AKP’li vekil Özlem Zengin diyor: AKP’den önce kadın yokmuş!

AKP’li vekil Özlem Zengin diyor: AKP’den önce kadın yokmuş!

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin Mecliste ‘AKP gelene kadar Türkiye’de kadının adı yoktu’ dedi.

Şu cehaletin geldiği yere bakın! AKP’den önce kadın yokmuş. Bir insan evladı bir siyasetçi bu kadar ‘kör’ bu kadar ‘nankör’ nasıl olabilir!

Cumhuriyet devrimleriyle batı dışı topraklarda sadece (yani tüm Ortadoğu, Afrika, Hindistan, Çin, uzak-doğu, vs.) değil Batı topraklarının büyük çoğunluğunda olmayan ‘kadın’ hakları Türkiye Cumhuriyeti’nde hayata geçti. Aksine kadınlara seçme-seçilme haklarının dünyanın üçte ikisinden önce bu topraklarda verilmesi Cumhuriyet’in kazanımı ve iftiharıdır.

Yetmedi, Cumhuriyet bunca tarikat-cemaat yobaz saldırısına rağmen yıkılmıyorsa bunun en büyük sebebi cumhuriyet kadınlarının direnişidir.

Daha dün kanser hastası Türkan Saylan’ın başına gelenler ortada. Daha bugün Müyesser Yıldız’ın mücadelesi ortada. Sekiz uzun yıl süren FETÖ operasyonlarının ise meydan meydan mahkeme mahkeme şahidiyim. Direniş için bir meydanda toplandığımızda ya da mahkeme kapılarında protesto için 80 milyon içinden otuz-kırk kişi toplanabildiysek bu kırk kişinin otuzu ‘kadındı’. Medyanın binlerce yazarı içinde her mahkemenin kapısına koşan Yazgülü Aldoğan’ı Yeniçağ’dan genç yazarı Selcan Taşçı’yı, nicesini tek tek saysam bu yazımın boyunu aşar. Direndiler ve Cumhuriyet’i bir sümüklü şeyhe teslim etmediler.

Peki bu uzun işgal sürecinde AKP’nin kadın olarak ekranlara çıkartıp FETÖ operasyonlarını gazlayıp Atatürk’e ve Cumhuriyet’e küfrettirdiği kimlerdi, bir örnek isim: Nagehan Alçı. Mesela TRT imkanlarıyla belgeseller çeken AKP’nin kurucusu şimdi Yeni Şafak yazarı ekranlardan düşmeyen bir de Ayşe Böhürler vardı. Uçsuz bucaksız iktidar olanaklarını kullandılar, sonuç: sıfır. Bu sıfır elde var ‘sıfır’dan bugün bütün kadınlar utanıyor.

Özlem Zengin’in Meclis’te söylediği bu cümlelere çok içerledim. Bu topraklarda siyaseten söylenmiş bu kadar ağrıma giden bir laf hiç işitmedim.

Kardeşlerim, eksiğimiz hatamız yanlışımız günahlarımız çok ancak gözümüzü açalım yaşadığımız toprakların büyük devrimci kadınlarını tanıyıp asla ihanet etmeyelim.

Şimdi size yaşadıkları ağır sansüre rağmen dünyada büyük ses getiren sadece İranlı kadın yönetmenlerin adlarını ve çektikleri insanlık dolu filmlerini buraya yazsam yine sayfalar yetmez.

AKP yirmi uzun yıllık iktidarının servet ve finansör bolluğuna rağmen imkansızlıklar içinde filmler çeken İranlı kadın yönetmenlerinden tek bir tanesinin entellektüel seviyesine ulaşmış tek bir başarı hikayesi neden çıkartamamıştır.

Kardeşlerim, size başka bir hikaye anlatayım, size Ortadoğu topraklarından çok farklı bir ‘muhteşem kadın’ hikayesini hatırlatayım.

Beyrut el kadar bir coğrafya, hristiyan ve müslümanlar aynı şehir içinde yaşıyor. Bu dini çatışmayı sinemaya en güzel aktaran Beyrutlu bir sinemacı: Nadine Labaki.

Bir köyde tek bir aile gibi içiçe yaşayan Hristiyan ve Müslümanların hikayesini anlattığı ‘Peki Şimdi Nereye’ filmi cümbüşlü ve çok zevklidir tadından yenmez.

Nadine Labaki’den neden bahsediyorum, çünkü, bu kadın Ortadoğu topraklarında dünyada en çok izlenen, en çok gelir getiren en çok ödül toplayan Capernaum (Kefarnahum) filmini çekti. Capernaum ‘kaos’ demek, bu filmle Nadine Labaki kendini de aştı coğrafyamızı da aştı.

