İdlib uru patlarsa…

İdlib uru patlarsa…

Bundan 17 ay yani Soçi mutabakatının imzalanmasından kısa bir süre sonra, 29 Eylül 2018 tarihli “Aşağı Tükürsen İdlip, Yukarı Tükürsen İdlip!” başlıklı yazımda şöyle demiştim; “Gelinen aşamada ABD ile aramızdaki kırılma çok açık. Bu kırılma giderek artarken, Trump, İdlib’de aldığı rol nedeniyle Türkiye’ye teşekkür etti. Bayram değil seyran değildi ama Trump yanağımıza öpücük kondurmuştu. Biliriz ki emperyalistler hiçbir öpücüğü bedava kondurmazlar!

Konu İdlib’di ve bölge, Suriye’de ABD’nin etkisinin olmadığı bir bölgeydi. Suriye’deki 4 çatışmasızlık sahasından biriydi. 4 milyona yakın insanın yaşadığı İdlib ve çevresinde (savaş öncesi nüfusu 800 bin civarında) Türkiye inisiyatif aldı ve 12 gözlem üssü inşa etti.

Diğer 3 bölge Suriye güçleri tarafından Rusya’nın desteğiyle, cihatçı gruplardan arındırıldı. Bu bölgelerdeki bir kısım terörist grupların ve bu gruplara sempati duyduğu düşünülen sivil halkın İdlib’e gidişine göz yumuldu. ABD’nin, özellikle IŞİD’in, Suriye’de egemen olduğu bölgelerden temizlenmesi sırasında, örgüt militanlarını İdlib’e yönlendirdiği açık kaynaklara yansıdı.

Hem ABD, hem de Rusya, yerel güçleri kullanarak, egemen oldukları bölgelerde faaliyet gösteren cihatçı terörist grupları, bilinçli olduğunu düşündüğüm biçimde Türkiye sınırındaki İdlib’e adeta süpürdüler. Suriye’deki tüm cihatçı gruplar için İdlib tam bir yaşam alanı oldu.

İdlib, içi cerahat dolu kocaman bir ur gibi.

Suriye rejimi, haklı gözüken gerekçelerle, Rusya’nın desteğinde bu grupları temizlemek, yani “uru sıkıp cerahati çıkartmak için” harekete geçti. Aslında Türkiye’yi “bir şeylere zorlamak” için harekete geçer gibi mi yaptı, gerçekten kararlı bir hareket miydi bilmek zor!

Türkiye, bu kocaman urun sıkılması durumunda cerahatin üzerine sıçrayacağını, en büyük zararın kendisine dokunacağını görüyordu. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile Soçi’de bir araya geldi ve mutabakat imzaladı. Sorun, Türkiye’nin bölgede çok riskli rol üstelenmesi karşılığı buzdolabına kaldırıldı. Mutabakatta Türkiye, İdlib ile ilgili pek çok taahhütte bulundu.

Buna göre artık İdlip’teki cihatçı grupların etkisiz hale getirilmesinden, silahsız bölgeler oluşturulmasından Türkiye sorumlu. M4 ve M5 Karayolunun da 2018 yılı sonuna kadar güvenli hale getirilmesi de Türkiye’nin taahhütlerinin arasında. 15-20 km derinlik, 250 m. uzunlukta güvenli bölge oluşturmakta alınan kararların içinde.

Çok problemli bir sorumluluk. Çünkü çok karışık uluslararası ilişkileri olan, farklı eylem biçimleri bulunan, gözünü kan bürümüş, birbirlerine bile sıcak bakmayan birçok cihatçı grubun yapabileceği provokatif eylemler Türkiye’yi çok zor duruma sokabilir.

Ancak yıllardır Suriye politikasında yapılan yanlışlar sonucu gelinen noktada, elimizin başka bir oyunu çevirmesi de mümkün görülmemektedir. Çünkü İdlib’de sıkıştırılan, cihatçı teröristlerden ziyade, Türkiye’dir.

En azından şimdilik Suriye Ordusunun, Rusya destekli yapacağı operasyon sonucu Türkiye’ye akacak milyonlarca insanın göçü engellenmiş oldu. Yaklaşık 4 milyon kadar Suriyeliyi barındıran Türkiye’nin, içerisinde çok sayıda cihatçı teröristin de bulunabileceği böylesi bir göçü kaldırması söz konusu değildi. Aynı zamanda bölgede insani krizin çıkmasına da mani olundu.

