Evlatlarını yiyen devrimler

Hümay Göbel yazdı...

Evlatlarını yiyen devrimler

''Peygamberler firavunlar diyarı burası,

Bu topraklar tanrılaşmış yiğitler doğurdu

Ve sonra yedi kendi çocuklarını...

Destanlar yarattı burada,

Durgun ve bulanık sular.

Sümer, Babil ve sonrası

Cennetimiz, cehennemimiz...'' (Kerbela – Ali Berktay)

“Başlangıçta Khaos vardı. Sonra geniş göğüslü Toprak Ana, Gaia…” Hesiodos, Theogonia’da yaratılışı böyle betimler. Gaia, yıldızlı gök olarak tanımlanan Uranos’u yaratır ve onunla birlikte olur. Bu birliktelikten titanlar, kikloplar ve hekatonkheirler meydana gelir. Uranos kikloplar ve hekatonkheirlerden korkarak onları Tartaros’a hapseder. Aynı durumun titanların da başına gelmesinden korkan Gaia, titan çocuklarını babaları Uranos’a karşı kışkırtmak ister ve onu öldürmeleri için plan yapar. Bu planı uygulamaya yalnızca Kronos cesaret eder.

Uranos, Gaia ile birlikte olmak için geldiğinde Kronos pusuda beklemektedir ve elindeki tırpanla babasının hayalarını keser. Kestiği hayaları denize fırlatır. Yine Hesiodos’un anlatısına göre bu hayaların denizle birleştiği yerden Afrodit doğar.

Babasına yaptığının ardından Kronos, titanların başına geçer ve Tartaros’taki diğer kardeşlerini serbest bırakır. Bir kahraman olarak görülmeye başlanan Kronos’a hemen bir saray yapılır ve yerin ve göğün sahibi olarak herkes ona itaat eder. Kronos ise babasının başına gelenlerin kendi başına gelmesinden korktuğundan kendisine savaşında destek olan kardeşlerini yeniden Tartaros’a hapseder.

Bugün Olympos Tanrıları olarak bildiğimiz isimler, Kronos’un kızkardeşi Rhea ile evliliğinden olan çocuklarıdır. Kronos, babasına yaptığının misli ile kendi başına gelmesinden öylesine büyük korku duymaktadır ki her yeni doğan çocuğunu yutar. Bu durum Reha’yı bir plan yapmaya zorlar, tıpkı Gaia gibi… Son doğan çocuk, bugün hepimizin adını duymuş olduğu Zeus’tur. Rhea, Zeus’un yerine yutması için Kronos’a bir taş verir. Kronos onun çocuğu olduğunu düşünerek yutar. Bu sırada Rhea Zeus’u saklar. Kronos’un yuttuğu diğer çocukları da birer tanrı olduklarından ölmüyor Kronos’un midesinde yaşamaya devam ediyorlardır.

Zeus, Kronos’tan saklanarak büyür ve makul yaşa geldiğinde babasının karşısına çıkar. Ona verdiği kusturucu içki sayesinde Kronos, yediği çocuklarını teker teker kusmaya başlar ve böylece Titanlar Savaşı başlamış olur. Savaşın galibi Zeus olacaktır…

Kronos, Antik Yunan’da Satürn’ün koruyucusu olarak tanımlanır. Bu bağlamda Kronos’un Roma’daki izdüşümü de Satürn’dür. Aynı efsane Kronos adıyla değil de Satürn adıyla Roma literatüründe yer almaktadır.

Barok dönemin tasarımcılarından Flaman Ressam Peter Paul Rubens 1636 yılında bu efsaneden esinlenerek Satürn’ü yeni doğmuş bebeğini yerken resmetmiştir. Yukarıda paylaşılan görsel Rubens’in eseridir. Eserin orjinali bugün Prado Müzesi’nde sergilenmektedir.

İspanyol ressam ve gravür sanatçısı Francisco Goya’nın Kara Resimler seçkisinde yer alan Çocuklarını Yiyen Satürn eserini kapak görselinde görebilirsiniz. Goya, 1819-1823 yılları arasında yaşadığı ve Sağırın Beşi olarak adlandırılan evinin duvarlarına, dekorasyon amacıyla 14 yağlı boya resim çizer. Bu resimler 1873’te tuvale aktarılır. Bu tabloların büyük çoğunluğu karanlık kompozisyonlara sahiptir. Eser Rubens’in tablosu gibi Prado Müzesi’nde sergilenmektedir.

