Gezi hafızasının canlılığı ve kısa bir Sofya ziyareti

Gezi hafızasının canlılığı ve kısa bir Sofya ziyareti
Gezi hafızasının canlılığı ve kısa bir Sofya ziyareti

Uzun Zaman Geçmiş Gezilerdeki Anı ve Bilgileri Nasıl Hâlâ Canlı Tutabiliyorum?…

Çocukluğumdan beri not defterim, günlüğüm oldu hep. Hatta okumaya başlamadan önce saman kağıdı denilen kağıttan yapılmış defterlere gazetelerden, dergilerden fotoğraflar kesip yapıştırdığım kendi üretimim oyun defterlerim vardı. 

İlkokulda yarım yamalak yazmaya başladığımda babamın telkinleriyle günlük tutmaya başlamıştım. O zamandan beri araya boşluklar girse de günlük yazıyorum. Şimdi bilgisayar da kullanıyorum ama hala defterlerim var. Benim en değerli varlıklarım bunlar.

İnsan aklı uçucu. Hafızaya pek güvenmemek gerekiyor. Her şeyi hatırlamak da gerekmiyor ayrıca. Benim hafızam, geçmişteki olayların tümünü hatırlamaya ilişkin bir odaklanma içinde değil. Daha fazla anlık duygu ve algılardayım.

Peki o zaman nasıl oluyor da bu 7 yıla uzanmış gezilerimin hemen hemen her anını ayrıntıyla yazabiliyorum? Son derece ayrıntılı ve hatta duygularıyla hatırlıyorum?

Notlar, Fotoğraflar, Videolar, Ses Kayıtları, Internet Güncesi, Mektuplar, Eferemalar…

Bu başlıktakilerin tümü benim hafızamın destek bileşenleri.

Elbette bir hafızam var. :)

Notlar zaten hep varlar.

Fotoğrafı sanat amacıyla çekmenin yanında onları görsel bir bilgi deposu olarak kullanıyorum. Bunu oldukça abartarak Güney Amerika gezisinde 4 ayda çektiğim fotoğraf sayısının 15.000 civarında olduğunu düşünürseniz. Günde 125 fotoğraf gibi bir ortalama çıkıyor karşımıza. Bu da bir yazı veya projede büyük bir seçim zorluğu demek. Seçim yaparken terler döküyorum bu yüzden. Ama veri anlamında ele alınca son derece fazla bilgi var içlerinde. Videolar ise çekim anlarını bana canlı canlı yaşatan en önemli kaynaklarım arasında.

Ses kayıtları ayrı hazineler. Radyoda anlatır gibi, bir programcı sorumluluğunda konuşuyorum ses kayıt cihazıma. Artık maharetli cep telefonları da bu ses kaydetme işlevini görüyor. Yazı yazmanın zor olduğu ortamlarda hissettiklerimi bu cihazlara anlatıp kaydediyorum. O anlarda kendime yaptığım canlı yayın ve dertleşmeler birçok duyguyu ve konuyu içinde saklıyor.

Adına “Blog” denilen internet günceleri de yazıyorum yola çıktığım ilk zamanlardan beri. Bu günceler  heyecanları, gözlemleri, o anki duyguları taze taze içinde tutuyor. Kitaba göre çok daha organik.

Yolculuk sırasında yazdığım kartlar, mektuplar ve çoğunlukla elektronik postalar da bu hafıza katmanlarımın tamamlayıcıları.

Bir de efemeraler var. Efemera; herhangi bir bilet, kasa fişi, bir gazete parçası, üzerinde not yazan bir kağıt veya o diyardan bir küçük nesne. O kadar çok bilgi var ki içlerinde. Ancak bu noktada çok seçici olmazsanız bir sürü gereksiz parça içinde kaybolacağınız bir çöplük sahibi de olabilirsiniz.

