Der gibi geldi bana

Yavuz Alogan yazdı...

Der gibi geldi bana

Eskiden böyle bir şarkı vardı: “Bir münasip zamanda, mesela saat onda, buluşalım Kordon’da, der gibi geldi bana / Gözlerinde bir mana var gibi geldi bana…”   Yani adam bir an göz göze geldiği kadının bakışlarından bir mana çıkarmakla kalmıyor, mekânı ve saatiyle bir randevu teklifi bile alıyor… Şu sıralarda geçerli yorum yapma tarzımıza çok benziyor.

Günümüzde her şeyden ancak mana çıkarabiliyoruz.

Siyasî analiz yapamıyoruz, çünkü siyaset alemi şu sıralarda akış hâlinde. “Adam bize n’apacak acaba?” diye Biden’ın yerleşmesini bekliyoruz mesela. “Benim çok iyi ahbabımdır, bir keresinde hasta olmuştum, elinde bir demet çiçekle evime ziyarete gelmişti canım ya, sevgili Biden…” gibisine demeç veriyor. İnsan hayretler içinde kalıyor. Herhalde böyle diyerek partililerine, piyasalara falan güven verdiğini zannediyor. Neyse…

İktisadî analiz de yapamıyoruz. Veri yok! Elinizde doğru rakamlar, oranlar falan olacak ki onları bölüp çarparak bir sonuca varasınız. İşin uzmanları hükümet benzeri şeyin açıkladığı verilerin doğru olmadığını anlıyorlar. Biz garibanlar hiçbir şey anlamıyoruz. Ekonomi muhabiri semt pazarına gidip insanlara “fileyi kaça doldurdun, hemşerim” diye sorarak enflasyon oranını ya da   Ankara’nın İtfaiye Meydanı’ndaki amele pazarına gidip  işsizlerle konuşarak işsizlik oranını saptamaya çalışıyor.

Sosyolojik analiz hiç yapamıyoruz. Tarikat, cemaat, vakıf, siyasî parti, mafya, holding ya da bir şeyleri savunuyormuş gibi yapan çeşitli hareketler ya da heyecanlı sosyal medya grupları, sürekli ağlaşan yakınan mağdurlar ya da oturduğu yerden her şeyi bilimsel olarak önce teşhir sonra analiz etmeye çalışan muhtelif akademisyenler arasından bakıyoruz bakıyoruz fakat toplumsal gerçekliği göremiyoruz. Gerçi bunların da kendine göre bir sosyolojisi var ama her birini tek tek anlamak, hele ki aralarında bir bağlantı kurmak neredeyse imkânsız. Şahsen ben toplumsal sınıfları gözden kaybettim, göremiyorum.

Gayret ederek gördüğüm şey de toplumsal sınıflara benzemiyor. Üretimden uzaklaşarak rantiyeleşen, inşaat işine el atan burjuvazi gibi bir şey tulumba gibi içeriden çektiği paraları yurtdışına akıtıyor ya da oturup afiyetle yiyor. Ülkenin en has burjuva aileleri Malta vatandaşlığına geçti mesela, kimse çıkıp “Siz n’apıyosunuz?” diye sormadı.

İşçiyi sömürme ihtirasıyla yanıp tutuşan, misak-ı millî sınırları içinde işverenler lehine yasalar çıkarmak için mücadele eden, Ecevit’i devirmek için gazetelere çarşaf gibi ilanlar veren, Kenan Evren’e mektuplar döşenen o militan eski zaman burjuvazisini özlüyoruz. 15-16 Haziran 1970’te toplu sözleşme yasasında küçük bir değişiklik önergesini protesto etmek için düzenin barikatlarını parçalayan on binlerce işçiyi, “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te!” sloganıyla 1 Mayıs meydanlarını dolduran yüz binlerce bilinçli, sendikalı işçiyi özlüyoruz.

