Haziran’a çok acı bir kayıpla merhaba demek…

Hümay Göbel yazdı...

Haziran’a çok acı bir kayıpla merhaba demek…

Haziran’da ölmek zordu…

Ahmed Arif, Orhan Kemal, Nazım Hikmet…

Haziran’ın solan gülleri…

Hepsinin hasretinden prangalar eskiterek büyümüş bir neslin çocukları olarak bugün, Türkiye’nin en muazzam şair filozofunu kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle uyandık güne. Ölümünün yükünü Haziran’a bırakmak istemez gibi Mayıs’ın son gününde veda etti Oruç Aruoba bizlere…

14 Temmuz 1948 doğumlu yazar; Hacettepe, Tübingen, Victoria-Wellington Üniversitelerinde akademisyenlik yaptı. Lisans ve Yüksek Lisans Eğitimi Psikoloji üzerine olan Oruç Aruoba’ya edebiyat alanında tanınırlığı; Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rilke, Kierkegaard, Celan, Matsuo Başo gibi yazarlardan yaptığı çevirilerin getirdiği düşünülse de kendisi hem filozof hem de şairdir.

“İnsan bu dünyada şairane mukimdir.”

(Friedrich Hölderlin)

Oruç Aruoba, şiir ve felsefe arasında kimsenin olmadığı bir bölge olduğuna inanmış ve o kimsesiz bölgeyi kendince kutsayarak, o kimsesiz bölgede durmaya çalışarak şiir ve felsefeyi mümkünü zorlayan bir yakınlıkla biraraya getirmiştir. Yaşamı yalnızca bir şiir gibi yahut felsefi kavramlar üzerine kurgulanmış bir deney gibi yaşamaktansa, felsefeye en yakışan sanat olarak gördüğü şiir ile felsefeyi yan yana koymuş ve istisnasız her biri başucu kitabı olma özelliği taşıyan onlarca eser bırakmıştır ardında. Oruç Aruoba Hölderlin’in sözündekinden ziyade felsefenin yurdunda şairane bir mukimdi aslında…

“Felsefenin şiir karşısında kendi konumunu belirlemesi, eninde sonunda birer imge olan kavramlardan olabildiğince uzaklaşarak, eğretilemelere yönelmesiyle olanaklıdır ancak.”

Terimlerle ve doktrinsel temellerle zuhur eden klasik ya da akademik felsefenin aksine mecaz, metafor ve imgelerle anlatıyı tercih eden Aruoba, edebi felsefenin emektar bir çınarıydı. Keskin sınırların yaratıcılığı öldürdüğüne inanmıştı. Şair şairliğini, filozof filozofluğunu yapsın gibi ahkam kesenlere inat şiir yazımını felsefi bir perspektifle ele alarak insanlara şiirle kendi bireysel dünyalarını inşa edebilmeleri için rehberlik etti yaşamı boyunca.

“Şiir, insanın kendi gerçekliğini yapmasının gerçek yoludur – şiir, insan gerçekliğinin gerçek yeridir.”

Şiir ve felsefenin yakınlığı konusunda Nietzsche ve Heidegger’le benzeşir Oruç Aruoba. Zira iki düşünürün eserlerinin Türkçe’ye kazandırılmasında da hatrı sayılır bir başarıya sahiptir.

Oruç Aruoba, Japon geleneksel şiir sanatı olan haiku tarzına çok ilgiliydi. Şiirlerinde biçimle bu denli oynamasının ve kendine özgü bir yazım alanı yaratabilmesinin altında bu ilgisinin çok etkili olduğuna inanıyorum. Aruoba’nın şiir yazım biçimi, noktalama işaretlerini kullanış şekli öyle kendine özgüdür ki Türk edebiyat camiasında bu kendine özgülük bir kuralsızlık gibi değil Aruoba’nın alameti farikası gibi kabul edilmiştir.

“kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek – yıllar yılı unuttun onu yalnızca: bunu da “koşullar”a, “hayatın akışı”na, “sorumlulukların”a falan bağlamaya kalkışma – bahane bulmağa da çalışma: sendin, sendeki asil senin anlamını, önemini, değerini gözardı eden: korkaklıkla isin kolayına kaçan…

“o işte simdi hesabını soruyor o sahici senin, senden: ne yaptın sen sana?!…”

Hayatın olağan akışı içinde defalarca kullandığımız sözcükleri, cümleleri kendi muazzam imbiğinden geçirip kitaplarıyla bize sunan ve bizi kendi inkâr ettiğimiz gerçeklerimizle yüzleştiren bilge bir şairdi Oruç Aruoba. Tüm o sıradan sözcüklere büyü yapardı, hayatla alaycı bilgeliğinden üflerdi cümlelerine ve okuduğumuzda bizi bize ne kadar çarpıcı bir şekilde anlattığını idrak ederdik. Yine edeceğiz elbette. Kitapları, sözcükleri, şiirleri bırakıp gitmedi bizi…

Matsuo Başo’dan yaptığı haiku çevirileriyle 15 sene kadar önce tanıma fırsatı bulmuştum kendisini. O günden beri ne zaman hayatla başa çıkamadığım bir derdim olsa kitaplarına sarıldım. Düşünmeyi unuttuğum her an düşünebilmeyi yeniden onunla hatırladım. Oruç Aruoba o kadar hayattı ki aşk acısıyla baş etmenin bile yollarını fısıldıyordu kitaplarında. Ölüm vardı kitaplarında, yaşam vardı, ölümü ve yaşamı kucaklayan felsefe vardı. Bazen bir yürüme’ydi Aruoba’yı okumak…

“sana büyük acılar vereceğim, çünkü senin büyük sevinçler yaşamanı istiyorum.”

Hayatı ıskalamamak için, keşke dememek için, hatalarımızdan doğru dersler çıkarabilmek için, yaşamla ölümün anlamsızlığını ve de gerekliliğini idrak edebilmemiz için daha çok uzun yıllar ihtiyacımız vardı ona. Birçok güzel şairin yalnızca anılarıyla, geçmişten kalma siyah beyaz fotoğraflarıyla yetişmiş olarak bizler için Oruç Aruoba yaşamın ta kendisiydi. Onunla aynı yarım yüzyılda nefes almak şanstı… Çok üzgünüm, kıymetli edebiyat insanları, filozoflar, şairler, tiyatro ve opera sanatçıları, yönetmenler… Hepsi birer birer gidiyor. Bizlere bıraktıkları anılarla yetinmeye çalışıyoruz bizler de.

Huzurla uyu Oruç Aruoba… Bıraktığın aydınlık miras için minnetle…

Sağlıklı ve sanat dolu günler dilerim.