Goya, İspanya’nın içinde bulunduğu durumun kendisinde yarattığı ruhsal bunalımların da etkisiyle eserinde neredeyse kanibalizme varan bir üslup seçmişken Rubens’in eserinde daha soft bir anlatım tarzı seçtiği göze çarpar. Öte yandan dikkatle incelendiğinde Rubens’in aslında daha vahşi ve soğukkanlı bir caniyi resmettiği görülecektir. Goya’da resmedilen Satürn’ün yüz ifadesi yaşadığı tedirginlik ve korkularla delirmiş birinin yüz ifadesiyken Rubens’te oldukça sakin bir yüz ifadesi mevcuttur. Biri diğerinden yüzyıllar sonra yaşamış bu iki ressam da Satürn’ün (Kronos’un) efsanesinden oldukça etkilenmişler ve yaşadıkları dönemin buhranlarıyla bu efsaneyi bütünleştirerek tuvallerine aktarmışlardır.

Kronos’un efsanesi yalnızca ismi geçen iki ressamı etkilememiştir kuşkusuz. Fransız Devrimi’nin ve Jakobenlerin önemli isimlerinden Danton’a atfedilen ve aslında hepimizin sıkça duyduğu bir söz vardır: “Her devrim Satürn gibidir, kendi çocuklarını yer.” İşte bu söz çok kadim bir mitin günümüze aktarımıdır aslında. Kronos’un çocuklarını yutarak başlattığı bu döngü devrimlerin makus talihi olmuştur…

Bunca girizgâh kendi çocuklarını yiyen bir devrimi anlatabilmek içindi: İran İslam Devrimi…

“Her devrim farklılıktan duyulan acıdan gelişir, farklı ve güçlü olan psikolojiyi yenmeye çalışır. Eğer bu mücadeleyi kazanırsa, bu sefer kendi farklılığını ve kendi psikolojisini başat kılmaya girişir. Halbuki çıkış noktası farklılığın ortadan kaldırılmasıdır.” (Yaratma Cesareti – Rollo May)

İran İslam Devrimi, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ülkeden kaçmasının hemen ardından Ruhullah Humeyni’nin İran’a geri dönmesi ve kısa süre içinde İran İslam Cumhuriyeti’nin ilan edilmesi süreçlerini kapsamaktadır. Ancak Humeyni’yi bir kurtarıcı, Şah’ı ise bir soytarı haline getiren oldukça köklü bir süreç mevcuttur.

İran’a 1794’ten beri Kaçar Hanedanı hükmetmekteydi. 1905-1909 yıllarında İran’da bir meşruti devrim gerçekleşmiş ve bir meclis oluşturulmuştu. 1921 yılına gelindiğinde, özellikle petrole yönelik çıkarlarının etkisiyle İngiltere’nin örtülü müdahalesi sonucu Kaçar Hanedanlığı Rıza Pehlevi’nin önderliğinde devrildi. Rıza Pehlevi asker kökenliydi. Yaşanan aslında bir nevi askeri darbeydi. 1923 yılında başbakan seçilen Pehlevi, 1925 yılında Şah’lığını ilan etti.

Pehlevi, hem çağdaşı hem de onun gibi asker kökenli olan Atatürk’e hayrandı. Bu nedenle İran’ın medeniyet ve demokrasi yolculuğunda Atatürk’ü örnek almaya çalıştı. Kılık kıyafet konusunda yaptığı düzenlemeler, özellikle kara çarşafın yasaklanması ve medreselerin yerine modern eğitim verecek kurumların devreye sokulması girişimleri dini çevreler arasında kendisine karşı bir tepkinin oluşmasına neden oldu.