Biz bunları gördük! Bu yüzden bazı olaylar bizi yaralıyor. Gerçekten yaralıyor… Mesela Çorum’daki Ekmekçioğlu Metal işçileri Birleşik Metal-İş Sendikası’na üye oluyorlar, Çalışma Bakanlığı yetki belgesi veriyor. Sendikalı işçiler 8 Aralık sabahı fabrikaya geliyorlar fakat içeri sokulmuyorlar. Eylem yapmaya başlıyorlar. Bunun üzerine işveren işçilerin işine son veriyor. “Fakat,” diyor işçiler, “pandemi döneminde hükümet, kararnameyle işten çıkarmayı yasakladı.” İşveren, “Yanılıyorsunuz,” diyor, “onun istisnası var: ahlaksızlık maddesi!”

Meğer öyle bir madde varmış. İşveren “ahlaksız” olduğunuza, mesela hırsız ve namussuz olduğunuza karar verirse, sizi kapının önüne koyabiliyormuş. Yani sendikaya üye oluyorsun, işveren seni “ahlaksız” diye işten atıyor. Sen bir aile reisi ya da evli bir kadın işçisin, çoluk çocuğun var…

Bakın ben size bir şey söyleyeyim: bu tip olaylar milletin mâşeri şuurunda (toplum vicdanı) öyle bir birikir ve öyle bir gün gelir ki kaçmaya fırsat bulamazsınız!

Neyse, öfkelenmeden devam edelim…

En iyisi yurttan haberler verelim.

Son aylarda ülke genelinde etkili olan kuraklık felaketine bir çözüm bulan Diyanet İşleri Başkanlığı 81 ile genelge göndererek Cuma namazı sonrasında bütün camilerde “yağmur duası” okutmuş. Yurttaşlarımızın fotoğrafları da var. Avuçları yere dönük dua ediyorlar. Herhalde bunu yaparken ellerini hafifçe yukarı aşağı kaldırıp indiriyorlar, yağmur yağdır diye yukarıya işaret vermek maksadıyla... Burada doğal olarak sosyoloji alanından antropoloji alanına geçiş yapmış oluyoruz: ilkel toplumlarda, ritüel farklılaşmasının henüz gelişmediği yoğunlaşmış sembolik sistemlerde, insanlar büyünün etkisinden kurtulmak ya da doğaüstü güçleri yardıma çağırmak için kendi totemlerinin dikkatini çekmek maksadıyla … diye derin bir antropolojik analiz yapabiliriz fakat konu netameli olduğu için bekleme yapmadan yazıya devam etsek daha iyi olur…

İçki yasağı önemli. Bunu kimse izah edemedi. Yağla kaplı o küçük molekül içkiden mi hoşlanıyor? Her şeyi bilen saygıdeğer Bilim Kurulu üyelerinin günlük televizyon turları sırasında “öyleyken böyle de olabilir fakat şöyleyken bu şekilde olmasa daha mı iyi olur acaba” diye lafı dolandırmadan bu konuya bilimsel açıklama getirmelerini bekliyoruz.

Önce bekçiler ve polisler içki de satan bazı büfeleri  cebren kapattılar. Daha sonra İçişleri Bakanlığı hafta sonu açık olacak yerler arasına tekel bayilerini katmayan bir genelge çıkardı. Yalaka marketçiler hemen içki reyonunu “girilmez” manasına gelen bantlarla örttüler. Önce “haksız rekabet olmasın diye yasakladık” şeklinde çekingen bir açıklama geldiyse de açık sözlü içişleri bakanımız, maksadı ortaya koydu: “İçki sosyal mesafeyi azaltan bir etkiye sahip. Tabiî ki kısıtlama getirmekte haklıyız.” Elbette sorunun ideolojik boyutu da var ama şimdi iktidarın her uygulamaya ideolojik bir şey sokuşturma eğilimini derin bir analize tabi tutarak, “ideolojik hegemonya” gibi alengirli laflarla zihninizi yormak istemem. Ayrıca ne faydası var?

Bu arada iyi şeyler de oluyor. Kadınların #me too (ben de taciz mağduruyum) kampanyasını saygıyla selamlıyorum. “Titreyin erkekler, biz vardık, varız ve var olacağız, üstünüze üstünüze geliyoruz!” diyorlar. Büyük meydan okumadır! Çok önemli, eğitici ve dönüştürücü buluyorum, destekliyorum. Çalışan bütün kadınların başlarından geçen taciz olaylarını cesaretle açıklamalarını, tacizci patronlarını ve amirlerini teşhir etmeye devam etmelerini, hareketi genişletmelerini, parasını şöhretini ya da yetkisini kullanarak kadınları taciz eden alçaklara dava açmalarını ve sonuna kadar gitmelerini diliyorum. Kadınlara silah ruhsatı verilmesini, bütün atış poligonlarının kadınlara açılmasını öneriyorum.