Sonuçta bunların bazen tümü, bazen bir kaçı, o anları tekrar taze taze yaşatıyor bana. Ben de elimden geldiğince canlı bir halde sizlere aktarıyorum.

Balkanlar ve Orta Avrupa’yı kapsayacak gezimizde, Bulgaristan’dayız.

Filibe, Veliko Tarnovo derken son yazımızda Sofya’ya ulaştık. Bu iki yerde yaşadığım ve gözlemlediğim bir durumu size aktarmak istiyorum. Sofya gezimize bunları paylaştıktan hemen sonra başlayacağız.

Benim Sevimli Dolandırıcılarım...

Bulgaristan gezileriyle ilgili bir önceki neslin anlattığı hırsızlık, rüşvet, gümrük zorlukları ve polis tacizi konularını yaşamadığımdan söz etmiştim. Ancak dünyanın her turistik yerinde bulunan “Dolandırıcılar” burada da var.

Dolandırıcıların ortak özellikleri vardır. Bir anda karşınıza çıkarlar. Tek başına olduğu gibi grup halinde de çalışabilirler. Yardımsever ve sevimli gibi görünürler.  Yılışık bir gülümseme olur yüzlerinde genelde. Fazla ilgi alaka gösterirler. İnsanı gözünden tanıma yetiniz yoksa gerçek sanabilirsiniz bu yaklaşımları. İçgörü sahibi olmayan birinin karşısında kandırma olasılıkları yüksektir. Mutlaka bu tiplere bir yerde rastlamışsınızdır.

Yurdumuzda da gümrük bölgesinde çalıştığını söyleyip insanlara bir alışveriş merkezinin otoparkında tesadüfen karşılaşmış gibi davranarak sahte kokuları ucuz fiyattan satmaya çalışanları, arabalı vapurlarda benzer yaklaşımları sergileyenleri görmüşsünüzdür. 

Filibe’de yaşadığım, niteliksiz dolandırıcılık kapsamında düşündüğüm bir iki konuyu sizinle paylaşmak isterim. Filibe’de, internet güncemde yer aldığı gibi aktarıyorum. Neler yazmışım bakın;

Filibe (Plovdiv) “Old Town” civarında fazlaca (zorlamalı) güler yüzlü ve sempatik bir Bulgar çingenesi beni kendi mahallesine doğru çekmeye çalışsa da Caz müziğinin sesiyle ondan ayrılıp girdiğim ara sokaktaki “KONTRBAS” isimli minik Caz Bar hem dinlenme molam oluyordu hem de sahtekâr dostum yanıma gelmeyip beni terk ediyordu…

Plovdiv’den ayrılmadan önce Cuma Camii’ni ziyaret ettim. Üç çingene cami çıkışında “Bu kafirler bize iş vermiyor. Bize bayram harçlığı verir misin?” diye etrafımı sardılar. Dördüncü biri ben Sırbistan için Sırp Dinarı bozdururken neredeyse parayı benimle beraber sayacaktı. Diğer üçüne bir şeyler verdim dördüncüsünü de diğer üçünün insafına bırakıp arabama ilerledim.

Dolandırıcı Taktiği… 

“İstanbul, Galatasaray, Komşi, salak bir sırıtış ve Kardeşimsin” Sohbeti...

Zaten tiplerinden belli bu tip insanların niyetleri. Oralarda yeni ve yabancı olduğunuzu görünce, sizi gözlerine kestirip fazla samimi bir sırıtmayla yaklaşıyorlar. Türk olduğunuzu duyunca, anında; İstanbul, Galatasaray ve futbol muhabbetine başlıyorlar. Normalden fazla, fedakâr pozlarda bir yardım iştahı ile yanınıza takılma arzularını anında anlıyorsunuz. Size turistik veya arkeolojik bir yeri göstermeye çağırarak kendi bölgelerine çekmek istiyorlar. Tedirgin olmaya gerek yok. Begendiginiz bir dükkana veya insanların yoğun olduğu yerlere yönelin hemen. Konuşmanıza dahi gerek kalmadan ortada ne Galatasaray kalıyor, ne kardeşlik, ne de İstanbul.