Pehlevi, iktidarının ilk yıllarında görece daha ılımlı bir yönetici gibi hareket etse de İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla yaygınlaşan diktatöryal eğilimlerden nasibini aldı. Hitler’e olan hayranlığını dile getirmesi ve Nazi teknisyenlere İran içinde belirli özgürlükler tanıması, her ne kadar İkinci Dünya Savaşı esnasında tarafsız kalacağını belirtse de SSCB ve İngiltere’yi oldukça rahatsız etti. SSCB kuzeyden İran’ı işgale başladı, bunun üzerine meydanı boş bırakmak istemeyerek güneydeki petrol rezervlerine sahip çıkma refleksiyle İngiltere de işgale ortak oldu. Bunun üzerine Rıza Pehlevi 1941 yılında, yönetimin oğlu Muhammed Rıza’ya devrini garantileyerek ülkeden ayrıldı ve böylelikle Muhammed Rıza’nın, zaman zaman kesintilere uğrayacak, ama 1979’da babası gibi ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanacak hükümranlığı başlamış oldu.

“Her devrimin kendi dürüst insanları vardır. Ve devrim sonrası ilk bunlar yok olurlar.” (Gizli Düşman – Agatha Christie)

İran halkı, yeni Şah’ın babasının reformlarını daha da ileriye taşıyacağı beklentisindeydi ancak Muhammed Rıza tam aksine halkı sindiren, Hanedan’ı ve Batılı Devletleri kayıran bir politika izlemeye başladı. Buna bağlı olarak muhalif sesler yükseldi. Şah’ın iktidarını sallayan ilk gelişme 1951 yılında Musaddık’ın meşru yollarla başbakan olmasıyla başladı. Göreve gelmesinin ardından Musaddık, Anglo-Iranian Company tarafından adeta bir sömürü sistemine bağlanmış İran petrollerini millileştirdiğini açıkladı ve tüm petrol gelirlerinin İran’ın kasasına aktarılmasını sağladı. Bu millileştirme hareketi İngiltere’yi oldukça rahatsız etti zira o dönemki petrol ihtiyacının %80’i aşan kısmını İran’dan temin etmekteydi.

Musaddık’ın kararlı tavrı yalnızca İngiltere’yi değil, devlet içindeki elitist yapıyı da oldukça rahatsız ediyordu. Şah, kişisel olarak iktidar mücadelesine girmesinin yanı sıra elitist kesimin de baskısıyla 1953’te Musaddık’ı görevden almaya çalıştı ancak bu girişimi, kitlesel bir halk tepkisi olarak geri dönünce Roma’ya kaçtı.

Musaddık’ın legal olarak görevden alınamayacağı anlaşılınca Musaddık muhalifleri, ABD destekli, CIA tarafından tertip edilen Ajax Operasyonu’yla Musaddık’ı devirdiler ve ömür boyu ev hapsine mahkûm ettiler. Bu gelişmelerin ardından Şah, ardında Batı korumasıyla ülkesine geri döndü.

Şah’ın Batı desteğiyle yeniden ülkesine döndürülmesi halkın gözündeki itibarını yerle bir etmiş ve tüm güvenilirliğini yitirmesine neden olmuştu. Şah’ın otoritesinin bu denli zayıflaması karşısında ülke içindeki muhalefet giderek artmaya başladı. 1957 yılına gelindiğinde bu muhalif sesleri bastırmak amacıyla SAVAK (Milli İstihbarat ve Devlet Güvenlik Örgütü) kuruldu. SAVAK uyguladığı baskı ve işkencelerle muhalifleri kontrol altında tutmaya çalışsa da özellikle ulema sınıfının da etkisiyle muhalefetin sesi giderek gürleşiyordu.

1963 yılında Şah, ABD’nin de desteğini alarak Beyaz (Ak) Devrim adını verdiği bir Ulusal Kalkınma Programı’nı devreye soktu. Devletleştirilen arazilerin parçalanarak köylülere dağıtılması, işletmelere ait kazançların %20’sinin işçilere dağıtılması gibi ekonomik reformların yanı sıra kadınlara oy hakkı verilmesi gibi sosyal reformları da içeren bu plan özellikle Ulema Sınıfı’nın sert tepkisiyle karşılaştı. Bunun üzerine aynı yıl Ruhullah Humeyni verdiği vaazla arkasında oldukça güçlü bir kitle toplamış ve Şah’ı bu devrim uygulamalarını geri çekmeye zorlamıştı.