Film filmden öte mucizevidir. Filmi izlediğinizde son on dakikasında sağanak yağmurlar gibi ağlarsınız. Bu kadar yüksek kalite bu kadar derin bir hikayeyi insanlık vicdanıyla anlatışına hayranlık duyarsınız.

Mülteci hikayesini ve savaşı 13-14 yaşlarında Suriyeli çok yoksul bir çocuk üzerinden anlatıyor. Filmin oyuncuları o kadar başarılı ki belgesel mi çekmiş film mi anlayamazsınız. kendimize sert sorular soralım, İran, Irak, Mısır, Türkiye, hiç kimse bu topraklarda bu kadar yüksek kalite bir film neden çekemedi.

Neden Ortadoğu’nun en büyük derdi savaşı yoksulluğu çok çocuklu aileler sorununu Beyrutlu bir Hristiyan Nadine Labaki gibi içimizi sızlatarak çekemedi.

Savaşta milyonlarca çocuk ölmüş milyonlar göç etmiş. Ve geride büyük bir yıkım ve yoksulluk ve sahipsizlik bırakmış. İnsanların ülkeleri elinden alınmış ve onurları parçalanmış. Tarihin bu en büyük göç ve yoksulluk enkazı karşısında peki bizler ne yapmışız?

Devletin uçsuz bucaksız imkanlarını yirmi yıldır elinde tutan İslamcı iktidarımızın ‘kadınları’ ne yapmış, Nagehan Alçı örneğindeki gibi kalkmış Atatürk’e küfretmiş ya da çocuk gelinler karşısında alayı susmuş.

Nadine Labaki, Hristiyan bir kadın ve bizlerin dahil olup sebep olduğu bir savaşın enkaz ve çöplüğündeki bir küçük Müslüman çocuğun hikayesini insanlık vicdanına sunuyor.

Savaşta yüzbinlerce kız çocuğu öldürüldü sakat bırakıldı IŞİD’e satıldı, savaşta Müslüman değerleri aile arkadaşlık vefa paramparça darmadağınık hale geldi ve Nadine Labaki işte bu paramparça vaziyeti toparlıyor.

İçimizi yakan bu trajedileri hangimiz bar bar bağıran tarihle kendimizle hesaplaşarak soran hikaye roman ya da film haline getirebildik.

Filmin kahramanı 13 yaşlarında Zain adlı Suriyeli bir çocuk, İstanbul sokaklarında Zain’in tıpkısı binlercesini dilenirken görürsünüz. Nadine Labaki baş rolde oynattığı Zain’den yepyeni bir sinema kahramanı çıkartır. Zain’i dünya sinema tarihinin büyük kahramanları Cesur Yürek, Rambo, Al Paçino-Baba vs. yarıştırır ve çok meşhur İtalyan filmi Bisiklet Hırsızları gibi nice yoksulluk öyküsünün dahi kat kat üstüne çıkartır.

Zain, çok sevdiği kız kardeşinin çocuk yaşta evlendirilmesine karşı ortaya öyle bir ‘erkek’ karakteri koyar ki kendinize gelemezsiniz, evet, biz hepimiz Zain gibiydik, ne zamandır Zain olduğumuzu unutmuşuz, dersiniz. Size unutturulan aile ve insanlık değerleriyle kendinizi büyük bir hesaplaşmanın içinde bulursunuz.

Özlem Zengin hanım, içinizde Nadine Labaki’yi kıskanan Nadine Labaki’ye özenen biri var mı diye sormuyorum. Nadine Labaki ismini bilen biri var mı?

Gelmiş geçmiş Ortadoğu tarihinin en büyük filmini çeken bu kadın üstelik bir Hristiyan! Capernaum ‘kaos’ demek, Nadine Labaki bize içinde yaşadığımız cehennemi anlatıyor. Nadine Labaki, ‘bizim suçlarımızın cezasını neden çocuklarımız çekiyor’ diyor. Nadine Labaki, Zain gibi çocukların bizi neden sevmediğini neden bu topraklarda yaşamak istemediklerini sorguluyor.

Siz hiç sordunuz mu? Zain’ler bizim çocuklarımız bizi ve ülkemizi neden hiç sevmiyor!

Zain, filmin sonunda ‘annem ve babamdan beni bu topraklarda doğurduğu için şikayetçiyim’ diyor. Sordunuz mu Zain neden doğduğuna bin pişman. Zain’in annesi-anneleri kimdir, Zain’in anneleriyle sizin zihniyetinizi büyüten anneler bir bakın hiç farklı mı?

