Dolar mı? Altın mı?

Dolar mı? Altın mı?

Ekonomi herkesin hayatına dokunan, cebimize giren çıkanla, kazandığımızla, ödediğimizle ilgili olduğu için bazen kişilerin hakkında haddinden fazla ahkam kesebildiği, kulak dolgunluğuyla yorum yapma, öngörülerde bulunma yetkinliğine sahip olma algısına kapılmasına müsait bir alan. Ekonomist, laboratuvarda rutin iş yapan bir kimyacı ya da biyolog gibi işin mutfağında, pratiğiyle meşgul olup kısıtlı çerçevede bilgi, ama derinlemesine tecrübe sahibi olabilir. Ya da; matematiksel ve ampirik modeller yoluyla üretim, dağıtım ve paylaşımda etkinlik, verimlilik ve refah artışı koşullarını bilimsel olarak inceleyerek teoriler geliştirebilir, bunları test eder ve geliştirmeye devam eder. Bilimsel yöntem kullanılmasına rağmen, doğal bilimlerin aksine, iktisatta pek az yasa vardır, daha çok alternatifler ve olasılıklar üzerinden politika ya da kurumsal önermeler yapılabilir.

Ekonomi bilimi sosyal hayatın her yönü ile ilişkili olsa da, ortalama vatandaşın ekonomi dendiğinde ilk aklına gelen olgular işsizlik ve istihdam, daha somut olarak da para ve dövizdir, ki bunlar makroekonomistlerin araştırma alanına girer. Para ve dövizin değerini belirleyen politikaların esas işlevinin, değiş tokuş maliyetlerini en aza indirgeyerek piyasaların etkin işlemesini sağlamak olması beklenir. Kriz halinde olmayan demokratik bir rejimde, sürekliliği anayasalarla güvence altına alınmış bir devletin görevi, bu amaca hizmet edecek politikaları mevcut kurumsal çerçeveye uyumlu olarak seçmesi; politikaları belirleyecek kurumsal çerçeveyi değiştirmek içinse, toplumu bunun gerekliliğine ikna etmesi ve toplumsal çoğunluğun onayını alması gereklidir. Devletin bu hedef ve çerçeveye uymaması durumu ise genel olarak yönetişimde başarısızlık ve sıklıkla da yolsuzluk kapsamına girer.

Para ve döviz politikalarının kurumsal çerçevesini merkez bankası yasası, bankacılık ve sermaye piyasaları yasaları ve bunların denetim ve gözetim mekanizmaları belirler. Türkiye’de 2001 bankacılık krizi sonrası kurulan BDDK ve yasal değişikliklerle bağımsızlığı temellendirilen TCMB, 35 yıllık kronik enflasyonu düşüren enflasyon hedeflemesi uygulamasına izin veren bir çerçeve oluşturmuştu. Küresel genişlemenin yansımalarıyla da birleşince, düşük enflasyon ve yüksek büyüme 2008’deki Büyük Resesyona kadar sürdü. Sonrası herkesin malumu: küresel krizin yarattığı daralma ile rekabet dışı yollarla yandaşa devşirilen sermaye/kamu varlıklarının yol açtığı verimsizlikler… işsizlik… ve yine, yeniden, çeşitli yöntemlerle düşüyormuş gibi gösterilse, hedefleri tutturamayan, bu yüzden politika yapıcının güvenilirliğini sarsarak  yükselen enflasyon!

Politikalarının sürdürülemezliğinin farkında olabilecek liyakat ve birikime sahip olmadığı için algı yönetimi, koşulları şeffaf olmayan yabancı finansman kaynakları, ve söz dinleyen tipte bürokratların ileriye dönük tahminlerine endeksli gelir politikalarıyla ekonomiyi düzeltebileceğini zanneden yönetim ise büyük yanılgı içinde. Zira, gelişmekte olan bir ülkenin, sosyal mobilitenin ilk koşulu ücretsiz kaliteli örgün eğitimi ve üretimde rekabeti yok ederek bir adım öteye geçmesi mümkün değil. Toplumsal bütünlük ve krize dayanıklı bir ekonomi için, kriz sonrası dönemde gelişmiş ülkelerde dahi kamunun rolüne artan önem atfedilirken, kamu varlıklarını ucuza elden çıkarıp yükünü sürekli orta gelir tuzağında bir halkın omuzlarına yükleyerek tasarruf, yatırım, üretim ve tüketim beklemek sadece saflık olabilir mi?