Şah tüm bu gelişmelerin ardından Humeyni’yi tutuklayarak infaz etmeye karar verir ancak Ulema tarafından Humeyni’ye verilen Merci-i Taklid (Büyük Ayetullah) unvanı Humeyni’nin öldürülmesini engeller. 1 yıl tutuklu kalan Humeyni daha sonra Türkiye’ye sürgüne yollanır. Bir süre Türkiye’de kalmasının ardından Irak’a giderek oradan İran’da bir islam cumhuriyeti kurulmasına yönelik çağrılarını sürdürür. Bu sırada İran’daki taraftarları da giderek artmaktadır. Şah, Saddam Hüseyin’e Humeyni’yi Irak’tan göndermesi için baskıda bulununca Humeyni Fransa’ya gider ve 1979’da Devrimin Lideri olarak İran’a dönene kadar mücadelesini buradan sürdürür.

"Başucuna bir sürü gelenekçi, yenilikçi hekim toplanmış, her biri kendine göre ilaç öneriyor, hastayı kim iyileştirirse gelecek de onun olacak. Eğer bu devrim zaferi kazanılırsa mollalar demokratlaşmak zorunda kalacak; eğer başarısız olursa, demokratlar mollalaşacak." (Semerkant – Amin Maalouf)

1963’teki demokratik girişimi sonuç vermeyen Şah 1975 yılına gelindiğinde ülkedeki tüm demokratik partileri kapatarak tek parti sistemini dayatır. Buna ek olarak ABD’den temin ettiği silahların alışverişini teminat altına almak amacıyla petrol fiyatlarında artırıma giden Şah; ABD’nin, petrol fiyatlarını arttırmayan Suudi Arabistan’la anlaşması üzerine İran’ı OPEC Krizi’nin içine sürükler.

1977 yılında Carter’ın ABD Başkanı seçilmesinin ardından İran ile ABD’nin arası iyiden iyiye açılmaya başlar. Çünkü Carter insan haklarına dayalı bir politika izleyeceğini deklare etmiştir ve İran’da özellikle SAVAK’ın faaliyetleri artık hasır altı edilemeyecek bir vaziyet almıştır. Şah hızla ardındaki ABD desteğini yitirmektedir.

Ülkede Marksist, komünist, sosyalist, İslamcı, öğrenci vs ne kadar farklı grup varsa hepsi adeta beş benzemezler olarak tek bir ülkü etrafında birleşmiştir artık: Şah’ın devrilmesi. Ruhullah Humeyni’nin Fransa’dan yaptığı çağrılar ve demokrasi mesajları da İran’daki tüm muhaliflerin en büyük desteğidir.

Şah, ABD’nin desteğini de kaybetmeye başladığını fark edince muhalif isimlere iktidarda yer vermeye çalışsa da artık çok geçtir. Sokaktaki hareketin önüne geçilebilecek zaman çoktan geçmiştir. Yine de sert müdahalelerle bu tepkiyi bastırmaya çalışır ancak bu girişimler daha fazla kan dökülmesi ve muhalif tepkilerin daha da artmasından başka bir işe yaramaz. Son girişimi 1978 yılında sıkıyönetim ilan etmek olur ve İran tarihinin sayfalarındaki en kanlı günler belki de bu dönemde yaşanır. Tüm bu başarısız girişimlerinin ardından Şah mağlubiyeti kabullenerek 16 Ocak 1979’da ülkesinden kaçar.

Şah’ın kaçışının ardından Ruhullah Humeyni görkemli bir karşılama ile ülkesine geri döndü. 1 Şubat 1979’da İran İslam Devrimi’ni gerçekleştireceklerini duyurdu ve 1 Nisan 1979’daki referandumla İran İslam Cumhuriyeti’ne geçilmiş oldu. Humeyni de ömür boyu siyasi ve dinsel önder sıfatına kavuştu.

“Her devrim kendi felaketlerini doğurur.” (Monte Cristo Kontu – Alexandre Dumas)

Şah’ın kanser tedavisi gerekçesiyle ABD’ye sığınması İran’da çok büyük tepkilere yol açar. Halk Şah’ın bir an önce İran’a iade edilip yargılanmasını istemektedir. ABD Şah’ı iade etmeyince halk Humeyni’nin de durum karşısında eylemsiz kalmasıyla birlikte İran’daki ABD Elçiliği’ni basarak buradaki çalışanları rehin alır.