Sofya Ziyareti...

Geçen yazımızda Sofya’ya varmış ve Art Hostel’de resepsiyoncu genç Boris’in yardımıyla geceyi geçirmiş, sabaha ulaşmıştım.

Otoparka 2 Günlüğüne 20 Euro…

Okuduklarımdan sonra sokağa rastgele araba bırakmak istemedim. Sofya’da Art Hostel’in yakınındaki bir otoparka bıraktım canım arabamı. 2 günlük park ücreti 20 Euro çok pahalı gelse de büyük şehirde hele ki gezinin ilk günlerinde risk almamış oldum.

Hemen şehri dolaşmaya başladım. Yeni bir yerde olmak hoşuma gidiyor her zaman. Hele arabayla yapılan gezinin tadı ve özgürlük hissi bambaşka. Tarihin içinde geziyor ve duyduklarımı sağlamasını yapıyordum.

Hostelden çıkıp yürümeye başladığımda eski ve yeninin yanyana bulunduğu ilginç bir görünümle karşılaştım. Çıktığım bir caddede yerdeki raylar ve geçen tramvaylar şehir içi ulaşımda raylı sistemin ne kadar akılcı olduğunun sinyallerini veriyordu. Sovyet zamanlarının fazla kapalılığından cıvık kapitalist dünyanın zorlama renkliliği arasında gidip gelen dükkanların, insanların, arabaların önünden geçerken etrafı merakla izliyordum.

Eski ve çok yeni yanyana, Sofya sokakları.

Tramvay raylarıyla bir cadde, Sofya.

Sveti Sedmochislenitsi  Kilisesi (İmaret Camii)…

Sofya sokaklarında karşıma ilk çıkan kilise ismini zor okuyup, söylediğim bu kilise oluyordu. 1528 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmış bir cami burası. İnşa sırasında kullanılan siyah mermerlerden ötürü “Kara Cami” de deniliyormuş. Hem cami, hem medrese, hem kervansaray işlerinde bulunmuş. 1878 Savaşı öncesinde tahrip edilmiş. Bir süre hapishane olarak kullanılmış ve 1930’larda tamamen yenilenerek Bulgar Ortodoks mimari anlayışına uygun kilise haline getirilmiş. Bu tip kiliselerin içinde farklı ikonografik resimler var. Kilisenin içi görece aydınlık olsa da bu çizimler bana genelde kasvetli geliyor. 


Sveti Sedmochislenitsi Kilisesi (Eski Kara Cami veya İmaret Camii) 

Sveti Sedmochislenitsi Kilisesi içinden görünümler:

Kiliseden çıkıp yürüken bir polis kontrol noktası gördüm. Dört yol ağzında bulunan bir merdivenle çıkılan ufak bir kulübeydi bu. Böyle bir yapıyı ilk kez gördüğümden ilginç gelmiş ve fotoğraflamıştım.


Trafik polisi kontrol noktası

Meşhur Aleksandr Nevski Katedrali’ne yaklaşırken bir parkın çimenleri üzerinde gördüğüm biraz soyut insan heykelleri de bana doğrudan Sovyet etkisi altındaki bir sanatın izlerini hissettiriyordu.

Sovyet etkisi altında olduğunu hissettiğim heykeller (Aleksandr Nevski Katedrali önündeki parkta)

Aleksandr Nevski Katedrali…

Bulgarların en büyük Balkanların ise ikinci büyük katedrali Aleksandr Nevski. 1912 yılında tamamlanıp hizmete giren katedral, 10.000 kişi kapasitesine sahip. Aleksandr Nevski Katedrali Bulgar Patrikliğine ev sahipliği yapıyormuş. 

