Aşıda iki ileri bir geri

Dr. Handan Toprak Benli yazdı...

Aşıda iki ileri bir geri

Cumhuriyet'in yokluk zamanında 1928’de kurulan ve salgınlarla mücadele eden Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi 2011’de kapatılarak aşıda uluslararası endüstriye pazar olmak durumunda kalınmıştır.

Covid19 enfeksiyonu sadece bugün  64 milyon kişiyi hasta etmesi, şimdiden 1,5 Milyon cana mal olması, yarattığı ekonomik çöküntüler, hastalığı atlatmış gibi görünen insanlarda bağışıklık bırakmaması, uzun vadede bıraktığı sekeller ve meydana getirdiği tekrarlayıcı enfeksiyon atakları ile uzun süreli bir sağlık problemi olmaya devam edecektir.

Maske, mesafe ve temizlik gibi  Halk Sağlığı tedbirlerinin yanında salgını durdurmak için aşı şarttır.

Unutmayalım ki aşılar milyonlarca insanın hayatını kurtarmış hatta bir hastalığı (Çiçek) yeryüzünden silebilmiştir. Sağlık sistemlerinin aşılar konusunda çok istekli olmasının nedeni salgını durdurmak, insan kayıplarını ve sağlık harcamalarını azaltmak içindir.

Tarihsel süreçte 200 yıllık bir aşı geçmişinde aşıları bugün için basitçe 2 ana gruba ayırmak mümkündür:

I. Klasik aşılar: Mikrobun, virüsün ölü ya da çoğalamayan formunun veya parçalarının ya da proteinlerinin kullanıldığı aşılardır.

Enfeksiyon yaratmayan mikrop/virüsün kendisi ya da  parçaları insana verildiğinde vücut buna karşı kolayca bağışıklık geliştirebilmektedir.

Bu aşıların en önemli avantajı bu konuda çok fazla deneyim olması ve dolayısı ile güvenlilikleridir. Ancak üretimleri zor ve pahalıdır. Endüstri bu sorunu aşabilmek için, yani az sayıda mikrop/virüs kullanarak çok sayıda aşı üretebilmek için, içine güçlendirici yani adjuvan adı verilen bazı kimyasallar koyarlar. Tartışmalar da sadece bu adjuvanlarla ilgili olmaktadır.

II. Yeni tip aşılar: mikrop/virüsün kendisini değil RNA, DNA gibi nükleik asit parçalarını vererek aşı olan kişinin hücrelerine virüse ait proteinlerin üretimini yaptıran geni taşıyan aşılardır. Böylelikle, aşı olan insanın kendi vücudunda ürettiği virüse ait moleküller, bağışıklık sistemine tanıtılmış olur.

Bu aşıların avantajı ucuz, çok kolay ve hızlı üretilmeleridir. Sadece -70 derece gibi soğuk saklama ve taşıma ortamının sağlanması gerekir. Dez avantajları ise enfeksiyon hastalıklardan korunmak için kullanım öykülerinin olmayışıdır. Yani deneyim son derece kısıtlıdır. Çünkü bu aşı modelleri aslında kanser tedavisi için geliştirilmişlerdir.

Salgın konusunda komplo teorilerine gelince; eskiden beri yarasalarda olduğu bilinen bu Korona Virüs nereden geldi, nasıl oldu da insandan insana bulaşan bu salgını yapabildi. Bu konu ayrıca yıllarca araştırılacak ve konuşulacaktır. Ancak sonuçta Covid-19 Virüsünün insansan insana çok hızlı yayıldığı ve insanları öldürdüğü bir gerçektir.

Aşı konusunda ise kısırlık ve çip takılması gibi komplo teorilerine elbette temkinle yaklaşmaktayız. Ancak bu söylemlerin her salgında aşı karşıtları tarafından ileri sürdüğünü de bilmekteyiz.

Aşı konusunda ülke olarak neredeyiz,  ne yapıyoruz konusuna gelince tarihsel sürecimize bir göz atmamız yerinde olacaktır.

Cumhuriyet’in kuruluşunda Sağlık Bakanı Refik Saydam döneminde, salgın hastalıklarla savaşta; halk sağlığına ve koruyucu hekimliğe yönelik çalışmalar yapmak üzere 27 Mayıs 1928 günü, Resmî Gazetede yayınlanan 1267 sayılı kanunla Hıfzıssıhha Enstitüsü adı verilen Türkiye’nin ilk halk sağlığı laboratuarı kurulmuştu...

Ancak Cumhuriyet'in yokluk zamanında kurulan ve salgınlarla mücadelede büyük başarıları olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı 2 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete ’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile kapatılmıştır.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında ve devamında sürdürülen aşı politikası desteklenmediği için bugün uluslararası endüstriye pazar olmak durumunda kalınmıştır.

Milli aşı endüstrimiz sürdürülüp geliştirilseydi bugün yabancı ülkeden korona virüs aşısı beklemek zorunda kalmayacaktık.

Sonuçta sağlıkta; özellikle de salgın hastalıklarla mücadelede bugüne kadar başarımız Türkiye Cumhuriyetini sağlam temeler üzerine kuran, sağlığı kuramsallaştıran ve akademikleştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam ile başlamış ve  birçok bilim insanımızın katkılarıyla günümüze kadar devam etmiştir.

Ülkemizden Almanya’ya göç eden COVID-19’a karşı aşı geliştirerek dünyayı umutlandıran, Prof Dr. Özlem Türeci ve eşi; kendisi gibi Alman firması BioNTech'in yöneticisi ve sahibi olan, Prof. Dr. Uğur Şahin ile gururlandık elbette. Ancak bunun ülkemizde olmasını arzu ederdik.

Salgında durum giderek kötüleşirken
Türkiye’de devlet destekli olarak Covid-19 aşı projelerinin iki koldan devam etmekte olduğunu öğrenmekteyiz.

Birisi TÜBİTAK’ın desteklediği çalışmalar; diğer kol da Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı’nın (TÜSEB) desteklediği aşı geliştirme projeleri: Toplamda 13 ayrı merkezde Covid-19 aşı geliştirme çalışması devam etmekte olduğu bilgisini almaktayız.

Ankara’daki Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsü, Türkiye’de yerli aşı çalışması içindeki araştırma merkezlerinden birisi olup intranazal (burundan damlatılan) aşı çalışmaları yaptıklarını ve hayvanlar üzerinde denemelerden olumlu sonuçlar almayı beklediklerini belirtiyorlar.

Ayrıca Kayseri Erciyes Üniversitesi’nin Türkiye’deki yerli aşı çalışmalarında ileri aşamaya geldiğini ve insan üzerinde denemelere başladığı bilgisini almaktayız.

Türkiye'de Korona Virüs aşısı geliştirme çalışmalarını yürüten merkezlerimizin 2021 ilkbahar sonuna doğru yerli aşıyı üretebilecekleri söylenmekte...

Bilimin ışığında, “Beni Türk Hekimlerine emanet ediniz” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği yolda ilerleyen hekimlerimizin, yine yeniden aşı konusundaki başarısını beklemekteyiz.