Çeşitli sosyal patlamalara sebep olan, yeni bir etnik fay hattı oluşma potansiyeli taşıyan, “Yumuşak işgal” dediğim Suriyeli göçü, Türkiye için artık sürdürülebilir bir durum değil!”

Böyle yazmıştım o zaman.

Burada atlamadan geçmeyelim ki birbirini desteklemeyen, dağınık, sadece takviyeli bir bölük kadar mevcudu bulunan gözlem noktalarının yerleşim planlamasının da askeri açıdan yanlış olduğunu ifade etmek durumundayım.

Ya bugün?

İDLİB KİMİN TOPRAĞI?

Gelinen durumda aşağıda görülen, bölgedeki başta Heyeti Tahrir Şam (HTŞ) vd terörist unsurların etkisiz hale getirilmesini sağlayamadık. Ağır silahları ve militanları bölge dışına çıkartamadık. Suriye yönetimi için hayati olduğu gözüken, stratejik M5 ve M4 yollarının kontrol ve güvenliğini gerçekleştirmedik. Bunun üzerine Suriye ordu birlikleri bölgeye operasyon başlattı.

Aşağıdaki haritada, söz konusu yolların stratejik önemi rahatlıkla görülüyor. M5, Irak’tan başlıyor, Suriye’yi, Halep’e kadar doğu-batı istikametinde kesip oradan dirsek yapıp Serakib düğümünden güneye inerek Halep’i; Hama, Humus ve başkent Şam’a, Serakib’ten itibaren M4 ismini alarak güneybatı istikametinde Lazkiye’ye bağlamaktadır.

Şimdi siz, Suriye devletinin yerinde olsanız ne yaparsınız diye sormak lazım. Sakın kimse orada demokrasi yok itirazında bulunmasın! Hangi Ortadoğu ülkesinde, anladığımız manada demokrasi bulunuyor, hangisinde insan haklarına saygı var? Biz kendimize bakalım!

Uluslararası hukuka göre İdlib’in Suriye toprağı olduğunu unutmayalım ve devam edelim.

RUSYA’NIN ÖZEL RAHATSIZLIKLARI

Bölgede Suriye’nin ayakta kalması ve hukuksal kimliğinin devam etmesinin en önemli teminatı olan Rusya’nın da bölgede özel rahatsızlıkları söz konusudur.

Bunlardan biri, Cisr eş Şuğur’da bulunan ve 3 bin civarında militan barındıran, aileleriyle birlikte 15 bin civarında bir kütleyi oluşturan Türkistan İslam Partisi’nin varlığıdır. Çünkü bu grubun büyük kısmı Orta Asya ülkelerinden, bir kısmı ise bugünkü Rusya coğrafyasından gelenlerden oluşmaktadır.

İdlib coğrafyasındaki en gözü kara grup bunlardır. Rusya, söz konusu militanların ülkelerine dönmesini asla istemiyor. Onların geriye dönüp oralarda yaratabilecekleri istikrarsızlıktan çekiniyor.

Rusya, Suriye’de bulunan en büyük hava üssü Hmeymim’e, Türkistan İslam Partisi (TİP) militanlarının düzenlediği saldırılara karşı hassastır.

Söz konusu üs geçtiğimiz aylarda TİP militanlarınca yine saldırıya uğramıştır. Rusya, buranın emniyetini Suriye’deki bekası için yaşamsal görmektedir.

Rusya, Türkiye Soçi’de verdiği taahhüdü yerine getirmiş olsa bu saldırılara muhatap olmayacağını düşünüyor. Haksız mı diye sormak gerek!

Böylesi bir durumda, bazı stratejik anlaşmalar yaptığınız, bölgede ABD saldırganlığını birlikte engellediğiniz bir muhatabınızdan nasıl bir davranış beklemektesiniz?

SEVİNEN ABD OLUR!

Bölgede Suriye ile gerilim, ötesi küçük çaplı savaş devam ediyor. Şehitlerimiz var. Karşı tarafın zayiatları var. Sınıra yığınak yapıyoruz. Bölgede 40 bin civarında cihatçı terörist her an provokatif eylem yapabilir. Bu, artan gerilimi genel bir savaşa dönüştürebilir.

