egemenliğini ortadan kaldırdığını; kuvvetler ayrımının ancak yürütme, yasama ve yargı organlarının halk tarafından seçilmesi hâlinde uygun olabileceğini söylüyor.

Yani diyor ki seçimleri kazanan siyasî parti halkın tercihini yansıttığına göre, 1924 Anayasası’ndaki gibi bütün kuvvetlere sahip olmalıdır; yetkileri kanunlarla belirlenen, siyasî iktidarın doğrudan denetleyemediği Yargıtay, Danıştay, Sayıştay gibi kurumlar ve “denetimden tamamen uzak üniversite, radyo gibi teşekküller” sorun çıkarır, siyasî iktidarın elini kolunu bağlar. Bu anlayışa göre, seçilen parti bütün devlet kurumlarını denetlemeli, neredeyse kendi devletini kurabilmelidir.

Bu yaklaşım, iktidara gelen siyasî partinin masumiyetini karine olarak kabul eder; nepotizme (eş dost akraba kayırmacılığı), klientalizme (seçmenin yurttaş değil müşteri gibi görülmesi) bulaşmayacağını, yolsuzluk hırsızlık yapmayacağını, devlet imkânlarıyla taraftarlarına servet kazandırmayacağını, etik kurallara uygun ve adaletli davranacağını varsayar. Yetkileri kanunla belirlenmiş Devlet kurumlarının denetlemediği siyasî partinin bir diktatörlük kurabileceğini ya da elindeki devlet imkânlarını kullanarak Cumhuriyet’in Kuruluş İlkeleri’ne ters düşen bir ideolojik hegemonya dayatabileceğini hesaba katmaz. Halkın yanılmayacağını ve yanıltılamayacağı, iktidar partisinin zamanla değişmeyeceğini, vaatlerine bağlı kalacağını varsayar.

Öte yanda, 1961 Anayasası’nı hazırlayan komisyon, Demokrat Parti tecrübesinden hareketle, bütün bu varsayımları ve sakıncaları değerlendirmiştir. Komisyon raporunda şöyle denilmiştir: “Müstakbel Anayasanın (…) Devlet organlarını, sosyal müesseselerini kuran ve koruyan bir muvazene âmili [denge etkeni] olması, kanunların Anayasaya uygunluğunu sağlayacak müesseselere yer vermesi, bunun için de iktidarı teşkil eden bir Meclis çoğunluğunun meşru hak ve yetkilerini aşarak yarının iktidarı olabilecek bir Meclis azınlığını ezmemesi, demokrasinin en esaslı varlık şartı olan siyasî hayatı felce uğratamaması için gerekli bütün esasları ihtiva etmesi lazımdır” (Ak Devrim, Başbakanlık Devlet Basımevi 1960, s. 66).

Yani diyor ki bütün oyları toplayarak iktidara gelmiş olsanız bile kafanıza göre kanun yapamazsınız, çoğunluğu ele geçirdim diye size tanınan meşruiyet sınırlarını aşamazsınız, meclisteki diğer partileri ezip onları halk nezdinde sürekli aşağılayamazsınız, siyasî hayatı felce uğratarak “seçimle geldik” diye kendi diktatörlüğünüzü kuramazsınız. Söz gelimi, yasama meclisine kurucu meclis vasfı yükleyerek anayasal rejimi değiştiremezsiniz. Buna teşebbüs ederseniz, yetkileri anayasada belirtilen Devlet müesseseleri kanunla belirlenen usulleri uygulayarak sizi engeller, icabında sorgular, yargılar ve mahkûm eder.

Burada parantez açarak şunu da teslim etmek gerekir ki Demokrat Parti, oy tabanını genişletmek için toplumun en gerici kesimlerine tavizler verdiyse de son tahlilde Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine bağlıydı; laiklik karşıtı faaliyetleri kısmen serbest bıraktı ancak bu faaliyetlerin odağı olmadı. İktidardayken DP kadrolarının yaptıkları yolsuzluklar ve usulsüzlükler sonraki siyasî iktidarların yaptıklarıyla kıyaslandığında devede kulak bile değildir.