 Aleksandr Nevski Katedrali, Sofya:

Sofya’nın Sakin Atmosferi…

30 Temmuz 2014 günü, saat 14:00 dolaylarında yürüdüğüm Sofya caddeleri neredeyse boş ve sakindi. Bu günlerde aklını yitirmiş yoğunluktaki yaşantılarımızı düşündükçe geçmişte dolaştığım yerlerin sakin ortamlarının değerini daha iyi anlıyorum. Az sayıda insanın etrafta olduğu Sofya’da yürümek çok rahatlatıcıydı.

O gün için uğrak listemde olan BUlgar Ulusal Sanat Galerisi’ne doğru ilerliyordum. Tanıdık Türk Hava Yolları’nın Bulgarca yazılmış reklamı bir yere 250 Euro’ya yolcu taşıdığını yazıyordu. Şapel irisi bir kilise olduğunu sandığım bir yapının yanından geçtim. Koskocaman gepgeniş caddeler, meydanlar insanın içini açıyor Sofya’da.

Türk Hava Yolları Reklam Panosu, Sofya

Bir Ufak Kilise, Sofya

 Geniş Sofya Caddeleri.

Gezi Tutkunlarına Wiki-Travel ve Wiki-Voyage Sayfaları…

Plan program sevmesem de gidecek yere ilişkin internet okumaları yapıyorum zaman zaman. 2013 başındaki Güney Amerika yolculuğuma çıkmadan önce gideceğim yerlere ilişkin ön bilgi almak konusunda daha hassastım.

Uzun süre rehberlik de yapan değerli arkadaşım Kenan Hamdioğlu’nun tavsiyesiyle wiki-travel internet sayfalarını okumaya başlamıştım gideceğim noktalara ilişkin. Güvenlik, gezilecek yerler, genel hava durumu, ziyaret zamanı, ulaşım ve daha birçok konuyu kapsayan wiki-travel sayfalarını sizlere de öneriyorum. Bir miktar anglosakson soslu olsa da artık elinizde kendi değerlendirme terazinizle size epey güzel bilgiler verecektir bu siteler.

Bu haftanın yazısını yazarken arkadaşımın onayını almak için iletişim kurduğumda bir de wiki-voyage siteleri olduğunu öğrendim. Ben biraz baktım temelde bilgi alanları olarak aynı gibiler ama ayrıntılarda içerikler farklı. 

İsterseniz Sofya için ne yazılmış bu sitelere bakınız; https://wikitravel.org/en/Sofia  ve  https://en.wikivoyage.org/wiki/Sofia

Bulgar Ulusal Sanat Galerisi…

Gittiğim yerlerde müzeler ve sanat galerilerini gezmekten büyük bir zevk duyuyorum. Estetik kaygının o bölgeyle birleşen kaliteli görsel kitapları yerine geçiyor bu mekanlar benim için. Bir yerin kültürel derinliği oradaki hayatın da tüm çizgilerini içeriyor.

Bulgar Ulusal Sanat Galerisi’nin büyük ve eski bir binası var. Benim gezdiğim esnada Auguste Rodin'in süreli bir sergisi vardı. Rodin’in eserlerine oldukça geniş yer verilmiş ve sanatsal incelemeler yapılmıştı.

Bulgar Ulusal Sanat Galerisi’nin Girişinde

Rodin Sergisi’nden yapıtlar:

Başka bir salonda da en üretken Bulgar ressamlarından Alexandar Mutafov’a ayrılmış bölümü dolaştım. Bir süre savaş ressamlığı da yapan sanatçı, 1920 sonrasında da denizi resmeden sanatçı olarak tanınmaya başlamış. Panolarda yazılanları okumasam da Mutafov’un bu denize ait çizimlerini çok beğenmiştim. Sozopol kentinde yaşadığı yer müze ev haline dönüştürülmüş. Sozopol, Burgaz’a çok yakın tatlı bir tatil beldesiymiş Karadeniz’de. Türkçe adının Süzebolu olduğunu öğrendiğimde tebessüm etmiştim. İlk fırsatta gitmeyi düşünüyorum.