Ben Affleck’in yönetmen koltuğunda oturduğu 2012 yapımı Argo filmi bir grup elçilik çalışanının gizlice İran’dan kaçırılmasını konu edinmiştir. Aynı film 85. Akademi Ödüllerinde 3 dalda Oscar almıştır. O dönemin ABD atmosferini yansıtması bakımından oldukça tempolu ve gerilimli bir filmdir.

ABD ile yaşanan gerginliğe ek olarak Saddam Hüseyin, İran’daki siyasal durumu fırsat bilerek 22 Eylül 1980’de, 1975 yılında iki devlet arasında imzalanmış olan Cezayir Antlaşması’nı yok sayarak, Şattülarap Bölgesi anlaşmazlığı bahanesiyle İran’a saldırır. 8 yıl sürecek Irak-İran Savaşı böylece başlamış olur.

Irak’la girilen bu savaş İran’ı özellikle ekonomik açıdan yıpratsa da içerde Humeyni’ye itibarını sağlamlaştırma imkanı sunmuştur. İslam Devleti olma yolunda gerekli tüm adımları radikal bir biçimde, bu savaş döneminde ardındaki halk desteğinin de etkisiyle atmaya başlamıştır.

4 Haziran 1980 tarihinde üniversiteler kapatılmış ve İslam Devleti’ne uygun hale getirilmek üzere de 3 yıl boyunca kapalı tutulmuştur. Alkol tüketimi, Batı Müziği yasaklanırken kadınlar için türban zorunlu kılındı. Şeriata dair ne varsa birer birer ve hızlı bir şekilde uygulamaya konuldu.

Savaş döneminde devlet olarak birlikte hareket etme argümanını adeta bir manipülasyon aracına dönüştüren Humeyni ve yöneticileri, devrim sürecinde kendilerine destek olmuş tüm farklı grupları birer birer tasfiye etmeye başladılar. Tüm farklı talepler ve sesler birer birer budandı. Devrim artık kendi evlatlarını yemeye başlamıştı. Üstelik bu kez onu kusturabilecek bir tek kahraman bile kalmayacaktı…

“Ansızın bir toplumsal devrim gerçekleştiği takdirde ilk kurulacak düzen özgür toplum değil, özgür toplumu kurmak isteyenlerin diktatörlüğü olacaktır.” (Anarşist Banker – Fernando Pessoa)

Humeyni Irak-İran Savaşı konusunda ABD’nin barışçıl çözüm önerilerine uzunca bir süre direndi. Batı’nın güdümünü tamamıyla reddeden, Batı’dan bağımsız özgün bir İslam Cumhuriyeti için savaştıklarını deklare etti. ABD, İran’ın bu uzlaşmaz tutumu karşısında açık müdahalelerde bulunarak İran’a gözdağı verdi böylelikle 8 yıllık bir savaşın ardından 1988’de ateşkes imzalandı.

Ruhullah Humeyni 3 Haziran 1989 yılında öldü. Devrim sonrasında izlediği acımasız, kıyımcı politikalarına rağmen, karizmatik bir lider olarak İran tarihi sahnesinde belirdiği günden öldüğü güne kadar taraftarları giderek arttı. Cenazesini milyonlar uğurladı. Onun kıyımından canı yananlar için bir caniyken taraftarları için Büyük Ayetullah’tı. Öyle ya da böyle Kronos’un efsanesinden nasibini almış gibi iktidarı ele geçirdiğinde ilk önce kendi evlatlarıyla hesaplaşmayı seçti.

2007 yapımı Persepolis filmi, küçük bir kız çocuğunun İran İslam Devrimi ile birlikte büyüme sürecini anlatır. Filmin yönetmen koltuğunda da oturan Marjane Satrapi’nin aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan eser bir kız çocuğunun tüm bu siyasi buhranlar içinde kendini ait hissettiği alanı, kendini, benliğini koruma serüvenidir aynı zamanda.

Persepolis filmi, devrim sürecinin rafine bir anlatısıdır. Küçük bir çocuğun okul ve aile yaşantısı arasındaki uçurumlara rağmen kendine sahip çıkma savaşıdır. Marjane’e okulda Şah’ı sevmesi gerektiği öğretilirken komünist eğilimli ailesi ona Şah’ın aslında nasıl biri olduğunu anlatır. Ailesinden duydukları karşısında ateşli bir Şah aleyhtarına dönüşen Marjane için her şey çok tozpembedir aslında.