ŞALLA ÖRTÜLEN, KATLEDİLEN ANAYASA

Sağcı iktidarlar Samet Ağaoğlu’nun yukarıda yer alan eleştirisine denk düşen bir tutumla, 1963’ten 1980’e kadar 1961 Anayasası’yla mücadele ettiler. Büyük bir direnişle karşılaştılar. Bu direniş, elbette “asker ve sivil bürokrasi”den, ama aynı zamanda özerk üniversitelerden, sendikalardan, örgütlü ve aydınlanmış bütün toplum kesimlerinden geldi. TRT bile kendi özerkliğini korumak için sonuna kadar direndi. Nihayet 1971’de Amerikancı askerlerin desteğiyle fazla özgürlükçü ve müstehcen buldukları anayasanın üzerine şal örttüler, 1980’de onu katlettiler. Sonunda AKP kendi anayasasını yaparak kuvvetler ayrımını hukuken (de jure) değilse de fiilen (de facto) ortadan kaldırdı ve partili cumhurbaşkanlığı sistemiyle kendi ideolojisini topluma dayattı.

Ama daha bitmedi. Muhtemelen AKP’nin 2023 hedefleri bütün kuvvetleri siyasî iktidarda toplayan yeni bir anayasayla Devlet’i dinî esaslara bağlayan, Siyasî İslam’ın nihai zaferini ilan eden yeni bir rejimi dayatacaktır. Bunun belirtileri ufak ufak değil, en miyopların bile görebileceği kadar büyük büyük ortaya çıkmaya başlamıştır.

ALTERNATİF ANAYASALAR: 1921 VE 1924

Burada en riyakâr tavır, “Atatürk’ün 1921 ve 1924 anayasalarını savunuyoruz” söylemiyle sergilenmektedir. AKP bu söylemi bazen açıktan, bazen lafı dolandırarak savunmuştur. Mesela Burhan Kuzu, 2010’da TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı sıfatıyla, “1921 Anayasası, milli egemenliği en iyi şekilde vurgulayan metin olarak karşımıza çıkıyor,” demiştir. 1924 Anayasası’nı “en millî ve darbe sonrası hazırlanmayan tek anayasa” olarak övmüş ve “keşke 1961 Anayasası’nı hazırlayanlar, o metni olduğu gibi alıp içindeki eksiklikleri tamamlasalardı” sözleriyle özlemini dile getirmiştir (Hürriyet, 08. 04.2010). Hiç kimse 1924 Anayasası’nın 2. Maddesi’nde “Devletin dini İslâmdır” yazdığını söylemiyor; bu ifadenin 1928’de anayasa metninden neden ve nasıl çıkarıldığını anlatmıyor. Neden acaba?

AKP’nin 2009’da başlattığı “çözüm süreci” devam ederken, 1921 Anayasası, vilâyet temelinde muhtariyet (özerklik) getirdiği için bölücüler ve neoliberaller tarafından övülmüştür. 1961 Anayasası’nda yer alan “Milli Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak…” ifadesini beğenmeyen ve yeterli görmeyen, hatta Cumhuriyet İlkeleri’nden bir sapma gibi değerlendiren bazı politik unsurlar, “Altı Ok”a anayasada yer verilmemesini eleştirmişlerdir. (1961 Anayasası’nı yapanlar o dönemde CHP programını alıp anayasa metnine koysalardı çok partili sistem nasıl devam edecekti?) 1961 Anayasası Cumhuriyet Devrimi’ni kurumsallaştırmıştır; getirdiği kurumlara bugün bile cepheden değil ancak yandan yandan saldırabiliyorlar.

1921 ve 1924 Anayasalarını farklı politik manevralara alet ederek didiklemek AKP’nin hedeflerine hizmet eder. İstiklâl Savaşı sırasında ve sonrasında TBMM’de kabul edilen ve devrimin esas kadroları tarafından uygulanan, o dönemde ilerici ve devrimci olan bu anayasalar bugüne uyarlanırsa, ancak AKP diktatörlüğüne meşruiyet sağlayabilir.

1961 Anayasası’nın giriş bölümünde yer alan sözlerle, “İnsan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adâleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak, demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kuracak” yeni bir Anayasa’ya kesinlikle ihtiyaç duyulacaktır.

Özetle, 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Devrimi toplumu özgürleştiren, halkın örgütlenmesine imkân veren, kültür alanında Rönesans etkisi yaratan büyük bir aydınlanma devrimidir. Bizim kuşak, varlığını bu Devrim’in sağladığı özgürlüklere borçludur. Altmışıncı yılında Devrim’i gerçekleştiren askerî kadroyu; 1961 Anayasası’nı hazırlayan Komisyon Başkanı Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ı ve üyeler, Prof. Nail Kubalı, Prof. Naci Şensoy, Prof. Ragıp Sarıca, Ord. Prof. Hıfzı Velded Velidedeoğlu, Prof. Tarık Zafer Tunaya ve Doç. İsmet Giritli’yi saygı ve minnetle anıyorum.

yalogan@gmail.com