Böylesi bir savaş Suriye’den ziyade Rusya ile savaştır ki bu ziyadesiyle bizim için çok sürdürülebilir bir durum değildir. Çünkü savaşacağımız yer yabancı topraklardır ve uluslararası hukuk açısından da sıkıntılı olan taraf biziz. Ayrıca ekonomisi oldukça kırılgan, içerde insanlarının çoğunluğu Suriye politikasının karşısındayken böylesi bir eylem Türkiye için çok kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu tür savaşın büyük kaybedeni Türkiye, küçük kaybedeni ise Rusya olur. Kazananı ise PKK/PYD’yi kara gücü ve Suriye’de müttefiki gören ABD olur!

Rusya ile geliştirdiğimiz onca stratejik ilişki çöp olur. Ve Türkiye yüzünü yeniden kendisini arkadan vurmuş ABD’ye döner ki o saatten sonra “Dönülmez akşamın ufkundayım” türküsünü söylemeye başlarız.

Gelinen noktada Rusya’nın Türkiye ile ilişkiyi kolayca koparacağını düşünmüyorum. Burada asla ABD’nin gazına gelememek gerek!

Provokatif eylemlere dikkat ederek, makul bir noktada anlaşmak en uygun çözüm yolu gibi duruyor.

Makul olan nedir sorusunu kısaca şöyle yorumlayayım;

Türkiye, Rusya destekli Suriye Ordusunun saldırısı sonucu yerinden yurdundan olan 4 milyona yakın insanın ortaya çıkardığı göç dalgasını topraklarına kabul edemez. Ülke artık bu demografik baskıyı kaldıramaz. Bu nedenle söz konusu nüfusun o coğrafyada yaşamaya devam etmesi Türkiye açısından beka sorunudur.

Bunu muhatapların da gördüğünü düşünüyorum.

SONUÇ

Türkiye’yi kaybetmek istemeyeceğini düşündüğüm Rusya’nın, öncelikle stratejik yolların kontrolünden sonra Türkiye ile masada makul bir hal tarzı arayacağını düşünüyorum.

Bundan sonraki hedef, istikrarsızlığın en büyük sebebi olan cihatçı teröristlerin imhası için ortak bir yol bulmak ve hareket etmekten geçer.

Türk Ordusu, oldukça büyük bir nüfusu barındıran İdlip ve civarındaki yerleşim yerlerinden başlayacak göçü önlemek için İdlib ve civarında konuşlanmalı; bunun Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik bir hareket olmadığını, artık beka sorunu haline gelen göç baskısını, sınırından uzakta karşılama maksatlı olduğunu muhataplarına kararlılıkla anlatmalıdır.

Bu maksadı geçekleştirmek için yerleşimlerini askeri açıdan çok doğru bulmadığım, şu ana kadar çözüme de katkı sağlamadığı görülen gözlem noktalarını da (şu an için 7’si Suriye ordusunun kontrol altına aldığı bölge içinde kaldı) M4’ün kuzeyine ve M5’in batısına çekmek durumundayız. Bu şekilde tertiplenmek, hem yukarıda belirttiğim hatta, sıklet merkezi oluşturarak daha güçlü biçimde bulunmayı sağlayacak, hem de muhataplara iyi niyet mesajı gönderilmiş olacaktır.

Unutmayalım ki İdlib’de hava sahası tamamen Rusya’nın kontrolündedir. Tıpkı Afrin gibi. İdlib’de ortaya çıkacak böylesi bir savaş sonucu, Suriye’deki tüm varlığımız sorgulanır olacaktır. Bu durumda orada faaliyet göstermemiz, tutunmamız zorlaşır.

Durum maalesef öyle bir hale gelmiştir ki Suriye bir nevi iç meselemiz olmuştur. Dolayısıyla orada tutunamayan bir Türkiye’nin ülke içinde de çok ciddi sıkıntılar yaşayacağı ortadadır.

Şu an için İdlib’de çok kritik bir eşikteyiz!

Onun için yöneticiler duygularla değil, akılla hareket etmeli, makulü gözetlemeli; siyasiler kışkırtıcı demeçlerden kaçınmalı ve taraftarlarından alkış almak adına hamaset dolu konuşmalardan uzak durmalıdırlar.

Zaman aklıselim ile hareket etme zamanıdır…