“Avusturya’da bir yabancıydım, burada da yabancılaştım.” (Persepolis – Marjane Satrapi)

Marjane Satrapi’nin otobiyografik hikayesi, İslam Devrimi ile birlikte ötekileştirilen tüm dönem insanlarının öyküsüdür aslında. Sırf devrimin baskısıyla büyümesin diye Avusturya’ya eğitime gönderilen Marjane Avusturya’da bir yandan benliğini korumak için mücadele ederken bir yandan da Batı’lı bir genç kadın olmak için çabalamaktadır. Ancak İran’lı kimliği onu Batı’da öteki olarak kodlamıştır ve ne yaparsa yapsın bu algı hep var olacaktır.

Ülkesine duyduğu özleme söz geçiremez ve İran’a döner ancak artık ne o eski Marjane’dir ne de İran eski İran’dır. İran’da hayat özellikle kadınlar için bir hapishaneye dönüşmüştür. Batı’da özgürce yaşamaya alışan Marjane için bu durum oldukça zor bir travmaya dönüşür. Uzun süre kalamaz İran’da. Yaptığı evlilik de oldukça kısa sürer ve Fransa’ya yerleşir.

Şah’ın devrilmesinin ardından ülkedeki sevinç havasının ne kadar kısa sürdüğünün ve beş benzemez olarak biraraya gelen tüm o grupların teker teker nasıl tasfiye edildiğinin çarpıcı bir anlatısı olan Persepolis, İran’da da büyük tepkilerle karşılaşmıştır. Cannes Film Festivali’nde aldığı övgülerin ve ödülün tersine öyküsünü anlattığı topraklar yani İran, filmi en sert ifadelerle eleştirmiştir.

İran’da sinemanın belirli sınırları vardır. Ayetullahı ya da dini yermek kesinlikle yasaktır. Filmlerde erotizme ya da alkolizme yönelik hiçbir görüntü sunulamaz. Bunlar ima bile edilemez. İktidar eleştirisi yapılamaz. Bu sınırları aşan filmler için şeriata uygun cezalar uygulanır. Bütün bu sınırlamalara rağmen İran Sineması’nın ortaya koyduğu eserler muazzamdır. Literatürde oldukça özgün bir yeri vardır.

“Kadınlar özgürleşmeden devrim olmaz, devrim olmadan kadınlar özgürleşemez.” (Ben Bir Feministim – Simone de Beauvoir)

Marjane Satrapi ortaya koyduğu bu eserle kendisine ve onun nezdinde tüm özgür fikirlere getirilmeye çalışılan yasaklara boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Ülkesindeki karanlığı, bu karanlığın ilk elden bir tanığı olarak, hem edebiyat hem sinema yoluyla dünyaya anlatmıştır. Devrim şehitlerine ve ülkesinin tüm boynu bükük kadınlarına borcunu böyle ödemiştir belki de…

“Kimse devrimi kurmak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.” (1984 – George Orwell)

Marjane ve ailesinin ve onların nezdinde birçok Şah karşıtının tek arzusu Şah’ın devrilmesiydi. Birçokları bu arzu uğrunda diğer tüm farklılıklarını unutarak biraraya gelmişlerdi. Kutsal olan buydu belki de. Farklılıklarımıza rağmen birlikte mücadele etmek… Ama aynı mücadele, günü geldi onlar için tasfiye edilme gerekçesine dönüştü. Birçok devrim öyküsünde olan burada da oldu, ideal olan gerçeğe dönüştüğü anda suni düşmanlar peyda oldu. Her devrimin bir tek rengi var sanırım ve ne zaman o renk iktidarın rengine dönüşür, diğer tüm renkler soldurulmaya başlar. İran Devrimi’nin rengi yeşildi, bu yüzden morlar, sarılar, turkuazlar, kırmızılar, pembeler… görülmez oldu devrimden sonra… Bu ulusun Kurtuluş Mücadelesi’nde farklı farklı renklerle omuz omuza çarpışan ve mücadelesinin başarısını bu renklerin tamamına borçlu olduğunu hiç gözardı etmeyen Mustafa Kemal Atatürk’e minnetle…