Bu topraklarda yaşanmış büyük trajediler içinde ve sonrası, hayatı ancak bu büyük vicdan, şefkat, insanlık filmleriyle yaşanılır hale getirebiliriz. Doğrusu bu toprağın bir yazarı olarak Nadine Labaki’yi çok kıskandım, içimden keşke bu filmi bir Müslüman yönetmen çekebilseydi, deyip sizlere verilen imkanlarla Nadine Labaki’yi kıyaslayıp çok üzüldüm. Çünkü tarihin en büyük bombalarını yiyen bu topraklarda filmin sonunda ayakta kalacaksak ancak çok derin bir ‘vicdanla’ kalabiliriz. Ve bize ‘vicdanı’ hatırlatan neden yine bir Hristiyan, hiç merak ettiniz mi?

Size kalsa altı milyon insan göç etmemiş, milyonlarca Müslüman hiç ölmemiş, yüzbinlerce küçük kız hiç sakat bırakılıp hiç ölmemiş, yüzbinlerce kız onbir yaşında hiç evlendirilmemiş, ülkemizin dereleri yaylaları ormanları hiç talan edilmemiş, cemaat ve tarikatlar imtiyazlı sınıf haline hiç gelmemiş vs. her şey güllük gülistanlık.

Derdimiz olmadığına göre bir yaramız da yok. Bir yaramız olmadığına göre yaraya parmak basan filmlere siyasete hikayelerine de ihtiyacımız hiç yok ve tümevarım, Cumhuriyet’in kadın hareketine kazanımlarına özgürlüklerine de hiç ihtiyacımız yok.

Nadine Labaki bize ait olan ve bizim sebep olduğumuz dehşet bir yoksulluğu masaya yatırıyor. Nadine Labaki bizi deşmeye utandığımız, deşmeye gücümüz yetmeyen en hassas yaramıza parmak basıyor.

Yüzbinlercesini gördüğümüz halde, hepimizi ‘Neden niçin susuyoruz?’ sorusuyla baş başa bırakıyor.

Nadine Labaki ‘insanlığımızı’ sorguluyor, müslümanlığımızı, değerlerimizi, kültürümüzü hakaret etmeden aşağılamadan vicdan masasına koyuyor!

Neden içinde yaşadığınız siyaset ve kültür ve sizler koyamıyorsunuz, çünkü bu soruların cevabı, bu topraklardaki ‘kadın direnişiyle’ alakalı, kadın hakları, özgürlük, sansür, kadınlara biçilen rollerle, cumhuriyet değerleriyle alakalı.

Bir de Nadine Labaki’nin içinden geldiği kültüre bakalım, Beyrut coğrafyası büyük iç savaşlar yaşadı, bir tarafta Müslümanlar diğer tarafta Hristiyan (Maruniler, Falanjist Hristiyanlar) savaştı ve yüzbinlerce ölü.

Dünya tarihinin en uzun ve kanlı süren şehir savaşı yaşandı. Ve sonunda birbiriyle teması konuşması yaşaması imkansız olan iki ayrı düşman çıktı.

İnsan hatırlatıp adını dahi vermek istemiyor, ama, aynı topraklarda dünya tarihinin bütün roman hikaye sineması masalları içinde hiç yazılmamış akıl almaz delirmişlikten öte ‘intikam’ öyküleri çıktı.

Ben burada şimdi yazıyorum ama siz yine de aman izlemeyin. Filmin adı İncendies: İçimdeki Yangın, intikam coğrafyası Beyrut’u anlatıyor.

Bir Hristiyan kadın bir Müslüman çocuğa aşık olur. Hristiyan aşırı sağcı örgüt kadının Müslüman sevgilisini öldürür. Hristiyan kadın da aşırı milliyetçi Hristiyan lideri öldürür. Vay sen misin öldüren! Hristiyan örgüt, kadından dünya tarihinde hiç bir delinin dahi aklına gelmeyecek bir intikam alır.

Kadını yirmi yıl zindana atarlar ve kadının doğurup izini kaybettiği ve bu kadının annesi olduğunu dahi bilmeyen oğlunu da bu zindana işkenceci-gardiyan koyarlar. Oğlu bilmeden kadına tecavüz eder ve ikiz çocukları dünyaya gelir.