KURU SABİTLEMENİN BEDELİ

Bu ahvalde, enflasyon ve borç ödeme güçlüğü gibi problemlere çözüm için kuru sabitlemek gibi bir öneri cesur göründüğünden daha çok yanlıştır! Sebebi liberal ekonominin işleyişine duyulan güven değil, ekonomik teori ve tecrübenin sabitlediği olgular: Üretim yapmayan, ihracatta sürdürülebilir katma değer elde etmeyen, uzun dönemli yatırım cezbetmeyen ve, dolayısıyla, yeterli döviz rezervi olmayan açık bir ekonomide kur sabitlemenin sonucu 1994 Türkiye’si ve Tekila krizi, 1997 Asya krizi, yani biriken Dolar borcunu geri ödemek için develüasyon, yüksek faiz, yüksek enflasyon ve daha da derin finansal ve iktisadi krizdir. Sabit kur rejimini uzun süre uygulayabilen ülkeler ya Küba (ve kısmen Çin) gibi sermaye hareketliliğine kapalı olan ülkeler, ya da parasının değeri görece sabit tek ülkeyle ticaret yapıp para politiikası bağımsızlığı olmayan, küçük, çoklukla da ada ülkelerdir. Sabit kur rejimini savunmak için Çin de iyi bir örnek olamaz; zira üretime ve ihracatta katma değere dayalı hızlı büyüme oranlarına ve Fed’den sonra en fazla Dolar rezervine sahip ülke olarak Çin, Türkiye’nin mevcut durumuyla benzerlik göstermez.

Sabit kur sisteminin kurumsallaşmış biçimi Para Kurulu ya da Parasal Birlik’tir. İlkinin uygun olmadığını yukarıda belirttim. Sırası gelmişken, hiç üstüne vazife olmadığı (ya da olduğu?) halde ABD ekonomisti Steve Hanke’nin nedense sık sık yaptığı para kurulu (currency board) önerisi de, Türkiye gibi ticarete ve sermaye hareketlerine açık orta büyüklükte bir ülke için asla uygun değildir. Parasal birliğin başarılı olması için gerekli olan çevre ülkelerle benzer iş çevrimleri ve gelir düzeyleri gibi şartlar ise henüz mevcut değil.

Çin’in dünyanın yeni üretim merkezi olmaya aday oluşu, finans sektörünün önlenemez yükselişi sonucu kendi sosyoekonomik kriziyle baş edemeyen ABD’nin korumacı politikaları ile birleşince, ticarette onyıllardır genel kabul gören ABD Dolar’ından farklı bir değiş tokuş biriminin kullanılmasına geçiş, muhtemelen de bunun yeni bir çeşit altın standardına dayalı ödeme sistemi olabileceği haklı olarak gündemde.

Küresel jeopolitiğin içinde bulunduğu geçiş döneminde ülkelerin altın rezervlerini artırma çabası yanısıra, özellikle spekülatif sermaye akımlarının kontrolü de rasyonel politikalar. Uzun vadede, değişen küresel düzen içinde bağımsız bir ülke olarak kalabilmenin en önemli koşulları ise, refah eşitsizliklerini gidererek iç talebi; sosyal sermayeyi geliştirerek de verimliliği ve üretimi artırmaktır. Yani iktidarın bir türlü gereğini anlamadığı, ya da işine gelmeyen yapısal reformlar gerçekleşmeden hiç bir politikanın, ve geniş halk kesimlerinin onayını almayan hiçbir kurumsal değişimin, özellikle de hukuksal olarak temellendirilmeyen para politikalarının uzun vadede refah artırıcı etkisi olmayacaktır.