 Mutafov’un Hayatı ve Sanatına İlişkin Bilgilendirme Panoları:


Fırtına Geliyor (1939), Alexander Mutafov (Tuval üzeri yağlı boya)

Denizde Yardım (1940’lar), Alexander Mutafov (Tuval üzeri yağlı boya) Bulgar Ulusal Banka Koleksiyonundan

 Piyadeler (1915), Seyreltilmiş mürekkep ve guaş boya ile.

Mayın Döşeyiciler (1934)

Mutafov’un 1925’den bir eseri (ismini alamamışım)

Alexander Mutafov, Ressamın kendi portresi (1925) (resim kağıdı üzerine yağlı boya)


Mehtaplı Bir Akşam, Mutafov, (1935)

Sergiden çeşitli çizimler:


Bir Poster Eskizi (1938)


Gezgin Gürcan’ın Sanat Arayışı… 

Ulusal Tiyatro’nun Önünde Video…

 Galeri çıkışında yollar Bulgar Ulusal Bankası’nın önünden geçen caddeden yürüyerek Grant Hotel Sofia önündeki bir parka geldim.  

Bulgar Ulusal Bankası’nın önünden geçen cadde, Sofya.


Ulusal Tiyatro’nun da bulunduğu park, Sofya.

Bu parkın bir kenarında da Bulgar Ulusal Tiyatrosu bulunuyor. Tiyatronun önünde de fıskiyeli bir havuz var. Havuzun önünde bir Bulgar gençten videomu çekmesini rica etmiş ve o günü anlatmıştım. Son 4 gündür hasta hasta dolaşıyordum desem yeri vardı. Sanki o günlerden bu anlara yayın yapmışım kısılmış sesimle. Aşağıdaki video da o anların canlı tanığı olacak size. 

Haftaya biraz daha Sofya’da dolaşacağız ve sonrasında Sırbistan’a geçeceğiz. Niş bu güzel ülkedeki ilk durağımız olacak. Yemekler yiyeceğiz eski adlar ve yeni tatlar veya yeni adlar ve eski tatlarla. Emir Kusturica’nin gözünden algılanan dünyanın içine doğru yol almaya başlayacağız. Süzüleceğiz bu engin film seti gibi topraklara.

Arabayla Balkanlar baş döndüren bir proje. Daha yola çıkalı bir hafta olmadan bana harika duygular hissettiriyordu. Karnımda kelebekler uçuyor, üşütme, ateş bana mısın demiyor, zevk almamı engellemiyordu. 

Yorulsak da Hasta Olsak Da Gezmek Ne Güzelmiş...

Aradan geçen bunca yıldan sonra, hele bir de bu salgın zamanlarında, geçmişte yaptığım bu gezilerin paha biçilmez değerini daha iyi anlıyorum. O gezdiğim anlarda da çok büyük keyif alıyordum. Bugünlerde gezmek mantıklı ve güvenli değil. Bu zamanlarda gezi anılarımı ayrıntısıyla paylaşmaktan mutlu oluyorum.

Yollara bir gezgin olarak düşmek rahatlık ve konfor beklentisi olanlara uygun değil. Fiziksel yeterlilik ve dayanıklılık gerektirdiği gibi sağlam bir ruh hali de lazım. Başlı başına dinamik bir ortam. Her an değişen görüntüler, durumlar, insanlar, mekanlar arasında yolculuk ediyorsunuz. Zor bir iş ama adanarak yapılan her şey gibi zor gelmiyor insana. Zorla olacak iş değil.

Bana “Bugüne kadar yaptığın neden pişman değilsiniz?” diye sorsanız, çok düşünmeden gezgin olarak yaşadığım dönemden derim öncelikle.

Sağlık, mutluluk ve sevgiyle kalın.

Tarihi başkentten Sofya'ya varış