Film Kanada’da çok yaralı delirmiş bir kadının iki çocuğuna bıraktığı vasiyetle başlar. Çocuklar ‘ağbilerinin’ peşine düşer ve ağbilerinin babaları olduğunu öğrenir, felekleri şaşar. Aşırı sağcı Hristiyan milliyetçiler ‘kadından’ acısı kuşaklar boyu sürecek bir intikam alırlar. Ve sırf filmi seyretmiş olmakla dahi bu korkunç intikam beyninizi iptal eder insanlıktan iğrenirsiniz.

İçimdeki Yangın bize Beyrut’taki Müslüman-Hristiyan çatışması içindeki düşmanlığın-intikamın delilik düzeyinde dehşetengiz boyutlarını anlatır.

Yani Nadine Labaki gibi dünya güzeli kadın işte bu delirmiş çatışmanın intikamla kafayı sıyırmışların içinde, ülkesinde büyüdü.

Nadine Labaki’nin çektiği filmlerle görüyoruz ki bu ‘intikam’ kültürünü çoktan aşmış ve ortaya mükemmel mucizevi bir eser çıkmış.

Siz de farkındasınız kaç zamandır bu dehşet savaş ve göç ve yoksulluk ortasında sahipsiz çocukların ve hepimizin artık hiç yüzü gülmüyor.

Nadine Labaki ‘yüzümüzün hiç gülmediğini’ bilir ve filmin sonunda Zain’e, artık İsveç’e gidiyorsun bir ‘gül’ der ve son sahne tek bir kare Zain yalancıktan kameraya güler.

Filmin konusu çok çocuklu aileler ve küçük yaşta evliliklerdir.

Çocuk yaşta evliliklere cevaz veren siyasilerin, hocaların, Diyanet’in fetvaları ortadayken sormak lazım Nadine Labaki bu filmi Türkiye’de AKP iktidarında çekebilir miydi?

Tarikatlardaki bu çocuk tecavüzlerinin filmlerini çekmeye cesaret edebilecek içinizde tek bir kadın kaldı mı?

Nicesini sormak lazım ama mesela asıl bu soruyu TRT’nin devası imkanlarıyla belgeseller çekmiş AKP kurucusu Ayşe Böhürler’e de sormak lazım. 150 milyonluk Müslüman coğrafya kendi başına gelen trajedileri neden çekemiyor ve neden Beyrut’ta bir avuç Hristiyan içinden bir kadın bu coğrafyanın en mükemmel filmini çekip hepimize vicdan ve ahlak dersi verebiliyor.

Çünkü AKP’li bu kadınların ilk derdi iktidarlarını korumak için ‘ağızları sıkı olmak’ zorunda.

Oysa konuşabilmek için özgür olmaları, cumhuriyet ve kazanımları neymiş anlamış olmaları gerekirdi.

Bu AKP’li kadınlar hepsi bir anne-ana olarak hepimizden çok çırpınıp seslerini duyarabilmeleri için feryat figan saçlarını başlarını yolmaları lazımdı.

Bu kadınların, çocuk gelinlere tarikatlardaki çocuk tecavüzlerine karşı hepimizden çok yırtınmaları lazımdı.

Oysa çekilen acıları dahi yazıp çizebilecek kalemleri ağızları vicdanları ahlakları ve özgürlükleri hiç olmamış bir cemaat içinde büyümüşler.

Aslında kendileri, adları hiç olmamış bu kadınlar şimdi kalkmış bize AKP’den önce ‘kadın hiç yokmuş’ diyor.

Böyle bir nankörlük böyle bir körlük… İşte Nadine Labaki abla, bizim gücümüz yetmiyor bir de bunun filmini çekebilsek?

O meclise bu söz hürriyetine bu imkanlara kendilerini taşıyan hukuk kazanımlarını nankörlükle inkar ediyorlar, dördüncü kuma olmaktan kurtulup bu makamlara geldiklerini bu kadınlara neyin hırsı neyin düşmanlığı neyin intikamı nasıl bir delilik türü unutturuyor!

Bir sanatçı bilgeliği ve zerafeti böyle bir şeydir, Nadine Labaki, bizim sebep olduğumuz siyasi pisliklerin bokumuzdan sarraflıkla elmas çıkartıp, kültürümüzü ve değerlerimizi küçümsemeden, sizin vicdanınız budur diye elmas kolyeyi onurla boynumuza takıyor, bizim muhafazakar siyasetçilerimiz ise, boyunlarına takılmış cumhuriyetin elmas değerlerini boka püsürüğe dönüştürmeye çalışıyor.

Evet Zain benim hikayem, kimsesizlerin kimsesi cumhuriyet Zain’in savaşıdır.