Şimdi tekrar başa dönecek olursak, bu “der gibi geldi bana” tutumu çok önemli. Bir tür tefsircilik. Eskiler buna “remil indirme” derlerdi; yani deveden inip çölün kumundaki çizgilerden mana çıkarıyorsunuz… Mesela bir arkadaş, benim “Büyük Yalan” başlıklı son yazımı eleştirirken, mealen şöyle diyor: “Değerli Yavuz Bey, bir önceki yazınızda HDP’nin kapatılmasını önererek tutarlı vatansever çizgiye yaklaşım yaptınız fakat son yazınızda Atlantik ile Avrasya’yı aynı kefeye koyarak kendinizle çeliştiniz, böylece kafanızın ne kadar karışık olduğunu ortaya koydunuz.”

Bu tabiî çok kibar bir eleştiri, “like” almayı hak ediyor. “Lan sen ne biçim devrimcisin, sosyalist misin la sen!” gibi kaba konuşanlar ya da “Arkadaş Avrasya’ya karşı Atlantik’e kesin dönüş yaptı” gibi istikamet   saptayanlar da oldu.

Anlaşılmayacak bir şey yok. Yavuz arkadaşınızın “düğmesine bastılar!” Onun bir düğmesi var, görünmez ince tellerle Atlantik’e, Soros’a falan bağlı. Oradan bir manipülasyon, bir de bakmışsınız arkadaş yön değiştirmiş. Zaten kafası karışık.

Bir keresinde de değerli bir arkadaş, Aydınlık’tan ayrılıp Veryansın’da yazmaya başladığımda, kısa sürede liberal olacağımı, servete kavuşacağımı, lüks arabalarla gezeceğimi (aynen!) yazdı. Üstelik bilinçli bir arkadaş, ayrıca beni muhtemelen 34 senedir tanıyor, ilçe başkanlığı yapmış biri… Yani parti önderi.

Algı sorunu var. Çok fazla uyaranla yoğunlaşmış ortamda insan sorgulama yeteneğini kaybediyor. Kolektifin ortalaması ya da lider gördüğü kişinin söylemi kadar düşünebiliyor. Böylece kendi aklını kullanma yeteneğini, itiraz etme cesaretini, dolayısıyla kendi grubuna katkıda bulunma imkânını kaybediyor. Ezberi bozulacak diye ödü kopuyor. Bu işi bilenler de ezberi çok geniş ve esnek tutuyorlar bu arada, bozulmasın diye!

Sosyal medyanın çok önemli bir katkısı oldu. Ayna görevi gördü. Bu aynaya bakarak, politikleşmiş pek çok insanın sistematik ve mantıklı düşünme yeteneğine sahip olmadığını, şartlanmış beyni ucuz propagandayla sürekli iğfal edildiği için okuduğunu anlamadığını, anladığını yorumlamadığını, hatta hiçbir şey düşünmediğini anlıyoruz. Böyle olmayanların ise sustuklarını, sosyal çevrelerini ya da görevlerini kaybetme korkusuyla çalının etrafından dolandıklarını, özel ortamlarda söylediklerini kurullarda yüksek sesle söyleme cesaretine sahip olmadıklarını görüyoruz. Böylece körler sağırlar birbirini ağırlıyorlar ve hizayı bozmadan ilerliyorlar.

Bütün alanlarda Devrim yapmak gerekir. Bizi Atlantik mi yoksa Avrasya mı öpecek diye düşünecek yerde, sınırları kapatıp konuşmamız gerekir. 1961 Anayasası’nın giriş bölümünde denildiği gibi, “tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış … Türk Milleti” olarak, “insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adâleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak” için her türlü dış etkiden TAMAMEN arınmış özgür bir kurucu   millet meclisine ulaşmayı düşünmemiz gerekir. yalogan@gmail.com